Her insanın sırf insan olduğu için doğuştan sahip olduğu hakları ifade eden insan hakları kavramı ile demokrasi ve gönüllülük kavram ve olguları arasındaki ilişkileri ele aldığımız bu yazımız; özetle, insan haklarının gelişimi ve korunması temelinde bir olması gereken arayışı ya da çabasıdır.

Çalışmanın konu başlığında “insan hakları” teriminin kullanılması tercih edilmiştir. Bilindiği gibi; insan hakları terimi yerine, kimi zaman  “temel hak ve özgürlükler” ya da “kamu hürriyetleri” terimleri tercih edilmektedir. Temel hak ve özgürlükler ya da kamu hürriyetleri denildiğinde daha çok, insan haklarının pozitif hukukça tanınmış, anayasal ya da yasal düzeyde bir düzenlemeye konulmuş kısmı ifade edilmektedir. İnsan hakları ise; “olan” kısmı ile sınırlı kalmadan, “olması gereken” alanı da kapsayan bir terimdir.

İnsan haklarının kavramsal olarak gelişimi, modern devletin doğuşu ve gelişimi ile paralel bir seyir izlemektedir. Bundan dolayı diyebiliriz ki; dünya tarihi ölçeğinde ele alındığında yeni bir kavramdır. Ancak; insan haklarının bugünkü anlamına kavuşmasında çok büyük ve önemli bir altyapı sağlayan 17. yüzyıl doğal haklar düşüncesinin tarihi arka planında tabii hukuk anlayışının etkileri vardır.

Tabii hukuk; tabiattan veya insan tabiatından çıkarılan bir doktrindir. Bu düşünce sistemine göre; hürriyet ve eşitlik, ya da “insanın bağımsız bir değer olması” ispatı gerektirmeyen, kapsamları açık ve belirgin kavramlardır. Tabii hukuka göre, pozitif hukuk hükümran gücün iradesine dayanır. Hükümran gücün iradesi bir kez açıklandıktan sonra değiştirilinceye kadar yürürlükte kalır. Pozitif hukuka uyulmasının temel nedeni ise hukuk kurallarının adalete, ahlaka, başka bir deyişle tabii hukuka uygun olduğuna inanılmasıdır. Bu nedenle; tabii hukuk kuralları pozitif hukukun değerlendirilmesi için geçerli ve yararlı bir kriter hizmetini görürler.

Tabii hukuk, geçerlilik iddiası gereği devletin üstünde yer alır. Onun hukuk olma vasfı, devlet tarafından tanınmaya ve güvence altına alınmaya bağlı değildir. Kaynağı itibariyle devlet dışıdır, geçerliliğini devleti aşan bir güçten alır. Bu güç dönemden döneme veya akımdan akıma farklılık göstermektedir. İlkçağda ahlak – adalet, orta çağda din ve feodalite, yeni ve yakın çağda ise akıl ve toplumsal sözleşme kuramları tabii hukukun gelişimine etki etmiştir. 

Pozitifleşmiş insan haklarının hem muhatabı (yükümlüsü) hem de garantörü olarak modern devletin, şiddet tekeliyle birlikte hukuku koyma ve uygulama tekelini de elinde bulundurması; devlet iktidarının sınırlandırılması yönünde getirilen hukuksal güvencelerin kırılganlığını ve güvenilmezliğini karşımıza çıkarmaktadır. Şöyle ki; toplumsal ve siyasal varoluşun bir gereği olarak, insan haklarının devlet tarafından tanınması, düzenlenmesi ve sınırlandırılması; korunması konusunda da devleti muhatap kılmaktadır. Devletin görevleri, liberal öğretinin savunduklarının tersine, 19’uncu Yüzyılda yaşanan sanayi devriminin etki ve sonuçları doğrultusunda 20 ve 21’inci Yüzyıllarda giderek yükselen bir ivme göstererek artmış ve sosyal devlet olgusu oldukça yaygınlaşmıştır. Bu da, devlet iktidarının, toplumsal hayatın pek çok alanını düzenlemesini beraberinde getirmektedir. Devlete hasredilen bu kapsayıcı düzenleme yetkisi ve devlet iktidarının ya da diğer bir ifadeyle yönetme yetkisini elde edenlerin keyfi davranma potansiyelleri de göz önüne alındığında, insan haklarının korunabilmesi için iktidarın sınırlandırılması bir ihtiyaç – gereklilik olarak gündeme gelmektedir. Anayasa ve yasalar ile insan haklarının kabulü ve düzenlenmesi maalesef gerçekleşmesini de beraberinde getirmemektedir. İnsan haklarının pozitif hukukta yerini almasıyla pratik alanda gerçekleşmesi arasında süre bakımından bir hayli mesafe olması bunun bir ispatıdır. Bu nedenle; anayasa ve yasaların, bir başka ifadeyle insan hakları açısından getirilen hukuksal tanıma ve düzenlemelerin, devlet iktidarını elinde bulunduranlar tarafından yapıldığı – gerçekleştirildiği göz önüne alındığında; insan haklarının korunması meselesi, devlet iktidarının sınırlandırılması gereğini karşımıza çıkarmaktadır.

İktidarın sınırlandırılması demek de geniş anlamda, halkın toplumsal ve siyasal alanda oluşturulacak olan kuralların belirlenmesinde ve kamu hizmetleri ve politikaları ile ilgili hukuk kurallarının kabulü, uygulanması ve denetlenmesinde, yetkili kıldığı temsilcilerini kontrol etmesi, onları etkilemesi ve gerektiğinde de barışçıl yollarla değiştirebilmesi demektir. Hatta bazı zamanlarda doğrudan ya da yarı doğrudan bir şekilde bizzat bu süreçlere katılımı gerekir. Bu olgular bize çok tanıdık bir siyasal kavramı, demokrasiyi çağrıştırmaktadır. Ancak, demokrasinin o kadar çok tanımı yapılmaktadır ki, öğretide henüz ortak bir geçerli tanım kabul edilmemiştir. Genel olarak siyasi tercihte bulunabilmeyi gerektiren demokrasinin yaşayan bir demokrasi olabilmesi için, o toplumda siyasal katılım düzeyinin yüksek olması beklenmektedir. Yani, bireylerin özgür iradeleriyle ve katılımcı bir şekilde tercihte bulunabilen yurttaşlar olabilmeleri gerekir.

İktidarı sınırlandıran hukuki faktörler olarak ele alınan anayasal ve yasal güvencelerin yetersizliği ve kırılganlığı, insan haklarının korunmasında gözleri hukuk dışı faktörlere çevirmektedir. Kapani de haklı olarak; devlet iktidarını sınırlamak, onun hürriyetler alanına taşmasını önlemek için düşünülecek tedbirler, kurulacak müesseseler, yaratılacak hukuki denge ve frenler ne olursa olsun, kesin bir garanti teşkil etmezler, demektedir. Eğer daha başka şartlar ve faktörler mevcut değilse, siyasal iktidarın bu barajları her zaman için aşması mümkündür. Jellinek’in de itiraf ettiği şekilde; problem, mahiyeti itibariyle hukuku aşan “hukuk ötesi” bir sorundur ve hukuk bu alanda yetersiz kalmaktadır.

İşte demokrasinin maddi boyutu olarak ifade ettiğimiz siyasal katılma, hak ve özgürlüklerin gerçek güvencesini oluşturan hukuk dışı faktörlerden en önemlisidir. Diğer bir faktör de etiktir. Devlet iktidarının sınırlandırılmasında belirleyici rol oynayan bu hukuk dışı faktörlerin gelişimi; toplumun sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı ile ilgilidir. İnsan haklarının korunması yani iktidarın sınırlandırılması için gerekliliğine değinilen hukuk dışı faktörler, halkın iktidarı – otoriteyi kontrol edebilmesini, kararlarını etkileyebilmesini sağlayan araç ve etkinliklerdir. İşte; siyasal katılma bu etkinliklerin en başta gelenidir. İnsan haklarının bütünlüğü ilkesi gereğince de koruma çok önemlidir. Siyasal katılma bu anlamda, insan haklarının bütünlüğünü sağlamaya da hizmet etmektedir. Siyasal katılma, siyasal haklardan ve onların kullanılmasından ibaret olmayıp; diğer hakların da güvencesini oluşturmaktadır. Siyasal katılımı olmayan ya da çok düşük seviyelerde – sınırlı olan toplumlarda,  insan hakları bir bütün halinde var olamayacağı gibi, tanınan ve kullanılan diğer hakların da bir önemi kalmayacaktır. Yaşam, mülkiyet, çalışma, seyahat, iletişim, güvenlik… vs haklar tek başlarına bir anlam ifade etmezler. Yöneten – yönetilen ayrımının oluştuğu toplumlarda, siyasal faaliyetleri sorgulamayan, takip etmeyen ve siyasal kararların alınmasına katılmayan insanlar her zaman sahip oldukları hakları kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Türkiye’de insan haklarının kazanımı maalesef bu yönde edilen zorlu mücadeleler sonucunda gerçekleşmediği için;  haklar, kazanılan ve elde edilen değil, bahşedilen haklar olagelmiştir. Osmanlı – Türk toplum yapısı, hem siyasal yönetim şeklinin hem de sosyo- kültürel diğer yapısal özelliklerinin etkisi ile (ataerkil aile yapısı, dinin birey ve toplum üzerindeki etkisi ve din algısı)  yüzyıllarca sorgulamayan, itaat eden bir konumda kalmıştır.  Batı toplumlarında verilen insan hakları mücadelelerinin bizde verilmediği, atılan adımların Batıyı takiben ya da Batılı devletlerin talepleri doğrultusunda gerçekleştiği göz önüne alınarak demokrasi tarihimize göz attığımızda; ümmetten ulusa, kuldan yurttaşa, şer-i ve örf-i hukuk düzeninden ussal ve laik hukuk düzenine geçiş, düşünüldüğü kadar kolay gerçekleşmediği görülmekedir. Toplumun eğitim düzeyi ile birlikte siyasal etkinlik düzeyinin de yükseldiği göze çarpmakla birlikte, bu gelişme çok yavaş ve aynı zamanda da dağınık bir tablo arz etmektedir. Ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlar dağınık bir tablo oluşmasında önemli oranda etkili olmaktadır. Türkiye’nin ulus devlet olmasının ve üniter yapısının tartışıldığı, küreselleşmenin etkilerinin yerelleşme ve çözülme olarak en çok Ortadoğu ve Avrasya Bölgelerinde hissedildiği günümüzde, bu durum Türkiye’nin jeopolitik konumu açısından da stratejik bir öneme sahiptir. İnsan hakları sorunlarının, uluslararası ilişkilerde devletlerin egemenlik yetkilerine müdahale gerekçesi olarak kullanıldığı son yıllarda, Türkiye de bu yönde uluslararası alanda sürekli sıkıştırılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle; Türkiye’nin bütünlüğünü, bağımsızlığını korumak ve egemenlik yetkisinin zafiyete uğramasını engellemek için, Türkiye’de insan haklarının korunması bakımından kritik bir önemi haiz olan siyasal etkinlik düzeyinin yükseltilmesi ve uluslararası düzeyde bu konunun bir az gelişmişlik durumu sergilemesinin önüne geçilmesi amaçlanmalıdır. Bu doğrultuda; hukukçuların çalışmaları salt hukuk metinlerinin incelenmesini değil, insan haklarının korunması ve gelişmesi bakımından siyasal katılmanın sağlanması ve artırılması yönünde de araştırmaları kapsamalıdır.

Siyasal katılmanın temel araçları genel olarak, siyasal parti faaliyeti ve oy verme olarak açıklanır. Fakat bizce de haklı olarak getirildiği düşünülen eleştiri bu noktada başlamaktadır. Bu eleştiriye göre; seçime katılma ne gerçek bir katılmadır, ne de seçim her zaman uygun bir katılma ortamıdır. Bu sistemde vatandaşın bütün etkinliği, belirli aralıklarla siyasal liderleri seçmekle sınırlı kalmaktadır, bunun sonucunda da birey ve toplum devlet yönetiminde çok az bir denetim imkânına sahip olmaktadır. Bu nedenle; liberal demokrasiye getirilen katılımcı eleştiri, oy vermenin ötesinde bir katılmadan bahsetmektedir. Politikanın sürekli bir etkinlik olmasını ve düzenli aralıklarla yapılan seçimlere indirgenmemesini isteyen “katılmacı demokrasi” taraftarları; aynı zamanda, siyasal faaliyetlere katılmanın, bireyin zihni ve ruhi kapasitesini geliştirdiğini, kendine güvenini artırdığını,  siyasal katılmada edindikleri tecrübeler ile bireyin içinde bulunduğu topluluğun niteliği hakkında daha iyi bir fikir edindiğini ve böylece toplum içindeki bilincinin arttığını düşünmektedirler.

Bizce de isabetli olan bu tespitlere ekleme yapmak gerekirse; siyasal katılma sayesinde toplumsal bilinci yükselen birey, aynı zamanda insan haklarının korunması yolunda kendiliğinden koruma mekanizmasına dâhil olacaktır. Bu sayede, toplumun da insan hakları bilinci yükselecek, insan hakları mücadelesi daha yaygın ve kararlı hale gelecektir. Nitekim; ancak, insan hakları bilinci yüksek bir toplum, devlet iktidarına baskı yapabilir, devlet iktidarını kendi eylem ve işlemlerinde insan haklarına dayalı olması yönünde bir meşruluk baskısı altında tutabilir.

Demokrasi ve dolayısıyla siyasal katılma ile ilgili olarak bahsedilmesi gereken bir diğer konu da; katılımcı demokrasinin “gelişmeci” olduğu belirtilen yönü ile paralellik arz eden altyapı meselesidir. Çeçen’in de belirttiği gibi; demokrasilerin güçlü rejimler olabilmeleri için altyapı önemli bir konudur. Kendi altyapısını kurabilen bir demokrasi, her türlü antidemokratik girişime karşı kendini savunabilir ve sonunda başarılı olur. Altyapısını tamamlayamayanlar ise, bu konuda yeterince etkili olamazlar. Altyapının bazen toplum içinde kendiliğinden oluşabileceğini ve demokrasinin gelişimi için elverişli ortamı hazırladığını ifade eden Çeçen; bazen de bu altyapının en küçük bir belirtisinin bile olmayabileceğini söylemektedir. Bu durumda; demokrasi, kendi altyapısını en kısa zamanda oluşturmakla görevlidir.

Demokrasiyi, tepeden tabana ve alt kademeden en üst kademeye kadar toplum içinde örgütlenme ağının kurulduğu bir siyasal sistem olarak niteleyen Çeçen’e göre; demokratik yapılar büyük ölçülerde örgütler ve birliklerden oluşan toplumsal ilişkiler ağına dayanmaktadır. Birlikler, dernekler ve benzeri örgütlenmeler toplumsal yaşamın her alanında ve her aşamasında ortaya çıkabilir, değişik alanlarda çalışmalar yapabilir ve etkinlikleri ile toplumsal yaşamı etkilediği kadar siyasal düzen üzerinde de yararları olabilir. Demokrasiler için örgütsüz ve dağınık bir altyapı düşünülemez.

Devlet iktidarını sınırlandıran hukuk dışı faktörlerden bir diğeri; demokrasinin, toplumun çoğulcu yapısının içinden türeyen kamuoyudur. Siyaset biliminin en önemli konularından biri olan kamuoyu; “belli bir zamanda, belli bir sorun karşısında, bu sorunla ilgilenen kişiler grubuna veya gruplarına hâkim olan kanaat”  şeklinde ifade edilmektedir. Kamuoyunun insan hakları ile bağlantısını ise Kapani şu şekilde açıklamaktadır: Kamuoyu ve insan hakları birbirini destekleyen ve birbirini karşılıklı olarak etkileyen kavramlardır. Herhangi bir toplumda aydın bir kamuoyunun varlığından söz edebilmek için, o toplumda kamuoyunun oluşmasını ve belirmesini sağlayacak araç ve imkânların bulunması gerekir. Kamuoyunun oluşması için gerekli bu araç ve imkânlar; haberleşme özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü, ifade hürriyeti, kişi güvenliği, örgütlenme özgürlüğü, düşünceyi yayma özgürlüğü,  toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğü… vb gibi insan hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasını gerektirir. Bu hakların olmadığı bir ortamda, halkın olaylar ve sorunlar üzerinde fikir sahibi olması, yorum ve tenkit yapabilmesi ve tartışabilmesi mümkün olmayacaktır. Ancak; bu şekilde oluşacak aydın ve uyanık bir kamuoyu da hürriyetler rejiminin en sağlam ve güvenilir teminatı sayılır. Devlet kudretini sınırlayan hukuki kurumların noksanlıkları ya da yetersizlikleri halinde bu boşluğu Duguit’nin de dediği gibi kamuoyu dolduracaktır. Fakat hatırlatmakta yarar vardır ki; Duguit’nin, kamuoyundan beklediği bu işlevi yerine getirebilmesi, bahsettiği kitlenin örgütlü bir kitle olması halinde mümkündür. Aksi halde, örgütlenmemiş, olgunlaşmamış bir yığından ibaret olacak olan kitlenin devlet kudreti üzerinde herhangi bir baskı kurabilmesi mümkün değildir. Örgütlenmiş bir kitlenin yaratacağı aydın bir kamuoyunun varlığı ise, hukuki teminat kurumlarına olan ihtiyacı da azaltacaktır. Pratik bakımdan kamuoyunun etkisi ve tepkisi, devlet iktidarını kullanan kişileri frenleyici ve sınırlayıcı bir işleve sahiptir.

Aydın bir kamuoyunun oluşabilmesi için gerekli şartları kısaca belirttikten sonra, bu şartların nasıl oluşabileceğine de kısaca değinmekte yarar vardır. Demokrasinin tepeden tabana ve alt kademeden en üst kademeye kadar toplum içinde örgütlenme ağının kurulduğu bir siyasal sistem olarak nitelendirildiğini ve altyapısı olmayan hallerde demokrasinin, kendi altyapısını en kısa zamanda oluşturmakla görevli olduğunu belirttik. İnsan hakları üzerinde baskı ve sınırlayıcı girişimlere karşı direnmenin ancak örgütlü mücadele ile mümkün olduğunu belirten Çeçen de; örgütsel ilişki ağının hem bireyler hem de birlikler için yararlı olduğunu, örgütsel ilişkilere giren bireylerin güven, dayanışma ve yardımlaşma duyguları kazanacağını, kendi başlarına, kendi güçleri ile gerçekleştiremeyecekleri toplumsal veya siyasal savaşımları bu tür dayanışma birlikleri aracılığıyla yapabileceklerini ifade ederek, demokrasinin kökleşmesi için örgütlere ve birliklere önemli görevler düştüğünü belirtmektedir. Demokrasinin yaşaması ve kökleşmesi için, bireylere bu bilincin aşılanması gerekmektedir. Ancak bu bilinçle örgütlenen bir toplum, yaratacağı kamuoyunun gücüyle, insan haklarının yasalarla kaldırılamayacak ve hiçbir yönetimce değiştirilemeyecek gerçek güvencesi olabilir. Toplumun bireyleri bu bilinçten yoksun bulunurlarsa, bireysel dünyalarına kapılıp toplumsal ve siyasal yaşamdan koparlarsa, insan haklarına sahip çıkamazlar ve anayasal sistemde kurulu olan bütün hukuki kurumlara, dengelere ve frenlere rağmen, baskıcı rejimlerin insan haklarını ihlal eden yönetimlerinden kurtulamazlar.

Aydın bir kamuoyunun oluşmasında örgütlenmenin önemini belirttikten sonra, somut olarak bu örgütlenme çeşitlerine değinmeliyiz. Siyasal partilerin bu bakımdan en güçlü görünen örgüt olduğunu görmekteyiz. Devlet iktidarının sınırlanması ve insan haklarının korunabilmesi için bireysel iradeleri bir araya getiren, onlara yön ve ağırlık veren güçlü kuruluşların olması gerektiğine dikkat çeken Soysal da; dağınık bireysel tercihlerin açıklık ve kesinlik kazanmasının siyasal partilerin çalışmaları sayesinde olacağını belirtmektedir.

Poggi; örgütlü partilerin, oy pusulasına adı konulacak adayları seçtikleri, seçildiklerinde ise onların davranışlarını yönlendirdikleri ve denetledikleri için, ilk bakışta bunun parti üyelerine önemli bir siyasal güç kazandırdığı, böylelikle de ( liberal temsil kuramına neye mal olursa olsun) siyasal bilinç ve etkiyi topluma yaydığı düşünülebilir, demektedir. Ama partilerin iç yapılarındaki farklılıklara rağmen, örgütsel dinamiklerin parti tabanının gücünü aşamalı olarak kısıtladığını belirten Poggi; parti önderlerinin gücünün arttığını ifade etmektedir. Partilerin çoğunlukla “özel” kurumlar olmaları nedeniyle, parti liderlerinin topluma karşı sorumlu olmadığını öne sürmektedir. Parti üzerindeki örgütsel denetimlerinin onları parti üyeleri ve seçmenleri karşısında bile giderek daha bağımsız kıldığını düşünmektedir.

Kapani de; demokratik sistemde, partilerin- özellikle muhalefet partilerinin başta gelen fonksiyonunu siyasal iktidarın kullanılışını denetlemek ve insan haklarına yersiz bir müdahale karşısında derhal kamuoyunun dikkatini çekerek onu harekete geçirmek suretiyle bu müdahaleyi önlemek olduğunu belirtmektedir. Herhangi bir ülkede, insan haklarının ne derecede garanti altında bulunduğunu, muhalefet partilerine bu alanda tanınan imkânların genişliği ile ölçmenin mümkün olduğuna dikkat çeken Kapani’ye göre; madalyonun bir de öteki yüzü vardır: Vedel’den aktardığına göre; demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de. Partiler, demokratik düzenin yapıcı unsurları oldukları kadar, bazen yıkıcı unsurları haline de gelebilmektedir. Eğer bir ülkede partiler, kamu yararını ve toplum sorunlarının çözümünü ön planda tutacak yerde sadece kendi çıkarları peşinde koşarlar, iktidarın ele geçirilmesini veya elde tutulmasını tek gaye,  her türlü aracı da bu amaç uğrunda meşru sayarlar ise demagoji oyunları ile halkı aldatmak yoluna giderek, birbirleri ile kıyasıya bir siyasal boğuşma ve didişme çukuruna düşerlerse, o ülkede demokrasinin geleceğine endişe ile bakmak gerekir. Gerçekten de; siyasi partilerin öncelikli amaçları iktidarı ele geçirmek ve ellerinde tutmaktır.

Görüldüğü üzere; devlet iktidarının sınırlandırılmasında belirleyici bir rol oynayan hukuk dışı faktörlerin gelişimi; toplumun sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı ile ilgilidir. Bu yapıyı geliştirmek, yoksa da oluşturmak her ne kadar demokrasinin görevleri arasında sayılsa da, bunun için de toplumsal bir zeminin hazırlanması ya da oluşması gereklidir. Bu zeminin oluşması için de sivil toplumun her zaman dinamik, canlı olması lazımdır. Tanör; haklı olarak, batılı insan hakları sistemini hukuk ötesi kanalların beslediğini belirtmekte, bunu “sivil toplum canlılığı” şeklinde ifade etmektedir. Buna göre; özerk bir sivil toplumun varlığı, devletin sürekli hükmetmesini önleyen bir dalgakırandır. “Kamuoyu” ve “baskı grupları demokrasisi”nin; siyasal partiler, sendikalar, dernekler, meslek kuruluşları gibi örgütlenmeler üzerine kurulu olduğunu ifade eden Tanör’ün de belirttiği gibi; bunlarsız ve sessizliğe mahkûm edilmiş bir toplum insan hakları yönünden sorunsuz gibi görünebilir ama sessizlik, her zaman işlerin iyiye gittiğini göstermez.

Toplumsal Katılma – Siyasal Toplumsallaşma 

Devletin ve siyasi iktidarın ortaya çıkış süreçleri ile kamusal alan ve kamuoyunun önemine değindiğimiz “demokrasinin maddi boyutu” aslında siyasal toplumsallaşmayı kapsayan ve onun türevleri olan kavramlardır. Sivil toplum ile devlet kurumlarının karşı karşıya geldiği aşamada, kamusal alanı oluşturan toplumsal kesime siyasal toplum diyebiliriz. Bu alanda devlet, koyduğu kurallara uyulmasını isteyecek ve bekleyecek; birey veya toplum da kendi talep ve eğilimlerini devlete taşıyacaktır. Karşılıklı olarak iki taraf birbirini etkilemeye ve belirlemeye çalışacaktır.

Bu konuyu biraz daha anlaşılır kılabilmek için kültür olgusuna değinmemiz gerekmektedir. Kültür, insanın doğduğu andan başlayarak çevresine uymasını sağlayan en önemli öğedir. Çünkü bireye hazır düşünce ve davranış kalıpları sunar. Kültür, toplumun genel davranış kalıplarının toplumsallaşma yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılması sayesinde, o toplumun sürekliliğini güvence altına alır. Siyasal toplumsallaşma da, toplumsallaşmanın bir bölümünü hatta bir üst aşamasını oluşturur. Siyasal toplumsallaşma; siyasal inanç, değer ve davranışların birey tarafından benimsenme ya da toplum tarafından bireye öğretilme, bireyin de yaşam boyu süren bu etkileşim sonucunda siyasal sistem ile ilgili görüş, davranış, tutum ve değerlerinin gelişmesi olarak tanımlanmaktadır.

Siyasal toplumsallaşmada, bireyin çocukluk döneminde muhatap olduğu toplumsal alan çok belirleyicidir. Bu alan içerisinde aile, gelenekler, arkadaş grubu, din, mahalle kültürü, şehir veya köy ilişkileri çocuğun davranışlarına yön verir. Bu toplumsal alanda edindiği kültür değerleri ile de siyasal alanın içerisine girmeye başlar. Okul (eğitim), bürokrasi, ideoloji, siyasal ilişkiler (seçim, parti), askerlik, iş alanı, dernekler, medya ve tüm bunları kuşatan siyasal kültür bireyin içerisine girdiği siyasal yapılardır. Kışlalı da benzer bir yaklaşımla, aile ve arkadaş çevrelerini “birincil gruplar”; okul, iş çevresi ve siyasal partileri de “ikincil gruplar” olarak adlandırmaktadır. Ona göre birincil gruplar toplumsallaşmanın genel çerçevesini oluşturmakta, ikincil gruplar da bu genel çerçevenin içini doldurup biçimlendirmektedir.

Kitle iletişim araçlarının, özellikle televizyonun devreye girmesiyle, çağımızda daha fazla önem kazandığına değinen Kışlalı, yapılan bazı bilimsel araştırmalardan hareketle, kitle iletişim araçlarının siyasal davranışları değiştirme konusunda sanıldığı kadar etkili olmadığını, asıl, var olan eğilimleri güçlendirdiğini belirtmekte. Bununla beraber, toplumların uluslaşma aşamalarında ve çözülme sürecine girildiği büyük bunalım dönemlerinde, toplumun ortak değerlerinin oluşturulmasında veya korunmasında en önemli öğenin kitle iletişim araçları olduğunun altını çizmekte ve benzer durumlarda siyasal iktidarların bu araçları sıkı bir denetim altında tutmak istemelerinin önde gelen nedenlerinden birisinin bu olduğuna dikkat çekmektedir.

Siyasetin temelinde yatan çatışma ve uzlaşma olgularının aşamalarını detaylı olarak inceleyen Kışlalı, eserinin bir başka bölümünde ulusal gücü belirleyen üst yapısal öğelerden ulusal kültürün önemine değinmektedir. Toplumdaki “biz” duygusunun oluşumunda o toplumun kültürel değerlerinin çok etkili olduğuna değinen Kışlalı, her kültürün kendine has kişilik türleri yarattığını, bunun da ulusal boyutta karşımıza ulusal özellikler olarak çıktığını ifade etmektedir. Örneğin; Türk cesareti ve savaşçılığı, Amerikan girişimciliği ve yaratıcılığı, Rus kavgacılığı ve inatçılığı, İngiliz soğukkanlılığı, Alman disiplin ve kabalığı… vs. Bütün bu ulusal özellikler, o toplumun kültürel dokusunun birer yansımalarıdır. Bu açıklamaların sonucu olarak, siyasal katılma olgusunun temelinde toplumsal desenin bulunduğunu, bu toplumsal desenin oluşmasında da kültürel yaşamın belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Otoriter ya da demokratik yönetimlerin oluşmasında ve sürekliliğinde de bu kültürel doku en önemli etken olmaktadır. Dolayısıyla, siyasal katılma olgusunun canlı ve kuvvetli olabilmesi için, toplumsal katılmanın sağlam bir temel olarak bulunması, “biz” duygusunun körelmemesi, toplumsal iletişim ve dayanışmanın sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi, bu dayanışma ve iletişimi en iyi şekilde sivil toplum örgütleri sağlamaktadır. Bir toplumdaki sivil toplum hareketlerinin canlılığı da demokratik kitle örgütlerinin performansını oldukça etkiler. Bunun bir sonucu olarak da iktidara karşı – onun politikalarına karşı yeri geldiğinde destek, yeri geldiğinde de en önemli direnç ve itiraz gücü oluşturur. Meşruiyet kaynağı olarak siyasal katılmaya değinirken de belirttiğimiz gibi, iktidarın eylem ve işlemlerine rıza göstermek, siyasetin girdilerini oluşturmak bakımından da talep oluşturmak demokratik kitle örgütlerinin varoluş sebebidir. Siyasal katılmanın düzeyini ve kalitesini de işte bu kültürel dokunun beslediği sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri belirler.

Bireyin özgürlük ve hak anlayış ile kavrayışı ve bu idrakini hayata aktarmasında ilk olarak aile içi eğitim, sonrasında ise içinde yaşadığı toplumda yaşayarak edindiği bilgiler ve özellikle okullarda verilen eğitimin verimliliği; kendisini, devlet oluşum ve sürekliliğinde gösterir. Bilindiği gibi devlet; bir toplumun siyasallaşması ve bu siyasallaşma sonucu ortaya çıkan iktidarın kurumsallaşması ile oluşur. Toplumsal alanda sevgi, saygı, eşitlik, hoşgörü, dayanışma .. vs gibi değerleri benimseyen ve bu değerlerini geliştirerek muhafaza eden toplumlar, doğal olarak kültürlerini sonraki kuşaklara da aktarmalıdırlar. Sadece mesleki ve teknik bilgi birikiminin değil, bu kültürel değerlerin de aktarımı çok önemlidir. İşte öğretimin yanında eğitimin de olması gerekliliği çok çarpıcı bir şekilde kendisini göstermektedir. Siyasal katılım olgusunun yurttaşlık bilinci ve bu alanda verilen eğitim ile bağlantısı göz önüne alındığında diyebiliriz ki; özgürlüğün, eşitliğin, barış ve adalet gibi diğer insan hakları değerlerinin, çatışma yönetiminin okul ve diğer toplumsal alanlarda özümsenmesini ve hayata aktarılmasını öğrenen çocuk, ileriki yaşlarında toplumun aydın, adil ve hoşgörülü bir bireyi olarak hayata atılacak ve katılımcı bir yurttaş olacaktır.

Türkiye’de insan hakları ve demokrasi bilinci oluşmasına katkı sağlayan önemli demokratik kitle örgütleri genel olarak dernek ve vakıflar ile son yıllarda gayri resmi oluşumlar olarak dikkat çeken platformlardır. Dernek ve vakıflar bilindiği gibi tüzel kişiliği olan kuruluşlar olmakla birlikte, platformlar çeşitli dernek, vakıf, sendika ve meslek kuruluşlarının ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hareket etmek üzere oluşturdukları geçici nitelikteki birlikteliklerdir. Ancak hepsinin ortak özelliği gönüllülük esasına dayanmasıdır. Bu nedenle, bu bölümdeki odak noktamız, üzerinde ağırlıkla durmak istediğimiz husus gönüllülük. Çünkü instrumental katılma yani menfaate dayalı siyasal katılmanın azalması ve yurttaşlık temelli siyasal katılmanın artabilmesi için, gönüllülük kavramının yaygınlaşması gerekmektedir.

Gönüllülük, hem bireyler hem de toplumlar için güven ve dayanışmayı güçlendirip, katılım için de fırsatlar yaratarak fayda sağlar. Gönüllülük bütün vatandaşlar için değişimin öznesi olma ve bu dönüşüme anlamlı bir biçimde katkı sağlamanın yolunu ortaya koymaktadır. Gönüllülük ve yurttaş katılımı Birleşmiş Milletler tarafından da kalkınmanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Kalkınma sadece ekonomik veriler ile ölçülemez, hatta ekonomik kalkınma, kalkınmanın sadece bir boyutudur. Kapsamlı bir içeriğe sahip olan kalkınma olgusunu, “aşamalı olarak gelişme ve ilerleme” olarak düşündüğümüzde; ekonomik gelişme görüldüğü üzere kalkınmanın sadece para ile ölçülebilen yönünü ifade etmektedir. Kalkınmanın diğer bir yönünü ise toplumsal dayanışma, ortak değerler ve kültür sağlayacaktır. Bu nedenle; siyasal katılmayı da oldukça etkileyen kültürün, siyasal katılmaya olumlu bir şekilde tesir edebilmesi ve insan haklarını koruyucu bir işlev görmesi toplumdaki gönüllülük olgusunun yaygınlığı ile ilişkilidir. Gönüllülük bu anlamda kalkınmanın vazgeçilmez unsurlarından biri olarak, insanın yalnızca kişisel çıkarlar ile değil ancak derinden gelen değerler ve inançlar ile motive olup toplumu ile kaynaşması, insanlığının gereğini yapmasıdır.

Türkiye’de gönüllülük aslında uzun bir geçmişe sahiptir. Ancak gönüllülüğün ayırıcı bir unsuru hayırseverlik olarak tezahür etmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’dan günümüze, yardımlaşma ve dayanışma duygusunun kurumsallaşmış hali olan 41.750 adet vakıf intikal etmiş, ancak bunların yöneticileri kalmadığı için tüzel kişiliklerini Vakıflar Genel Müdürlüğü sürdürmektedir. Bunun dışında kültürümüzün de çok eski dönemlerden beri yardımlaşma ve dayanışma adetleri içerdiğini bilmekteyiz. “Komşusu aç olanın yediği helal değildir”, “bir elin verecek, diğer elin alacak”, “komşu komşunun külüne muhtaçtır” gibi atasözlerimiz ve özellikle köylerde hala yaygın bir uygulama olan “imece”, Türk kültüründe gönüllüğün, dayanışma ve yardımlaşma gibi çok erdemli bir temele dayandığının göstergesidir.

Türkiye’de gönüllük temelli sivil toplum örgütlerinin Batı Avrupa ile kıyaslandığında hem sayıca çok az, hem de katılımcıların gönüllü faaliyetlere ayırdığı zaman ve emek bakımından çok yetersiz olduğu göze çarpmaktadır. Bu durum genellikle üzücü bir tablo ortaya çıkarmakla birlikte, Türkiye ve Batının ekonomik ve siyasi tarihleri de göz önüne alınarak daha gerçekçi bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Türk halkının sosyal devlet politika uygulamaları ile tanışması henüz çok yeni bir gelişme (1961 Anayasası ile birlikte başlayan, 1982 Anayasası ile yine azalan ölçülerde devam eden) olduğu ve sosyal devlet anlayışının ortaya çıkış ve talep ediliş sürecinin Batı ile farklılık göstermesi, halkın toplumsal katılımını ve siyasal toplumsallaşmasını da geciktirmiştir. Batıda ise, sömürgecilik ve devamında hızla gelişen sermaye birikimi, sanayi devrimi sonrasında işçi sınıfının ortaya çıkışı, kapitalizmin acımasız uygulamaları ile sosyalizm tehlikesi karşısında bir orta yol bulunması arayışlarının sonucu olarak sosyal devlet ve sosyal demokrasi siyasi ideolojiler arasında yerini almıştır. Türkiye’de ise Batı’daki gibi burjuva devrimleri yaşanmadığı, sömürgeciliğe dayanan bir sermaye birikimi ile sanayi devriminin ürettiği bir işçi sınıfı ortaya çıkmadığı için, sosyal devlet anlayışının gelişmesi de gecikmiştir. Türkiye’deki gönüllülük, tarihten gelen bir kültürel dayanışma olarak yerini korumuş, İslam dininin de etkisi ile bireyler “bir lokma, bir hırka” hayat anlayışı temelinde, aşırı bir ekonomik faaliyet içinde olmamışlardır. Bu hayat tarzının bir etkisi olarak ekonomik anlamda bir orta sınıf da gelişmemiş, sınıf çatışması ve bu çatışmadan kaynaklanan artık ürünün paylaşılması sorunu da yaşanmamıştır. Batı’ya kıyasla Türkiye’deki sivil ve demokratik kitle örgütlerinin gelişiminin ve yaygınlığının yetersiz oluşunun temelinde Osmanlı – Türk ekonomik ve sosyal hayatın kendi halindeliği yatmaktadır. O yüzden de Türk toplumunun siyasal ve toplumsal katılımının düşük ve yetersiz oluşundan dolayı eleştirilere maruz kalması haklı bir eleştiri olmamakla birlikte, örgütlü hareket edebilme potansiyelinin ne kadar güçlü olduğunun bir örneği yoksulluk ve eğitimsizliğin yaygınlığına rağmen Kurtuluş Savaşı ve özellikle Kongreler dönemidir.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), Türk Kadınlar Birliği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Türkiye Erozyonla Mücadele ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA), Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER), Türk Eğitim Vakfı, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), Türkiye Gençlik Birliği (TGB), Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG), Adım Adım, Ulusal Gönüllüleri, Halk Gönüllüleri ve bir çatı kuruluş olan Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) gibi dernek, vakıf ve diğer oluşumlar (Nükleer Karşıtı Platform, Sinop Çevre Platformu, Zonguldak ve Bartın Platformları, Cerattepe – Artvin Çevre Platformu) Türkiye’de son 20 yıldır öne çıkan demokratik kitle örgütlerinden bazılarıdır. Bunlara ilave yapmak da mümkün olmakla birlikte, yukarıda değindiğimiz demokratik ilke ve kurallarla en çok örtüştüğünü düşündüğümüz kuruluşlar oldukları için ve ayrıca Türkiye genelinde yaygın bir örgütlenme düzeyine eriştikleri için bu kuruluşların demokratik kitle örgütü olarak ele alınması tercih edilmiştir. (Meslek odaları ve birlikleri özellikle bu grup arasında sayılmamaktadır.) Bu tür kuruluşlardaki gönüllülerin en karakteristik özellikleri boş zamanlarını değerlendirmek, hayır yapmak, kendini geliştirmek, hemşeri dayanışması ya da görüşmesi sağlamak gibi faaliyetlerin ötesinde kamu yararını ve kamusal meselelerin çözümünü öncelemeleridir. Gönüllülük bu anlamda bir öz disiplin gerektirir. Kamu yararı gözeterek katılım sağlayan gönüllülerin bir diğer göze çarpan özellikleri, canları istediği ya da boş vakitleri olduğu zaman değil, belli bir program doğrultusunda önceden planlayarak ve zaman yaratarak bunu bir sorumluluk olarak üstlenip yerine getirmeleridir.

Toplumsal ve siyasal yaşamın barış ve adalet içinde devamı için şimdiye kadar bulunan en ideal yöntem olarak demokrasi, kendiliğinden yaşayan bir olgu olmadığı için, onu yaşayan demokrasi kılabilmek bizlere – demokrasi isteyenlere bazı yükümlülükler yüklemektedir. Ulus olma bilincinin gelişimi ve sürdürülebilmesi açısından da ele alındığında, yurttaşların her birinin işini iyi yapıyor olması, söz gelimi;  iyi birer matematikçi, tarihçi ya da fizikçi olması, başarılı bir işadamı, çalışkan bir personel- işçi olması, hayırlı bir evlat ya da fedakâr anne babalar olmaları o halkın egemen halk olarak devletli yaşamını sürdürebilmesi için yeterli değildir. Siyasal iktidarların ya da kamusal karar alma yetkisi olan temsilcilerinin eylem ve işlemlerini takip etmeyen, sorgulamayan, ilgi duymayan, talep oluşturmayan, gerektirdiğinde itiraz etmeyen toplumlar çözülmeye mahkûmdur. Bu tür çözülme sürecinde olan toplumlarda “bana ne, neme lazım, beni ilgilendirmez” veya “sana n’oluyor kardeşim! İşine bak!”  vb söylemler sıkça duyulur ve kullanılır. İşte gönüllüler “bana ne”, “ ben ne yapabilirim ki” “ vergimi veriyorum, elimden başka bir şey gelmez”  demeyen, kamusal sorunlara kamusal çözüm arayan, çözümün bir parçası olmaya çalışan insanlardır.  Bu türde bir toplum olabilmenin yolu da eğitimden geçer, zira bu aynı zamanda bir insan yetiştirme sorunudur. Bu konuyu başka bir yazıda ele almak durumunda olmakla birlikte kısaca diyebiliriz ki, yetişme sürecinde kendi hayatıyla ilgili olarak bağımsız karar alabilme ve sorumluluk üstlenme becerisi gelişmeyen bireylerin ileriki hayatlarında toplumun katılımcı ve gönüllü bireyi olmaları neredeyse imkânsızdır. İşine, eşine, aşına karar veremeyen insanların kamusal olana karar verebilmesi bir hayal olmanın ötesinde; kendilerinin de farkına varmadıkları bir konfor alanında yaşamalarına ama diğer bir ifadeyle 21. Yüzyılın modern köleleri olmalarına yol açmaktadır.  Ancak yine de umutluyuz ve gönüllüyüz. Türkiye’de umudumuzu korumamızı ve gönüllülüğün yavaş da olsa arttığını gösteren güncel bazı gelişmeler de var. Kasım 2016’da kamuoyunda “cinsel istismar düzenlemesi” olarak bilinen yasa tasarısı, gelen yoğun eleştiri ve itirazlar neticesinde geri çekildi. Yine Haziran 2017’de zeytinliklerin sanayileşmeye açılmasına olanak sağlayacak bir yasa tasarısı olarak kamuoyunun dikkatini çeken tasarının ilgili maddesi kamuoyu baskısı üzerine tasarıdan çıkarıldı. Bu tür demokratik karar talep ve tepkilerinin kamusallık içerik yoğunluğunun artarak devam etmesi dileklerimizle..

 

KAYNAKÇA

ACARAY, Deniz, (2014), Siyasal Katılma Yolu İle İnsan Haklarının Korunması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Kamu Hukuku ABD.

Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü http://www.vgm.gov.tr/sayfa.aspx?Id=3

ÇEÇEN, Anıl, İnsan Hakları, Savaş Yayınevi, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara 2000.

DOEHRING, Karl, Genel Devlet Kuramı, Çev.Ahmet MUMCU, İnkılap Yayınları, 3. Baskı, 2002.

Duguit, Leon, Kamu Hukuku Dersleri, Çev. Süheyp Derbil, İstiklal Matbaacılık, Ankara 1954.

DUVERGER, Maurice, Siyaset Sosyolojisi: Siyasal Bilimin Ögeleri, Çev. Şirin TEKELİ, Varlık Yayınları, İstanbul, 1982.

GÖNENÇ, Levent, “Siyasi İktidarın Denetlenmesi, Dengelenmesi ve Anayasalar TEPAV Anayasa Çalışma Metinleri,http://www.tepav.org.tr/upload/files/1280236405-1.Siyasi_Iktidarin_Denetlenmesi_Dengelenmesi_ve_Anayasalar.pdf,

GÖZLER, Kemal, Devletin Genel Teorisi, Ekin Yayınları, 3. Baskı, 2011.

GÜRİZ, Adnan, Hukuk Felsefesi, AÜHF Yayınları, 4.Baskı, 1996.

KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, 7. Baskı, Ankara 1993.

KIŞLALI, Ahmet Taner, Siyaset Bilimi, İmge Kitabevi, 15.Baskı, 2011

PATEMAN, Carole, Participation And Democratic Theory, Cambridge University Press, 1999.

POGGİ, Gianfranco, Modern Devletin Gelişimi, 2. Baskı, İstanbul Bilgi Ün. Yayınları, İstanbul 2002.

REYNİE, Dominique, “Kamuoyu”, Çev. İsmail YERGUZ, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, İletişim Yayınları, 2003.

SOYSAL, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979.

TANÖR, Bülent, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, 3. Baskı.

TURAN, İlter, Siyasal Sistem Ve Siyasal Davranış, Der yayınları, 3. Basım,  İstanbul, 1977.

Türkiye’de Gönüllülük, BM Gönüllüleri (UN Volunteers), http://www.tusev.org.tr/usrfiles/files/Gonulluluk.pdf