Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, baştan sona sembolik olduğu anlaşılan ve toplantı sonrası açıklaması da, tercüme hatası söylemiyle kapatılmaya çalışılan ABD gezisinin hemen ardından, Trump’ın ilk yurtdışı gezisi olarak, önce Arabistan’a, ardından İsrail ve Vatikan’a gitmesi üzerinde düşünülmesi gereken önemli siyasi olaylar zinciridir.

Trump bu seyahatiyle şu mesajı açık ve net olarak verdi:

“İslam’ın merkezi Arabistan, Yahudilik’in merkezi İsrail ve Hristiyanlık’ın merkezi Vatikan’dır.”

Bu seyahati, eğer gündemimizi yapay olarak bulandıran “Ivana eşinin elini tuttu, tutmadı” ekseninden çıkararak irdelersek, bu seyahatle Trump yönetimi, dinlerarası diyalog söylemine benzer bir formülle ve bu ülkelerin eksenlerinde politikalar yürüteceğini de, tüm dünyaya göstermiş oldu.

Türkiye’nin, son dönemlerde Avrupalı yerine Ortadoğu’lu bir ülke görünümüne düşmesinin yanı sıra, ve eğer şu anki devlet politikamız da bu yöndeyse,  “Ortadoğu’da Arabistan’ın önünde değil, arkasında yer alabileceğiz” diye düşünmesi, daha doğru olacaktır.

Yani eğer bir “ümmet” fikri vardıysa, bu fikrin asla yerini bulmayacağı, halifelik gibi bir makamın hayalden öte olmadığı Trump’ın bu seyahatiyle ortaya konmuş oldu.

ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük üssünü Türkiye sınırında ve ama Türkiye dışında kurması, Almanya’nın Türkiye dışında üs araması, Rusya ile ABD’nin anlaşması, Fransa’da Macron’un seçilmesiyle AB’nin en azından şimdilik Frexit tehlikesinden arınmış olması; tüm bu devletlerin PKK’yı terör örgütü olarak tanıması ve ancak PYD’yi terör örgütü olarak tanımaması, Yunanistan’ın Ege’deki Adalarımız’ı ayan ve beyan işgal edip, ve hatta, onları turizme açması, Yunanistan ile Mısır’ın yaptığı anlaşma ile karasularımızın daralması ve Akdeniz’e açılmamızın engellenmesi gibi olaylar zinciri, bizi dış politika söz konusu olduğunda, zor günlerin beklediğini göstermektedir.

Sözün özü, Türkiye Ortadoğulu olmak yerine, Avrupa Birliği ile bir şekilde uzlaşmalıdır. Akdeniz ve Ortadoğu’da etkinlik için İsral ile uzlaşmalıdır. Kafkasya ve Suriye için Rusya ile uzlaşmalıdır. ABD her zaman Türkiye için önemli bir müttefik olmuştur, evet, bununla birlikte, Trump’ın “değişken” ve herkese “evet” demekle birlikte “dilediğini yapan” yaklaşımlarını yönetmek başlı başına strateji gerektirmektedir. ABD, PYD için “geçici ittifak” dese de, bu geçiciliğin sonunun ne olacağını da, düşünerek politikalar üretmek, Türkiye’nin öncelliklerinden olmalıdır.

Erdoğan, içte hızla ve kesin adımlarla Başkanlığa doğru ilerlerken, 15 Temmuz darbe girişimi ve referandum seçimleri hakkında yurt dışında ortaya konulan şaibe söylemleriyle nasıl başa çıkacaktır? Buradaki baskıyla yurt dışına kaçan FETÖ’cülerin, Türkiye aleyhinde yapacakları çalışmaları öngörebilme ve bunu engelleyebilme gücümüz var mıdır?

Yurtdışında ve yurtiçinde gerçekleşen olayların iç içeliğiyle daha da karmaşıklaşan Türkiye’nin dünyadaki imajı ne durumdadır? Sahi Türkiye Doğulu mudur, Batılı mıdır? Ya da, bu hükümetin 2023 diye gösterdiği hedefte ülkemiz hangi eksendedir? Bu eksen sadece AKP taraftarlarına değil de, tüm ülkeye açık ve net bir şekilde açıklanmış, tartışılmış veya katılım sağlanmış mıdır?

Sorularımızın sonu gelmeyebilir.

Sonuç olarak; daha net, daha alternatifli, daha küresel politikalar üretmeye mecburuz. Bu da, sadece Erdoğan’a sevimli görünmek üzere ortaya atılacak politikalardan daha fazlası demektir. Çünkü Trump’ın gezisi bize, dinlerarası diyaloğun ön plana çıkarılacağı ve Türkiye’nin çok da içinde yer almayacağı bir eksen kayması yaşayabileceği yepyeni bir uluslararası ilişkiler dönemin başladığını haber veriyor. O halde son 30 senedir yaratılmaya çalışılan islami cihat örgütlerinin, yavaş yavaş kaybolacağını söyleyebiliriz.

Bu konuda Arabistan, İsrail ve Vatikan üçgeni liderliğinde çalışılacağını varsayarsak, iç ve dış politkamızın, ülkemiz fabrika ayarlarına dönmesi ve “yurtta sulh, cihanda sulh” şeklinde, ilerlememiz daha iyi olmaz mı?