Ülkemiz ve dünyada günlerdir Venezuela ve Maduro ile Guiado konuşuluyor. Dünyadaki devletler de ikiyi ayrılmış durumda; bir kısmı “ne olursa olsun, Maduro seçimle iş başına gelmiş,” diyor ve diğer bir kısmı ise şöyle itiraz ediyor: “Evet ama, diktatördür Maduro ve halkı hiç mutlu değil!”

Ne oldu da, dünya bu duruma geldi? Ya da Venezuela neden bu kadar önemlidir?

Öncelikle Venezuela’ya ve Maduro ile Guaido’ya bir bakalım.

32 milyonluk nüfusuyla bir Güney Amerika ülkesi olan Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervine sahiptir. Bununla birlikte sadece Ocak 2019’daki aylık enflasyonı %131’dir. Bu ise yıllık, %2.6 milyon demektir!

%2.6 milyon… Ve 2019 sonuna kadar bu oranın %20 milyon olması bekleniyor!

Bu oranı çok iyi düşünmemiz gerekiyor.

Maduro’ya gelince, Afrikalı ve Güney Amerikalı kökenlere sahip bir işçi ailesinin çocuğudur. Siyasi hayatı otobüs şoförü olarak çalışırken başlamış ve Chavez’in 1994’de tutukluluğu sona erince, 1998 seçimleri sırasında onun siyasi koordinatörlerinden biri olmuştur. 2012’de Başkan Chavez’in Başkan Yardımcısı olarak atandığında halen Venezuela Dışişleri Bakanı idi. 2013 yılında Chavez’in ölümünden sonra yapılan seçimlerde %50.6 oyla Başkan seçildi. Bununla birlikte muhalefet, 2015 parlamento seçimlerinde oldukça büyük farkla, çoğunluğu aldı. Mayıs 2018 seçimlerinde ise Maduro, seçimlere katılım sadece %46 oranındayken, oyların %67.8 aldı. Bazı önemli  Venezuelalı STK’lar, seçim programlarının usulsüzlükleri konusundaki endişelerini dile getirdiler, muhalefet partilerinin katılımının engellendiğini ve standart seçim işlevlerine yeterli zaman ayrılmadığını iddia ederek, usulsüzlükleri dile getirdiler. Bu nedenle de Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, the Lima Grup gibi kuruluşlar ve Avustralya ve ABD  gibi bazı ülkeler seçim sürecini tanımadıklarını açıkladılar. Ancak, Rusya, Çin, Türkiye, Küba, İran, Kuzey Kore, Suriye gibi birçok diğer ülkeler de, seçim sonuçlarını tanıdıklarını açıkladılar.

Guaido, pilot bir baba ile öğretmen bir annenin çocuğu olarak orta sınıf bir aileden gelmektedir. 35 yaşında çok genç bir Milletvekili ve aynı zamanda mühendis ve muhalif bir siyasetçidir. 1999 yılında ailesini evsiz bırakan bir felaketten etkilenerek ve Chavez hükümetinin ilgisizliği sonucu, siyasetle ilgilenmeye başlamıştır. 2007’de Chavez diktatörlüğüne karşı koymaya başlamış ve 2009’da da siyasi bir hareketin kurucularından olmuştur. 2015 seçimlerindeki usülsüzlükleri protesto için açlık grevi yapmış olan Guaido, Ocak 2019’da Ulusal Meclis’in Başkanı seçilmiş ve Venezuela’nın kalkınması için düşünülmüş 8 başlıklı bir planı Meclis’e sunarak onaylatmıştır. Yine Ocak 2019’da Venezuela Anayasına dayanarak, şu an yaklaşık 50 ülkenin de desteği ile, kendisini Venezuela Başkanı ilan etmiştir. Bu sebeple de Maduro tarafından yurt dışına çıkışı engellenmiş ve tüm mal varlığına el koyulmuştur.

Bir bütün olarak Venezuela resmine baktığımızda, içsel eylemler bütününde Guaido’yu haklı bulabilir veya tüm şaibelerine rağmen, Maduro’yu seçilmiş olarak onaylayabiliriz. Bununla birlikte dünya ülkelerini ikiye bölen bir tarafgirlik nasıl ortaya çıkmaktadır? Ve bu tarafgirliği nasıl yorumlamak gerekmektedir?

Bildiğimiz üzere, Venezuelalı STKlar seçimlerden önce ve sonra, ülkedeki diktatörlüğü uluslararası kurumlara şikayet etmiş ve seçimlerin gözlenmesini istemişlerdir. Seçim sonuçlarını ise, %46 oy verirken, kabul etmemeleri son derece anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü ülkenin yarıdan fazlasının oy vermediği bir süreç ya engellemelere takılmıştır, ya da bir protesto gösterisidir ki, her ikisi de dikkate alınmaya değerdir. Nitekim Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği vb. organizasyonlar da, sonucunu tanımamışlardır. Bununla birlikte Venezuela dışındaki ülkeler nereye kadar bu sürece müdahale edebilirler? 50 ülkenin Guaido’yu tanıdığı bir durumda ve ülkede enflasyon %2.6 milyon iken, neler beklenebilir? Eğer Venezuela dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olmasaydı, bu denli dikkate alınır mıydı?

Bir başka örnekle ilerleyelim.

Avusturya’da yaşadığım dönemde, tam da Avusturya’nın Avrupa Birliğine girmesinden kısa süre sonra ülkedeki iniş çıkışları protesto için olsa gerek, ikinci Hitler diye adlandırılan Jörg Haider seçimleri kazanmıştı. Kendisinin röportaj yaptığı ilk Türk ben oldum ve bu görüşmemizden kısa bir süre sonra, Avrupa Birliği’nden gelen temsilciler ülkede değişimler olup olmadığını incelemeye başladılar. Yakın tarihten gelen diktatörlük yaklaşımı dikkate alındı ve küçük olmasına rağmen, AB’nin tam da göbeğinde yer alan Avusturya’nın Birliğin geleceğini tehlikeye atmasını hiçbir üye ülke kabul etmedi. Bu süreç çok iyi bir örnektir çünkü Jörg Haider, ülkede hiç bir kaos yaşanmadan ve uluslararası arenada Avusturya’nın itibarı zedelenmeden şahsen Başbakanlıktan istifa etti. Ardından onun yerine bir başka parti üyesi Başbakan oldu.

O halde her ülke ve vatandaşları, tahmin edilemeyecek şekilde bir lideri seçebilirler. Bazen bu bir nevi bilinirlik veya seçeneksizlikten doğan bir zorunluluk; örneğin Maduro gibi, ya da genel olarak gelişen değişimlere bir tepki olarak muhafazakar kalmayı seçmek, örneğin Haider gibi, kendisini gösterebilir. Elbette daha farklı sebepler de, dikkate alınabilir. Örneğin ülkemizde 2002 seçimlerinde AKP’nin başa gelmesi koalisyonlara ve ekonomik istikrarsızlığa bir tepkinin cevabıydı. Her ne kadar Trump’ın seçilmesi şaşkınlık yaratsa da, Trump düşündüğünü rahatlıkla söyleyebilmesiyle hemen her Amerikalı’nın yapmak istediğini yapan bir iş insanıydı; halk onda ABD’nin kendisini dayandırdığı şeyleri  gördü: Zengin ve başarılı iş insanı ve özgürce kendisini ifade eden vatandaş!

Bu açıdan bakınca, toplumlar ya özlem duydukları kişi veya fikre, ya da herhangi duruma tepki vermeyi seçtikleri şekilde oy vererek liderlerini seçiyorlar diyebiliriz, öyle değil mi?

Maduro, Venezuela halkının seçeneksizlikle ve belli bir alışılagelmişlikle seçtiği liderdi. Liderliğinde halkın giderek fakirleşmesi, enflasyonla başa çıkamaması, sorunların çözümüne odaklanmak yerine sorunlardan şikayeti susturmak için baskıyı arttırması, seçilmiş ve parlamentoda yer alan muhalefetle müzakere edememesi ve hatta insanların onu yıllardır siyasette görmekten bıkması vb. sebeplerle giderek liderliği kabul edilemez oldu. Ve nitekim halk tepkisini verdi ve son seçimlere sadece %46 katılım gösterirken, parlamentoda da çoğunluk, muhalefetin oldu! Maduro’nun karşısında yepyeni, dinamik, elinde bir hareket planıyla sapasağlam duran bir lider varken, şansı nedir ki? Ya da Guaido gibi, ülkesi için çok şeyler yapmak isteyen ve ama yönetimin otoritesinden ve baskısından çıkarak bunu gerçekleştiremeyen genç bir liderin elindeki seçenekler nedir?

İşte tam bu noktada kendi ülkesinde demokrasi olmayan veya geliştiremeyen ülkelerin hepsinde gördüğümüz şeyi görmekteyiz! Venezuela Avusturya gibi olsaydı, Maduro çoktan istifa etmiş ve yerini muhalefete ve genç lidere bırakmış olurdu. Venezuela, AB gibi bir kuruluşun içinde olsaydı, çoktan bazı temsilciler müdahale etmiş ve aşırılığa kaçmadan demokrasiyi kurtarmış olabilirlerdi.

Ama Venezuela Avusturya değil ve üstelik dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bir ülke! Buradaki her iç çatışma, ulusal veya uluslararası boyutta kimlerin menfaatine olurdu, sorulacak en doğru sorudur. Bu çatışmadan en fazla kaybı kim yaşar sorusunun cevabını ise dilerim Venezuelalılar tez zamanda karar vererek, bir an önce aralarında müzakerelere başlarlar. Aksinin ne olacağını kestirmek o kadar da, zor değil. Şunu akılda tutmak lazım ki, hiç bir uluslararası veya yabancı güç bir başka ülkenin menfaatlerini o ülkenin vatandaşları kadar isteyemez. İş ki, ulusal liderler de, kişisel hırslarını bir kenara bırakarak içinden çıktıkları toplumda neden seçilmişler, hatırlayabilsinler.

Venezuela bize bir başka şeyi daha hatırlatıyor: Bir ülkede liderlik yaş, eğitim ve hatta süre açısından mutlaka sınırlı olmalıdır, sınırlı olmayan her liderlik zamanla diktatörlüğe dönüşüyor ve ülkeyi de, gelişmelerden uzaklaştırıyor. Kaldı ki, kurumsal alt yapısı olmayan ülkelerde, liderlik yapmak başlı başına zor ve tüketici bir iştir. Her lider tüketilmeden ve ülkesini tüketmeden, vaktini bilerek görevinden ayrılmalı ve bayrağı yeni nesillere bırakmalıdır.