Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

YENİ ASKERLİK YASASINA DAİR HUKUKİ BİR DEĞERLENDİRME

Milli Mücadelenin başlangıcının 100. Yıldönümünü kutladığımız ve idrak ettiğimiz bu yıl da geçtiğimiz yıllar gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle her yönden sıkıştırılıp zorda bırakıldığı bir dönemin parçasıdır. Geçti gitti sandığımız tehlikelere her geçen gün yenileri eklenirken, her zamankinden daha uyanık, daha azimli ve senkronize olmamızı zorunlu kılan günlerden geçiyoruz. Güncel tehdit ve tehlikeleri bertaraf edebilmemiz için stratejik devlet aklını ortaya koyabilmemiz, hem hukuki hem askeri hem de ekonomik analiz ve planlamalarımızı partiler üstü bir anlayışla sağlıklı ve güçlü gerçekleştirebilmemiz gerekmektedir.

TBMM Genel Kurulu’nda 25 Haziran’da kabul edilip, 26 Haziran 2019 Çarşamba günlü Resmi Gazetede yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 7179 sayılı yeni Askeralma Kanunu pek çok vatandaşımızı sevindirdi. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte 6 ayını dolduran er ve erbaşlar terhis olmaya ve memleketlerine dönmeye başladılar. Böylelikle yaklaşık 130 bin er ve erbaşın erken tezkere almasını sağlayan bu yeni kanunu hukuki açıdan ele aldığımız bu yazımızda; Türkiye Cumhuriyeti’nin jeopolitik konumunu da dikkate alarak Genel Kamu Hukuku çerçevesinde değerlendirme yapmaya çalıştık.

Aralarında devlete uzun yıllar şerefle hizmet etmiş çok değerli uzmanların, emekli üst rütbeli subayların bulunduğu Anka Enstitüsü olarak; bu kanunun teklif edildiği günden ilgili komisyonda görüşülme süreci de dahil Genel Kurulda kabul edildiği güne kadar,  konu hakkında görüş ve önerilerimizi sunmuş olmanın ve bu görüşlerimizin dikkate alınmasının gururunu yaşamakla birlikte, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yaşanacak süreçle ilgili öngörülerimizi de kamuoyuyla paylaşmayı görev biliyoruz.

Genel Kamu Hukuku bir devletin temel teşkilatlanmasında ve hukuk sisteminin oluşturulmasında vatandaşlarının özgürlüğü ve hakları ile onların ve devletin güvenliği arasında bir denge arayışıyla araştırma ve inceleme yapan bir hukuk ana bilim dalıdır. Bu nedenle Anayasa Hukuku başta olmak üzere insan hakları, siyaset bilimi ve hukuk felsefesi alanlarının çalışma konularının bir nevi bileşkesidir. Anayasa ve kanunlarımızdaki tüm değişiklikler devletin ontolojik unsurlarını etkilediği veya etkileme ihtimali olduğu sürece Genel Kamu Hukuku çalışma alanına girer. Yeni Askeralma Kanunu da devletimizin ontolojik unsurlarıyla doğrudan ilişkili bir olguyu düzenlemesi bakımından bu hukuk alanına girmektedir.

Bilindiği gibi; kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi olarak devlet üç esas unsura dayanır: Toprak unsuru ülke, insan unsuru millet (ulus), irade unsuru ise egemenlik olarak ifade edilir. Bu üç unsurun ayrı ayrı var olmasından ziyade, birarada bütünsel bir tutarlılık ve uyum içinde varlığını devam ettirmesi devletin devamlılığı açısından hayati bir öneme sahiptir (bu uyum senkronizasyon ya da orkestrasyon olarak da ifade edilebilir) Dünyanın merkezi coğrafyası olarak da kabul edilen, Doğu Akdeniz ve Basra arasında kalan bölgede orta büyüklükte üniter devlet yapısıyla varlığını sürdürmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti ise tüm ontolojik unsurları ile tehdit altındadır. Dünya barışı ve insan haklarının korunması açısından ayrı bir önemi bulunan bu sürecin hukuk devleti, anayasal devlet, demokrasi gibi insanlık birikimini de tehdit ettiği görülmektedir. Bölgede cereyan eden çatışma ve savaş koşulları bu coğrafyada var olan hiçbir devletin demokratik devlet yapısını geliştirmesine müsaade etmemektedir. Tam tersine, devletler kendilerini korumaya almak, bunun için de olağan yönetim usullerinden nispeten uzaklaşmak veya onları askıya almak zorunda kalarak olağanüstü hal uygulamalarını hayata geçirmektedir. Bu da devletleri devlet aklını ortaya koymalarını gerektiren bir zorunluluğa itmektedir.

Olağan dönemlerde insan haklarının korunması iç hukuk açısından iktidarların sınırlandırılmasını (hukuki sınırlandırma: demokratik mekanizmalar, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, anayasal güvenceler) gerekli kılarken, olağanüstü dönemlerde iktidarlar olağan dönemdeki kadar sınırlandırılmaz, tam tersine devletin devamlılığını sağlamak için güçlendirilirler. Türk anayasal devlet yapısındaki son değişiklikler de kuvvetler ayrılığı açısından değerlendirildiğinde, yürütme lehine yapılan değişiklikler olduğu bilinmektedir. Bu değişiklik Türk devlet geleneğinin tarihsel birikiminin özü olan devlet aklının bir ürünü olarak değerlendirilmekte olup, bu durumun bölgesel jeopolitik şartların bir gereği olarak zorunluluktan kaynaklandığı kabul edilmektedir. Anayasa; devleti yönetenlere, devletin meşru müdafaa mecburiyetine düşmesi halinde bu tedbirleri alma ve uygulama yetkisi vermiştir. Bu nedenle, hukukidir. Bu süreçte hukukiliğin esası temel norm olarak kabul edilen evrensel insan hakları değerleri olduğu kabul edilse de, devletin ontolojik unsurlarından ilki olan insan unsurunun oluşumu ve sürdürülebilirliğinin garanti edilmiş olması gerekir. Savaş koşullarının devleti tehdit eder durumdan çıkması halinde kuvvetler ayrılığı ilkesi doğrultusunda yürütme lehine yapılan kurumsal değişikliklerin yasama ve yargı arasında tekrar ele alınarak güncelleneceği öngörülmekte ve bu öngörüyle yeni anayasal düzenimiz hassasiyetle yönetilmeliyken, söz konusu kanun devletin güvenliğine karşı oluşabilecek tehlikeli durumları yönetebilmek açısından kaygı uyandırmış, anlık kırılmalar yaşanan güncel jeopolitik gelişmeler karşısında dikkatleri üzerine çekmiştir.

Ankara – Şam – Bağdat – Tahran – Bakü hattının ülkemiz açısından bölgesel jeopolitik önemi ortadayken, geçtiğimiz ay bu etki alanımızda iki gelişme meydana gelmiştir:

1- ABD ve İran askeri güçleri karşılıklı olarak birbirlerini terör örgütü ilan etmiş, hemen ardından İran ABD’ye ait bir insansız hava aracını (İHA) düşürmüş ve gerginlik tırmanmıştır. İkinci dönemde tekrar aday olacağı anlaşılan Trump’ın ABD – İran Savaşı’ndan kaçınmaya çalıştığı yolunda değerlendirmeler yapılmakla birlikte gerginliği tırmandıran tek olay bu değildir. ABD’nin Suriye’den çekilme süreci de aynı minvalde önemini korumaktadır.

2- Bir siyasal parti eş başkanı  Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesini kastederek “.. Buralar vaadedilmiş topraklar..” demecinde bulunmuştur.

Ayrıca; Irak’ın kuzeyindeki Hakurk bölgesinde 4 haftadır başarılı bir şekilde Pençe Harekâtı sürdürülmekte,  Zeytin Dalı Harekât Bölgesinden ise şehitlerimiz gelmeye devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’de ve özellikle Kıbrıs adası çevresinde yürütülen petrol ve doğal gaz aramaları bölgede münhasır ekonomik bölge tartışmalarını artırırken suların yeniden ısınmasına yol açmakta, Fatih Sondaj gemimiz tüm tehdit ve engelleme çalışmalarına rağmen Türk Deniz Kuvvetlerinin korumasında sondaj ve arama faaliyetlerini yürütmektedir.

Bununla birlikte S-400 meselesi, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinin gerilmesinde etkili olmaktadır. ABD; hem İran’la yaşadığı gerginlik bakımından (İran’a yapılabilecek bir muhtemel misillemede NATO ülkesi olarak) hem de Rusya ile yakınlaşmamızdan dolayı takındığı tutum bakımından Türkiye ile ekonomi başta olmak üzere tehditleriyle ilişkilerini germektedir.

Bölge bu kadar hareketli iken, yukarda saydığımız gelişmeler birbirlerinden ayrı ve bağımsız düşünülebilir mi?

Bu gelişmeler Türkiye’nin olağan yönetim usullerini uygulamasını  (temel hak ve özgürlükler rejimini) nasıl etkiler? Tüm tehdit ve tehlikeler birarada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin olağan yönetim usullerinden giderek uzaklaşması zorunluluğu doğması halinde, her zamankinden güçlü bir orduya sahip olması zaruridir. Kaldı ki tarihimizden gelen bir değer olarak da ordu-millet anlayışımız bu gücü gerektirmektedir. Türk ordusunun görevi tarih boyunca sadece sınır güvenliğini sağlamak değil, tüm yurdu korumak olmuştur. Anayasamızda ve ilgili kanunlarda düzenlendiği üzere; yardım talebinde bulunulması halinde kamu düzenini bozan her türlü toplumsal olayın engellenmesi maksadıyla kolluk güçlerine destek olmak temel vazifelerindendir. Bu itibarla ordumuz ayrıca iç barışın da teminatıdır.

Bu aşamada Aristo’nun retorik üçgeninden de konunun daha iyi değerlendirilebilmesi açısından faydalanılabilir. İkna sürecinde Aristo yaklaşımı olarak da anılan bu yöntem, demokratik devletlerde kamuoyunun ikna edilmesi, meşruiyet bakımından önem arz etmektedir. Şöyle ki; bilindiği gibi meşruiyet, siyasi iktidarın kaynağı ve kullanılış biçimi bakımlarından, yönetilenlerin inançlarına uygun olma niteliğidir.  İktidarın meşru olması, yönetilenler tarafından kabul edilmesi doğal olarak ona itaat edilmesi sonucunu doğurur. Bir diğer ifadeyle meşruiyet, siyasi sistemin, mevcut siyasi kurumların, toplum için en uygun kurumlar olduğuna dair bir inanç; yetersizlik ve başarısızlıklarına rağmen mevcut siyasi kurumların inşa edilebilecek başka kurumlardan daha iyi olduğuna ilişkin inanıştır. Dolayısıyla söz konusu kanunun meşruiyeti, demokratik hukuk devleti olabilmenin zorunlu bir süreci olarak kamuoyunun onayından geçerek sağlanabilir. İşte Aristo’nun retorik üçgenine uygunluğunun denetimi bu onayın sağlamasını yapmamıza yardımcı olabilir.

Akıl Yürütme (Logos) olarak karşımıza çıkan ilk unsurda konunun ikna edebilir olmasının bir şartı mantık ve argüman temeline dayanmakta, kişinin neden duyusunu çekici kılmayı amaçlamaktadır.

Duygu (Pathos) olarak ikinci unsurda ise duygular ya da hislerin ikna için mantıktan daha etkili olabileceğini, ya da mantığa uygun olmakla birlikte konunun duygulara da hitap edebilmesi gerektiğini görürüz.

Kaynak Güvenilirliği (Ethos) ise, ikna sürecinde konunun kim tarafından talep edildiği, istendiği ya da zorunlu kılındığını başarılı bir sonuç için gerekli gören unsurdur.

Ethos, Pathos, Legos üçgeninde Askeralma Kanununu yukarıdaki jeopolitik değerlendirmeler ışığında yorumladığımızda görülmektedir ki;

  • Bu kanunla ilgili, başta emekli üst düzey subaylar olmak üzere konunun uzmanlarının kaygı ve uyarıları bulunmaktadır. (Ethos)
  • Bu kanunla birlikte bedelli askerliğin sürekli hale gelmesi, askerlik süresinin kısalması gibi yeniliklerin toplumda adalet duygusunun zedelenmesine, dolayısıyla Peygamber Ocağı olarak kabul edilen Ordumuzun halkımızın gönlündeki kutsal duygularını köreltebileceğine dair kaygı ve uyarılar dikkate alınmalıdır. İç barışımızın da teminatı olan ordumuzun duygusal gücü de korunmalı ve güçlendirilmelidir. (Pathos)
  • Jeopolitik tehdit ve tehlikeler ortada iken, buna mukabil güçlü ordu ihtiyacı her zamankinden fazla iken, sadece teknolojik açıdan değil insan unsuru bakımından da sayısal güce ihtiyacı devam ederken, ordunun yarıya yakınının terhis edilmesini sağlayan bu kanunun ordumuzun gücüne etkisinin olumlu olacağını ortaya koyabilmesi gerekir. (Legos)

Bağımsız ve tarafsız bir sivil toplum örgütü olarak görevimiz kamuoyunu aydınlatmak olmakla birlikte, bilinmelidir ki demokrasilerde demokratik kültür gelişimi de halkın kamusal olaylara karşı ilgi, bilgi ve tepkisinin sağlıklı bir şekilde oluşması ve sürdürülmesi sayesinde gerçekleşir. Demokratik bir devlette yaşamak isteyen bir halk, özgürlük ve güvenliğin teminatı olarak devletin ve devletli yaşamın sürdürülebilmesi için tarihsel bir sorumluluğu olduğunu bilmelidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta okuduğumuz; her zaman Milletin, hükümetin bekçisi olması gerektiği, hükümetlerin icraatı olumsuz olup da millet itiraz etmediği takdirde milletin bütün kusur ve kabahate katılmış olacağını ve böyle bir milletin baskı altında bulundurulmaya müstahak olduğuna dair tarihi uyarısını hatırlamamız gerekmektedir. Bu nedenle, 21 Haziran 1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanununu yürürlükten kaldıran yeni Askeralma Kanununu; erken terhis olan er ve erbaşlarımızın sevincine ortak olurken, yukarda saydığımız gerekçelerle de dikkatle değerlendirmeli ve anlamalıyız.