Demokratik Elitizm–Seçkincilik ile Katılımcı Demokrasi Tartışmaları

Cehalet, esaretten beterdir.

Yahya Kemal

Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğü’nde “seçkin” sözüne getirilen üç ayrı ama birbirine benzer tanım bulunmakta:

1-Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz,

2- Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup), elit,

3-Bir toplumun büyük kesimini oluşturan halk kütlesi dışında kalan küçük bir aydın kesiminden oluşan kütle.

Bu tanımlar siyasal katılmanın düzeylerini irdeleyeceğimiz bu yazımızda hareket noktamızdır. Bu konuyu incelememizin sebebi ise Cumhuriyetimiz ve onu korumak için en iyiyi arayışın bir gereğidir. Görece ileri bir aşamaya gelen her toplumda toplumsal bölünme ve iktidar olguları nasıl kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyorsa, seçkin olgusu da hemen hemen her toplumda göze çarpan bir gerçek. 17. yüzyılda üstün kaliteli malları nitelemek için kullanılan bu sözcüğün kullanım alanı sonraları genişleyerek birinci sınıf askeri birlikler veya soyluluğun üst mertebeleri gibi üst toplumsal tabakaları ifade etmeye başlamıştır. Ancak İtalyan kuramcılar Pareto ve Mosca yazıları ile diğer yazarlardan Dahl, Schumpeter, Berelson, Eckstein, Michels ve Sartori klasik demokrasi kuramına karşı getirdikleri yorum ve eleştiriler neticesinde kendi demokrasi kuramlarını oluşturmuşlardır. Onların oluşturdukları yeni demokrasi kuramının ortak noktası seçkinlerin aktif olarak yer aldığı ve yönetme hakkına sahip olduğu ve halkın yönetime sınırlı katılmasını doğru ve gerekli gören yaklaşımdır. Yukarıda zikrettiğimiz yazarların ileri sürdükleri tezler birbirlerinden farklılık arz etmekle beraber ortak noktaları demokratik elitizmin genel ilkeleri sayılabilecek şekilde şöyle özetlenebilir:

1- Demokrasi “halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesi” temel tanımı bakımından gerçekçi değildir. Çağdaş modern demokrasiler halk tarafından yönetim ilkesine uygun değildir.

2- Siyasi iktidar hiçbir toplumda insanlara eşit olarak dağıtılmaz. Bazı kesimler diğerlerine oranla iktidara daha fazla sahiptirler. Bu gerçeği ortadan kaldırmak imkânsızdır. (Pareto’nun eşitsizlik varsayımı)

3- Halk yığınları genellikle siyasete ve siyasal faaliyetlere karşı ilgisizdirler, üstelik alt sosyo-ekonomik tabakalarda bulunanlar arasında çok güçlü anti-demokratik ve otoriter eğilimler mevcuttur. Özellikle yapılan deneysel araştırmalar, “halk” unsurunda klasik kuramcıların aradığı akılcılık, kamusal ve politik sorunlara ilgi duyma, demokratiklik gibi niteliklerin bulunmadığını göstermektedir. Bundan dolayı, istikrarlı, yaşayabilir bir demokraside halkın oynayacağı rol sınırlı olmalıdır.

4- Demokrasi, ancak, demokratik değerlere bağlı, onu sürdürebilecek yeteneklere sahip bir liderler (elitler) kadrosuna dayandığı takdirde yaşayabilir. Birden çok elit veya liderler kadrosunun, siyasal iktidar için yarışması ve yönetme yetkisini seçimler yoluyla kazanması söz konusudur. Burada halkın işlevi kendisini yönetecek elitleri seçmekten ibarettir. Halktan beklenen diğer bir etkinlik ise tepki göstermektir. Bu tepki, yarışan elitleri harekete geçirme ve onların politikalarını etkileme biçiminde olmalıdır. Çünkü siyasal kararları egemen halk vermez, bu kararlar onlara sunulur. Kanaat oluşturma süreci halktan başlamaz, halktan geçer. Ancak belirtmemiz gereken bir husus, özellikle Sartori’ye ait olan bu görüşün Schumpeter tarafından paylaşılmadığı. Aşağıda da belirttiğimiz gibi; Schumpeter, temsilcileri mektup bombardımanına tutmak türünden faaliyetleri bile seçmenle liderler arasındaki iş bölümüne aykırı görmektedir.

5- Halkın seçimler arası dönemlerde toplumsal karar alma süreçlerini etkilemeye yönelik faaliyetleri de liderler arası işleyen bir mekanizmadır. Yeniden seçilmek isteyen siyasal liderler ara dönemlerde seçmenlerin istemlerine duyarlı olmak zorundadırlar. Bu mekanizma sayesinde vatandaşların karar alma süreçlerine aktif katılmalarına gerek kalmamaktadır. (Dahl)

6- Özellikle Sartori’nin getirdiği yorum ve eleştiriler; sıradan vatandaşlardaki kayıtsızlığın (apathy) nedeninin, ileri sürüldüğü gibi cahillik, yoksulluk, yeterli bilgiye sahip olmama gibi somut olgular olmadığı yolundadır. Ona göre bu sorunun cevabını aramak akıntıya kürek çekmektir. Kayıtsızlık olgusu kimsenin kusuru değildir. Kışlalı’nın da Sartori’dan aktardığı paralel bir düşünce, yetenekli azınlıkların ülkeyi yönetmelerinin, demokrasinin kusuru değil, güvencesi olduğudur. Ancak, tersi olması durumunda sistem yozlaşır, bozulur. Ona göre; birçok demokrasinin seçkin azınlıkların çabalarıyla kurulduğu ve halk ayaklanmalarıyla yıkıldığı, çağdaş diktatörlerin kendilerini halk oylamasıyla meşrulaştırdıkları unutulmamalıdır. Antidemokratik yöneticiler kendilerini atar ve halka bunu onaylatmak isterler. Demokratik seçkinler ise kendilerini halka önerirler. Halkın yönetilmekten kaçınması söz konusu olamaz. Önemli olan, nasıl yönetileceğinin, hangi türden seçkinlerin benimseneceğinin saptanmasıdır. Hatta buna benzer bir yaklaşımı Michels’te de gözlemliyoruz: Michels de aynı doğrultuda seçkinlerin bütün toplumlarda kaçınılmaz olarak var olacağı kanısındadır ve yurttaşların büyük çoğunluğu siyasal konularla ilgilenmedikleri için kişinin refahı ile toplumun refahı arasındaki ilişkiyi göremezler. Kendi dışında ve yukarıdan gelen bir itici güç olmadıkça kendi başına harekete geçemeyen kitleler, yönetilmek gereksinimi içindedirler. Zaman zaman yakınsalar bile, çoğunluk için, kendileriyle ilgilenecek, kendilerinin sorunlarıyla uğraşacak birilerini bulmuş olmak memnunluk vericidir.

Siyasal katılma konusunda oldukça kapsamlı çalışmalar sunan katılımcı ve feminist yazar Pateman ise; elitçi demokrasi kuramına öncülük eden yazar Schumpeter’in  “klasik demokrasi kuramı”na getirdiği  “gerçekçi” revizyona karşı çıkmakta, demokrasiyi dar anlamda ele alarak, liderler arasında cereyan eden bir yarışma, bireylerin halkın oyu için yarışarak mücadele ettikleri ve bu sayede karar alma iktidarını kazandıkları bir kurumsal düzenleme olarak tanımlayan ve demokrasiyi liderler arası bir yarışa indirgeyen anlayışı reddetmektedir. Pateman’a göre; Schumpeter’in teorisinde katılma için tek yol/araç, liderleri seçmek için oy kullanmaktan ibarettir. Aktif olması gerekenler liderlerdir. Schumpeter; seçmenlerin, temsilcilerini mektup bombardımanına tutmalarını da, bunun seçmenlerin temsilcilerini kontrol etme girişimi- çabası olduğu, bu çabanın da liderlik tasavvuruna tümden aykırı olduğu gerekçesiyle demokratik metoda aykırı görmekte ve Pateman tarafından eleştirilmektedir.

İstikrarlı ve yaşayan bir demokrasi ihtiyacına çözüm getirdiği iddiasıyla ya da demokrasiye istikrar sağladığı kanısıyla ortaya atılan ve yaygın bir etki ve üne kavuşan bu teoriyi, insan haklarının korunması ve iktidarın sınırlandırılması özelinde değerlendirmek durumundayız. Öncelikle kavramsal bir ayrıma değinmekte yarar var. Bir toplumda ekonomik, sosyal, kültürel bakımlardan seçkinlerin olması, insanlık tarihi kadar eski olmasa da uzun geçmişe dayanan bir tarihsel olgudur. Ancak; insan haklarının en iyi şekilde gerçekleştirildiğine ve korunduğuna inanılan bir sistem olarak demokrasilerde, sınırlı bir halk katılımı öngörerek, yöneticilerin seçkinlerden oluşması gerektiğini savunmak ayrı bir şeydir. Sadece iyi ve istikrarlı bir yönetim gereği bakımından düşünüldüğünde mantıklı gelebilecek bu öneri ve yaklaşımlar, insan haklarının korunmasını en iyi şekilde sağlayabilme işlevi bakımından tam tersi bir şekilde mantıksız ve etik dışıdır. Pasif bir katılma ve kamusal kararların alınması ile uygulama süreçlerinden uzak tutulma, halk için, kendi makûs talihiyle baş başa kalması demektir. Bu şekilde yönetimden uzak tutulma sistem içinde kurumsallaştırıldığı takdirde, uzun vadede insanların kendilerini varlık âleminde konumlandırmaları ve anlamlandırmaları da imkânsızlaşacak ya da önemini kaybedecektir. Doğrudan demokrasinin uygulanmasının imkânsızlığı ve temsil olgusunun kaçınılmaz olarak karşımıza çıktığı günümüzde, insanların hem birey hem de yurttaş olarak farkındalıklarının olması ve artması, hak ve özgürlüklerinin sahibi ve aktif yüklenicisi olabilmeleri için katılımın mümkün olabildiğince artırılması, katılım kanallarının açık tutulması gerekmektedir. İyi ve istikrarlı bir yönetimin sağlayacağı refah düzeyi, insan haklarının kendiliğinden gerçekleşmesini sağlamaz. Geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerin ortak bir özelliği olarak, hak ve özgürlüklerin (tavandan tabana) bahşedildiği toplumların siyasal kültürleri incelendiğinde bu gerçek apaçık ortadadır. Zaten, insanlar bu bahşedilmiş hak ve özgürlükler dünyasında yönetime, sahip olmaya bile layık olmadıkları, onlara ait olmayan bir üstün ayrıcalıklı konum-mertebe olarak bakmakta ve onu hiçbir zaman ulaşamayacakları, erişmeyi hayal dahi edemeyecekleri bir statü olarak görmektedirler. Demokratik elitizmin savunucularının elitlerde aradıkları kriterler arasında “erdem” ve “adalet-adaletli olmak” gibi insan haklarının en temel değerlerinin bulunmaması, insan haklarının korunması beklentisinin hüsranla sonuçlanacak bir hayalden öteye geçemeyeceğinin de belirtisidir. Yönetme yetkisini elde eden elitler; halkın hak ve özgürlüklerinin koruyucusu değil, kendi sahip oldukları zenginlik ve statünün savunucusu ve gözetmeni olacaklardır. Böyle bir demokrasinin elitler arasında bir yarışa indirgeneceği öngörüsü doğrultusunda ayrıca denebilir ki, elitler kendi aralarındaki bu yarışta kazanmak ve rakiplerini ekarte etmek uğruna halka ancak bir avuç taviz ve boş vaatlerde bulunacaktır. Yönetime geldiklerinde de seçim arifesinde edilen vaatler, verilen sözler unutulacak, halktan gelen taleplere kulaklar kapanacaktır. Bu tür toplumlarda giderek eğitim sisteminin yozlaşacağı ve insanların özgürlük anlayışlarının zayıflayacağını ve etik dışı bir boyuta – kavrayışa dönüşeceğini söylemek kehanet değildir. Bu süreçte, toplumsal adalet de örselenecek ve dayanışma kültürü git gide kaybolacaktır. Seçkinler sınıfına erişim kanallarının açık tutulması ve bu sınıflara mensubiyet için her hangi bir soyluluk şartının aranmaması, saydığımız sonuçların gerçekleşmesini engellemeyecektir; zira adalet ve hakkaniyet duygularından uzaklaşmış bir toplumun üyeleri seçkinler düzeyine erişebilmek için giriştikleri yarışta “amaca ulaşmak için her yol mübahtır” düsturunu benimseyecek ve tercihlerini adil ve dürüst bir istikamette yapmayacaklardır. Bu tür toplumlarda cam tavan sendromunun etkisi de açıkça gözlemlenebilir, sadece siyasal alanda değil ekonomik ve sosyal hayatın her alanında bir özgüven eksikliği açıkça yansıma yapabilir. Böyle bir toplumun kültürel ve siyasal bunalımlara girmesi ve ulus bilincini kaybetmesi çok muhtemeldir.

Günümüzde, özellikle Türkiye’de de son yıllarda yaşanan sancılar bu türde bir sosyolojik olgudan beslenmektedir. Medyaya ve sosyal paylaşım sitelerine en çok yansıyan serzenişler, halkın büyük çoğunluğunun benimseyeceği alternatif siyasal liderler çıkmaması-çıkamaması doğrultusundadır. Ulusal düzeyde yayınlanan ve önemli bir kamuoyu oluşturma potansiyeli bulunan programlarda entelektüel ya da aydın kimliğiyle konuşan bazı kimselerin bile, bilerek veya bilmeyerek “bizi yönetenler”, “başımızdakiler”, “ ‘bize’ ya da ‘kadına’ verilen haklar”,  “devlet büyüklerimiz” vb. söylemleri sıklıkla ve rahatlıkla söyledikleri görülmektedir. Bu tür söylemler, fahiş bir hata olmasının yanı sıra, sıklıkla söylenerek kamuoyu nezdinde bir normalleştirme ve kanıksamaya sebep olduğu düşünülmektedir. Bu kanıksayışın da etkisiyle, görüldüğü üzere, seçkinciliğe alışmış ve bunu kanıksamış, özümsemiş toplumlar kendi içinden etkili ve makbul liderler çıkartamamaktadır. Bunun nedeni, oligarşinin tunç yasasının örümcek ağı gibi toplumu kuşatması ve etkisiz ve edilgen bir konuma indirgemesidir. Ekonomik hayata yansıması da tıpkı Osmanlı dönemi ekonomik hayat gibidir. Halkın ekonomik- ticari hayattan uzak, sadece tüketici, az oranda ilkel tarım üreticisi olduğu toplumlarda ekonomik ve ticari gelişmenin de önüne ket vurulacak, ulusal sermaye birikimi de mümkün olmayacaktır. Bir ülkenin ulusal sermayesinin–ekonomik bağımsızlığının, siyasal bağımsızlığı için ne kadar hayati bir unsur olduğunu hatıra getirdiğimizde; elitlerden oluşan bir yönetim sistemi, o ülkeye insan hakları standartları ve güvenceleri getiremeyeceği gibi, elitlerin ekonomik ve siyasal güçlerinin de ülkenin bağımsızlığıyla birlikte kaybolmasına sebep olacaktır. Bu süreci yaşayan toplumlar, hak mücadelesi vermek bir yana, kurbağaların içinde bulundukları suyun yavaş yavaş ısıtılarak kaynatılmasındaki aymazlık durumuna benzeyen gaflet uykusundan uyandıklarında artık çok geç kalmış olacaklardır. Saydığımız tüm bu gerekçeler doğrultusunda demokratik elitizm, demokrasinin güvencesi olmak bir yana, bizce demokrasiye en büyük tehdit ve tehlikedir. Alt sosyo–ekonomik gruplarda var olduğu öne sürülen otoriter eğilimler de, demokratik elitizm için gerekçe teşkil etmesi bir yana, bizzat seçkinci anlayışın yarattığı bir kültürel sonuçtur. Uzun vade bile sayılmayacak bir zaman diliminde, saydığımız bu etki ve sonuçlar nedeniyle Cumhuriyetin yıkılarak sistemin monarşiye evrileceği ve aynı zamanda kuvvetler ayrılığı mekanizmasının da zayıflayarak mutlak iktidar yapılanmasına yol açacağı tehlikesi göz ardı edilmemelidir. Mutlak iktidar yapılarının hüküm sürdüğü devletlerin toplumlarında ise tebaa kültürünün yerleşik olduğunu tarihimizden ders alarak aklımızda tutmak gerekmektedir.

Türkiye’de şimdiye kadar seçkinci bir demokrasi anlayışının egemen olduğu gerçeği göz ardı edilmemekle birlikte; kurucu iradenin her ne kadar seçkinlerden oluşsa da seçkinci olmadığı düşünülmektedir. Bir sonraki yazımızda detaylı bir şekilde incelemeyi düşündüğümüz Atatürkçü düşünce sistemi veya Kemalizm açısından kısaca söyleyebileceğimiz birkaç söz vardır: Kemalizm’in bir ideoloji olup olmadığı tartışmaları bir tarafa, ona getirilen eleştirilerden en önemlisi genel olarak seçkinci olduğu yönündedir. Kemalist Devrim’in hayatın zaruri hamleleri olduğu, nazariyecilikten gelmediği yönünde Atatürk’ün en yakınında bulunanlardan Recep Peker’in beyanları bulunmaktadır. Nitekim Atatürk’ün “Doktrin istemem. Donar kalırız. Biz yürüyüş halindeyiz” sözü Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından aktarılmıştır. Sadri Ertem de aynı düşünce doğrultusunda “…Türk inkılâbının, evvela teorilerinin, edebiyatının yapılması beklenseydi kim bilir daha ne kadar gözler yollarda kalacaktı” demektedir. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti için belirlediği kurucu altı ilke incelendiğinde aralarında lafzi olarak demokrasinin geçmediği görülecektir. Ancak; bu altı ilkenin içinde demokratik devlet anlayışı içkindir. Nitekim cumhuriyetçilik ve halkçılık ilkeleri tarihsel kökenleri farklı medeniyetlerden gelmekle beraber ikisi de katılımcı demokrasi anlayışını benimseyen ve gerekli kılan ilkelerdir. Hatta laiklik de egemenliğin kaynağının beşeri irade olması gerekliliği bakımından demokratik anlayışı içerir. Mustafa Kemal Atatürk’ün halkın içinden çıkan eşsiz bir lider olarak halkına duyduğu sadakat, bağlılık ve güven onun kurucu altı ilkeyi oluşturmasında bizce en önemli saiklerden olmuştur. O yüzden egemenlik iradesinin tecelli ettiği 23 Nisan günü çocuklara, 19 Mayıs mücadele azmi ve girişimcilik bakımından gençlere, 29 Ekim de Cumhuriyet bayramı olarak tüm halka emanet edilen bayramlarımızdır. Bu emanetlerin bir avuç seçkinin inisiyatifine bırakılması halkın bu değerleri yeterince idrak edip sahip çıkamadığının bir göstergesi olacaktır. Oysa Atatürk “Türk; öğün, çalış, güven” derken, bize, Cumhuriyete sahip çıkmak için önemli bir rehber eylem dizgesi bırakmıştır. Sıklıkla sevinmek, gururlanmak, iftihar etmek anlamında “övünmek” fiiliyle karıştırılan “öğün”;  kelime kökeni olarak “ög”-“ök” kökünden gelmekte, “öğrenme” “öğretim” “öğrenim” “öğüt” gibi kelimelerinin de ortak kökü olan “akıl” anlamındadır. Hatta annesini kaybeden çocuğa öksüz denmesi de kadim Türk kültüründe kadının sahip olduğu değerin bir göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, başta öğünerek yani düşünerek, kurgulayarak, aklımızı kullanarak iktidarların eylem ve işlemlerini takip edip eleştirerek, gerektiğinde destek, gerektiğinde itiraz ederek katılımcı birer yurttaş olmak, siyasete girdi oluşturmak hepimizin yurttaşlık görevidir. Cahil kalma lüksümüz bulunmamaktadır. Aksi durum Yahya Kemal’in de dediği gibi esaretten beter olacaktır.

“Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olunuz.” diyen ve savunduğu görüşleriyle uyumlu yaşam tarzıyla tüm dünyanın saygınlığını kazanan Mohandas Karamçand (Mahatma) Gandhi’nin bu sözünde, özgürlük arayan herkese bireysel ve kolektif anlamda çok önemli bir mesaj bulunmaktadır. Yüzyıllardır pek çok filozofun ve siyasal bilimcinin özgürlük, eşitlik, adalet gibi temel değerlerle çevrili bir yönetim arayışı, tiranların ve diktatörlerin acımasız ve zalimane yönetimlerine karşı çareler ve yollar aradığı eserlerinde ufuk çizgisinde, farklı kapsam ve uygulamalarına rağmen hep demokrasi görünmüştür. Demokrasi sadece düzen ve asayiş sağlayıcı bir yönetim sistemi olarak değil, aynı zamanda özgürlük ve adalet timsali bir model, ekonomik–sosyal–kültürel ve siyasi boyutlarıyla ayrı birer derinliğe sahip zengin bir içerik, bir metafor, soyut bir fenomen olarak algılanmıştır. Bu itibarla bir ideal–ütopyadır. Bu ütopyaya gerçeklik kazandıracak olan şey ise eylemdir, düşünceye uygun harekettir. Demokrasi, sadece söylem dağarcığından ibaret bir siyaset teorisi olarak kabullenilip, ona uygun bir siyasal yaşam tarzı benimsenmez ve hayata geçirilmezse, ne kadar savunulursa savunulsun, yapılan şey havanda su dövmek olur. Bir insan nasıl ki okuma-yazmayı, yüzmeyi, bisiklete binmeyi yaşayarak, yaparak öğrenirse, demokrasi de demokratik eylemlerde bulunularak öğrenilebilir. Bu itibarla demokrasinin bireye yüklediği hem negatif hem de pozitif yükümlülükler bulunmaktadır. Kendi hayatıyla ilgili kararları kendisi alması ve yürütmesi bakımından bireysel pozitif; ama aynı ilkeyi başkaları için de benimseme ve başkalarının hayatına müdahale etmeme, özellikle ata-erkil aile uygulamalarında görünen otoriter–müdahaleci davranışlarda bulunmama şeklinde saygı gösterme, karışmama yükümlülüğü bakımından da bireysel negatif bir yükümlülüğü vardır. Bireyin salt bireysel yükümlülükleri dışında aynı zamanda kolektif yükümlülükleri de vardır. Bunlardan ilki, toplumsal olaylara aktif olarak katılma, ilgi–bilgi–tepki şeklinde üç boyutlu kapsamda sahipleneceğimiz eylemler dizgesi olarak kolektif pozitif; kolektif eylemler ve karar alma süreçlerinin işleyişinde varılan konsensüslere-uzlaşmaya muhalif olsa bile saygı göstermek biçiminde de kolektif negatif yükümlülük.

Bir başka dikkat çekmek istediğimiz husus ise, demokrasinin hayata geçirilmesi bakımından, demokrasi kültürünün yerleşmesinin hayati önemi. Toplumsal ya da kamusal olana karar verilirken, karar alma sürecinden uzak tutum ve tavır sergilemek bilinmelidir ki, muhalif olmayı haklı kılacak bir gerekçe olamaz. Bu, demokrasilerde etik değerlerin de yerleşik bir temel direk olduğunun göstergesidir. Bu nedenle bir toplum yönetim sistemi olarak demokrasiyi arzu ediyor ve düşlüyorsa, demokrasinin temel gereklerine uygun davranmalıdır; kamusal olana kamu olarak karar verip, toplum üyelerinin karar alma süreçlerine olabildiğince katılım imkânı sağlamalıdır. Demokrasiyi gerçek anlamda yaşaması, bunu kültür olarak benimsemesine bağlıdır. Daha önceki yazılarımızda, kültürün siyasal toplumsallaşmadaki önemine değinmiştik. Vurgulamamız gereken ise, demokratik kültürün kuşaklar boyu yaşaması ile ilgili. Nasıl ki kültür toplumun genel davranış kalıplarının toplumsallaşma yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılması sayesinde, o toplumun sürekliliğini güvence altına alır ise, demokratik kültür de demokrasinin değerlerini ve tecrübelerini siyasallaşma yoluyla kuşaktan kuşağa aktararak insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alır. Aksi takdirde; bizler, yurttaşlar olarak, demokrasiyi istiyormuş gibi davranırsak, demokrasi de varmış gibi görünür. İnsan hakları da kâğıt parçaları üzerinde yazılı, gerçekleşmesi birer hayal olan sözlerden ibaret kalır.

Daha önceki yazılarımızda demokrasiyi biçimsel ve maddi unsurları açısından farklı iki düzlemde ele alıp, demokratik kurumları incelemiştik. Demokrasinin temelinde eşitlik ilkesinin bulunduğunu, bu ilkenin de etik bir değer olarak, özsel bir eşitlik inanışı olması gerektiğini, ayrıca da demokrasinin bireye ödev yüklediğini ifade etmiştik. Demokratik elitizm ile ilgili yukarıda yaptığımız değerlendirmede de karşı olduğumuz noktaları açıklarken, katılımın sınırlı tutulmasının insan haklarının korunmasına yaptığı olumsuz etkilerini de kısaca değerlendirmeye çalıştık. O nedenle; mefhumu muhalifinden hareketle, insan haklarının korunması ve gerçekleşmesi için demokrasinin yaşayan bir demokrasi olması gerekmektedir. Bunun için de, dinamik katılma hayati bir önemi haizdir. Yalnız tüm bu düşünce ve yargılarımız yine de olması gereken alana ait. Olan ise maalesef, her zaman istediğimiz gibi bir tablo değil. O yüzden, her toplumun demokrasi algısı ve seviyesi, onun kültürel tarihi ve dokusuyla ilişkili. Bize düşen ise, bu olan ile olması gereken arasında yaşanan çekişmede, azimli ve erdemli bir yurttaş olarak ilgili, bilgili ve tepkili olabilmek ve tüm bu mirası gelecek kuşaklara aktararak olanın çıtasını olması gereken seviyeye yaklaştırmak. Rousseau’nun dediği gibi özgürlük, canının istediğini yapmak değil, kendi koyduğu kurallara göre yaşamaktır. Bu sözün sadece bireysel bir anlam taşımadığı, kolektif boyutta idrak edilmesi gerekliliği açıktır. Sözlerimizi Etienne de La Boetie’nin özgürlükle ilgili doyumsuz eserindeki iç burkan yorumuyla sonlandıralım: “Gözü pek kişiler istedikleri iyiliği elde etmek için tehlikeye atılmaktan hiç korkmazlar, akıllı kişiler ise hiç bir güçlükten kaçınmazlar. Alçak ve uyuşuk kişiler ne kötülüğe katlanmayı ne de iyiliğe yeniden kavuşmayı bilirler. İyiliği dilemekle yetinirler; onu elde etme isteği doğal olarak bu kişilerde bulunmasına karşın, onu yürekten arzulama erdemi alçaklıkları tarafından yok edilmiştir. Elde edildiğinde kişileri hoşnut ve mutlu kılacak her şeyi arzulamak olan bu istek, bu istenç, bilgelerle cesurlarda olduğu gibi akılsızlarla korkaklarda da bulunur. Bu şeyler içinde yalnızca bir tanesi eksiktir; doğa insanları bunu arzulamaktan yoksun kılmıştır: Bu, özgürlüktür. Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır; bu durumdan sonra hala yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler…” .

KAYNAKÇA

 ACARAY, Deniz, (2014), Siyasal Katılma Yolu İle İnsan Haklarının Korunması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Kamu Hukuku ABD.

ÇEÇEN, Anıl, Atatürk ve Cumhuriyet, İmge Kitabevi, 5. Baskı, 2003.

ÇEÇEN, Anıl, Günümüzde Atatürkçülük, Togan Yayıncılık, 2013.

HEYWOOD, Andrew, Siyaset, Adres Yayınları, editör: Buğra KALKAN, Ekim, 2007.

KAPANİ, Münci, Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yayınları, 21. Baskı, 2008.

KIŞLALI, Ahmet Taner, Siyasal Çatışma Ve Uzlaşma, İmge Kitabevi, 2. Baskı, 1993.

KIŞLALI, Ahmet Taner, Siyaset Bilimi, İmge Kitabevi, 15.Baskı, 2011.

La Boetie, Etienne de, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, İmge Kitabevi, çev. M.A. AĞAOĞULLARI, 2. Baskı, 1995.

MUMCUOĞLU, Maksut, Çağdaş Demokrasi Kuramlarında Katılma Ve Türkiye’de Katılmanın Evrimi, Doçentlik Tezi, Ankara,1982.

PATEMAN, Carole, Participation And Democratic Theory, Cambridge University Press, 1999.

PERİNÇEK, Doğu, Kemalist Devrim – 5 Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, 3. Basım, 2014.

ROUSSEAU, Jean Jacques, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı, Çev. R.Nuri İleri, Say Yayınları, 11. Baskı, 2010.

SARTORİ, Giovanni, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çev: Tunçer KARAMUSTAFAOĞLU, Mehmet TURHAN, Yetkin Yayınları, 1996.

SCHUMPETER, Joseph A.,  Capitalism, Socialism and Democracy, Routledge, George Alien and Unwin, Taylor & Francis e-Library, 2003 London.

www.tdk.gov.tr