Laiklik; batıda ortaya çıkış sebebi ve gösterdiği gelişim seyrinin tersine, çağımızda gördüğü işlev bakımından, insan haklarının korunması amacıyla devlet iktidarının sınırlandırılması için, hukuk yoluyla kabul edilmiş bir ilkedir. Diğer bir deyişle; devlet iktidarının sınırlandırılmasının hukuk yoluyla kurumsallaştırılmış hallerinden biridir. Hukuk yoluyla getirilen diğer sınırlamaların yanı sıra laiklik, özellikle siyasal katılma için, yani demokrasinin maddi boyutu için temelde ihtiyaç duyulan bir anlayıştır. Hukuk yoluyla da bu anlayış kurumsallaştırılmıştır. Hakikaten demokratik ülkeler incelendiğinde görülür ki; bunların büyük bir çoğunluğu laikliği benimsemiş olanlardır. Laiklik ile demokrasi arasında önemli bir bağlantı vardır. Dinler, aslında insanların kurtuluşunu, özgürlüğünü ve eşitliğini savunan inanç sistemleridir. Dolayısıyla; laiklik ile dinler arasındaki ilişki bu bağlamda incelenmeye değerdir.

Laiklik de aslında temelde eşitlik ve özgürlük ilkelerinden beslenir. Laikliği, felsefik ve sosyolojik anlamları[[1]] dışında siyasi-hukuki anlamı ile ele alırsak; siyasi iktidarın kaynağının Tanrısal değil dünyevi olması ve pozitif hukukun dini kurallar yerine akli-beşeri esaslara dayanmasıdır. Burada laiklik ile siyasal iktidar arasındaki bağlantı bakımından altı çizilmesi gereken, siyasal iktidara Tanrı’ya atfen bir meşruiyet kazandırılamamasıdır. Bu temel tanımdan hareketle laikliğin kurumsallaşması ihtiyacının nasıl ortaya çıktığı, bir toplumda farklı dinler-inanışlar ve aynı dine mensup mezhepler bulunması gerçeği karşısında kolaylıkla anlaşılabilir. O halde laiklik; devletin dinler karşısında tarafsızlığı, siyasi ve hukuki düzenin hiçbir dini öğretiye dayandırılmaması, dinler karşısında eşit mesafede durması, herhangi bir dinin ya da dini mensubiyetin devletin vatandaşlarına sunduğu kamu hizmetlerinde bir ayrıcalık kazanma ya da ayrımcılığa maruz kalma sebebi olamaması olarak tanımlanabilir. Bu, devletin laiklik ilkesi bakımından negatif bir sorumluluğudur da denilebilir.

Laikliğin batıda gelişimi Türkiye’dekinden farklı bir çizgi izlemiştir. Laiklik; Batıda Hıristiyan ülkelerin karşısında, “devlet içinde devlet” hatta “devlet üstünde devlet”[[2]] haline gelmiş Kilise’ye karşı verilen mücadelenin bir sloganı haline gelmiştir.  Bu gerçekliğiyle laiklik, batıda Tanrısal egemenlik anlayışından ulusal egemenlik anlayışına bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. İslam toplumlarında ise; Hıristiyan toplumlarda görülen, Kilise benzeri bir örgütlenmiş din kuruluşu yoktur. Bunun sebebi de; İslam dininde tüzel kişiliğin olmaması, kurumsal açıdan mutlak otorite ve nihai gücün Allah’ın elinde olduğu inancıdır. Bu inanışın bir sonucu olarak Türkiye’de laikliğin kabulü,  Kilise gibi bir dini kuruluşa karşı mücadele verilmesini gerektiren bir sürecin sonunda gerçekleşmemiştir. Ancak bu durum,  yani İslam inanışındaki mutlak irade olgusu, farklı gelişmelere yol açmıştır. İslam dininde, Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir yeryüzü-gökyüzü iktidarı ayrımı mevcut değildir. Bu nedenle yeryüzü iktidarı da Allah’a ait olup, Allah tarafından getirilen kurallara göre kullanılacaktır. Ancak bu iddiaya temkinli yaklaşan düşünürler de vardır. İslam dininin sosyal bir din olduğu noktasından hareketle, onun, bireyin diğer insanlarla kuracağı ilişkiyi düzenleyen normlar da koyan bir din olduğunu, vecibelerinin yerine getirilmesinin çok zaman cemaat hayatına yönelik olduğunu, ancak teorik olarak hayatın bütün alanlarını kapsayacak normlar getirdiği iddiasının tartışmalı olduğunu öne sürmektedirler. Bu algının ortaya çıkmasının sebebi olarak, İslam toplumlarında adetlerden, geleneklerden veya toplumun pratik ihtiyaçlarından çıkarılmış normların bile dini kisveye bürünerek yaptırım gücü kazanmaları olduğu ifade edilmektedir. Özellikle, İslam’ın bir siyasal sistem olduğu yolundaki inanışların meseleyi iyice karıştırdığını ifade eden Duman, İslam’da mezheplerin siyasi iktidarın nasıl ele geçirileceği, meşruiyetini nasıl sürdüreceği, kimin yönetmeye hakkı olduğu gibi ihtilaflardan doğduğunu ifade etmektedir.  Türkiye’de de bu gerçekler nazara alınarak; laiklik sadece resmi bir dini bulunmayan, din kuralları ile yönetilmeyen bir devlet düzeni değil, dinsel hizmetlerin aynı zamanda bir kamu hizmeti olarak kabul edilerek merkezi idare içindeki bir kuruluşa, Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildiği bir hukuksal kurum olarak kabul edilmiştir. Dinsel hizmetlerin kamu hizmeti olarak kabul edilmesinin sebebi,  birbirinden farklı anlayışlar,  ibadet ve yaşam tarzı kabul eden cemaatlerin bireyler üzerinde dini tahakküm kurmasının ve de güçlenerek devlet karşısında büyük bir güç haline gelmesinin engellenmesi gereğidir. Laiklik bu şekilde; din ve vicdan özgürlüğünün de teminatıdır. Bir başka ifadeyle, sadece devletin dini etkilerden kurtarılması demek değil, dinin de siyasi iktidarların ya da siyasetçilerin baskı, yönlendirme ve istismarından kurtarılmasıdır. Bunun da devlete pozitif bir yükümlülük yüklediği ifade edilebilir.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda laiklikten kastedilen, egemenliğin dünyevileşmesi ve iktidarın kaynağına meşruiyet kazandırmak amacıyla Tanrı kaynaklı olduğu iddiasının bugün artık hayat bulamaması gereğidir.  Bu ilkenin kabulü, bireye,  siyasal katılma için gerekli olan özgür düşünce, sorgulama, araştırma, öğrenme, kendini geliştirme imkânı da sağlayacaktır. Egemenliğin ulusa-halka ait olduğu düsturu zaten laik bir söylemdir. Bununla birlikte, semavi dinlerin getirdiği inanç sistemleri sorgulanmamaktadır;  dünyanın, insanların ve diğer canlıların (hatta genel olarak âlemin) yaradılışının Tanrı-Allah kaynaklı olduğu inancı bu yazının kapsamı dışında bulunmaktadır. Dolayısıyla laiklik;  dünyevi ve sosyal-siyasal, insan kaynaklı bir oluşum olan devletin, ancak dünyevi kurallarla sınırlandırılabileceği ve kutsal din duygularının bireylerin kendi özgür iradelerinde yaşaması, vicdanlarına başka hiçbir kurum veya kişinin egemenlik kuramamasıdır. Bu nedenle; “laiklik demokrasi için yeterli olmasa da gereklidir” demenin, yanlış olmadığı kanaatindeyiz.

Türk devlet yönetimine baktığımızda hukukun Osmanlı döneminde laikleşmeye başladığı görülmektedir. Ancak gerçek anlamda laik hukuk sistemine geçiş teokratik devlet yapısında mümkün olamamış, bunun için çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılması beklenmek zorunda kalınmıştır. Bununla birlikte, İslamiyet öncesi Türk devlet geleneğine baktığımızda, Türklerin, tarihin en eski çağlarında din, inanç ve siyaset işlerini birbirinden ayırmış olduklarına dair bilgilere ulaşılmaktadır. Ünsal’ın aktardığına göre; Belçikalı Ernest Nys, Devletler Hukuku Kitabı’nın başlangıcında “lâikliğin Turanlı bir kurum olduğunu” yazmaktadır. Ona göre lâik sistem, Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir.

Laikliğin gelişimi açısından Türkiye Cumhuriyeti’ni öne çıkaran ilk gelişme esasen Kongreler Dönemi ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesinin 1921 Anayasasıyla kurumsallaşmış olmasıdır. Kurtuluş Savaşı ile birlikte emperyalizme karşı kazanılan bağımsızlık savaşının içerde bir uygarlık savaşı olarak geçmişin kültürel ve sosyolojik gerici unsurlarına ve bağlarına karşı verilmeye devam etmesi ise laiklikle ilgili daha somut adımların atılmasını sağlamıştır.  1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış,  29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilmiş ve nihayet 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılmasıyla dinin devlet hayatında bundan sonra siyasî bir fonksiyona sahip olma olanağı tamamıyla önlenmiştir. 1928 yıllında yapılan anayasa değişikliği ile de “devletin dini, dini İslam’dır” hükmü kaldırılmış, 1937’deki anayasa değişikliği ile de laiklik ilkesi açıkça kabul edilmiştir.

Yürürlükteki 1982 Anayasasına baktığımızda; laikliğin, Anayasanın başlangıç kısmı ve 2. maddesinde açıkça güvence altına alınırken, diğer maddelerde de detaylı bir şekilde ve diğer hususlarla ilişkilendirilerek düzenlendiği görülmektedir. Buna göre; 6. Maddede egemenliğin kayıtsız şartsız Millete ait olduğu ilkesiyle, 7. Maddede yasama yetkisinin Türk Milleti adına TBMM tarafından kullanılacağı hükmü, 10. Maddede herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu hükmü ile, 15. Maddede; savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir hükmü düzenlenirken, kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı da güvence altına alınmıştır. Ayrıca; 24. madde ile de herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu hükmün kapsamına 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenlerin serbestliği de dâhildir. Kimsenin, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı da güvence altına alınmıştırBununla birlikte; 24. Maddenin son fıkrasına göre kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Türk hukukunda laiklik alanındaki anayasal ve yasal gelişmelere rağmen, demokratik kültür gelişimi açısından durum maalesef aynı seyirde gerçekleşmemiştir. Laiklik ile ilgili olarak Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yapılan bilgi çarpıtma ve halkı kışkırtma girişimleri geçer akçe olmuş, halkın dini hassasiyetleri üzerinden siyasi çıkar sağlamak isteyen politikacılar popülist politikalar izleyerek ve farklı kesimlerden buldukları her türlü destekten istifade ederek, bilerek veya bilmeyerek Devletin ontolojik unsurlarına derin ve onarılması zor zararlar vermişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti bugün OHAL şartları altında yaşadığı olumsuz ve üzücü gelişmeleri maalesef insan unsuru olan halkının laiklik ilkesini bir siyasal kültür değeri olarak benimseyip uygulayamamasına borçludur.

Türkiye’de halkın tamamına yakın bir çoğunluğun İslam dinine mensup olduğu ve İslam dininin ekonomik ve sosyal hayata etkisi bilinen bir gerçektir. Bu nedenle dinin kültürel anlamda etkisi de oldukça fazladır. Bu da dini değer ve inanışların ya da din algısının kültür vasıtasıyla siyasal katılmaya etki etmesine sebep olmaktadır. “Din algısı” terimini özellikle kullanmamızın sebebi ise, bazı geleneksel uygulamaların dini kisve altında toplum nazarında kabul görüyor olmasıdır. İlahiyat alanında uzmanlaşmış pek çok akademisyenin, Kur’an-ı Kerim’in Arapça dilinden Türkçe’ye yanlış çevirisinden kaynaklanan pek çok din dışı hatta dine aykırı yerleşik uygulama ve inanışlar olduğu ve bu uygulamaların terk edilmesi gerektiği yönünde çalışmaları bulunmaktadır. Bu yaygın din dışı ya da dine aykırı uygulamalar İslam dinini de yozlaştırmakta, dinin yozlaşması İlahiyat alanına giren bir konu olmakla birlikte, yozlaşmış, hurafeler eklenmiş bir dinin bu haliyle kültürel hayatı kuşatması da, kültürün yozlaşmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde çocuk gelin vakaları, namus cinayetleri, kan davaları, şiddet ve diğer zalimane suçların yaygınlığının İslam dini öğretileriyle uyum içerisinde olduğu pekâlâ söylenemez. Ancak halkın dimağında yerleşik düşünce kalıpları ve uygulamalardan arınması maalesef hızlı gerçekleşmemektedir. O nedenle İslam dininin yozlaşmasına ve halkın da kültürel dokusuna bu yozlaşmanın sirayet etmesine engel olunması için, laiklik ilkesini tekrar ve daha derin bir şekilde öğrenmek ve benimsemek gerekmektedir. Çünkü laiklik ilkesinden uzaklaştıkça, halkın siyasal alanda dini kalıp ve söylemler kullanılarak aldatılması daha muhtemel olmaktadır.

Bu aldatılma olgusunu biraz açmak gerekirse; Osmanlı’dan beri süregelen cemaat ve tarikat örgütlenmelerinin, günümüzde biraz daha fazla kapsayıcı ve etki alanının da daha geniş olduğu göze çarpmaktadır. Etki alanı artık yurt dışına yayılmış bulunan çeşitli cemaat ve tarikat örgütlerinin siyasi iktidarlarla çeşitli münasebetler içinde olduğu bilinen bir gerçek olmakla birlikte, bu münasebetler sadece siyasal alanda değil, aynı zamanda ekonomik anlamda değer ifade eden her türlü sektörde cereyan etmektedir. Örneğin, futbol ve sanat camiası ile medya sektöründe bu tür örgütsel ilişkiler gözlemlenmekte, devlet bürokrasisinin en kilit noktalarında illegal işleyişler süregelmektedir. Bizzat Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı tarafından “paralel devlet yapılanması” şeklinde ifade edilen bu cemaat örgütlenmesi, halkın dini değer ve inanışları üzerinden örgütlenme için gerekli olan insan unsuruna, ekonomik sektörler içindeki faaliyetleri sayesinde ekonomik bir güce, bürokrasi içinde örgütlenerek de siyasi iktidarı kontrol eden bir konuma kavuşmuştur. Bir devlet; ulusu cemaat ve tarikat örgütlenmeleri içine batmış oldukça, ulusal bütünlüğünü ve bağımsızlığını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya gelir.  Zira yıllarca vesayet tartışmaları yapılan ülkemizde darbe ve askeri müdahalelere tepki gösterilirken arzu edilen “halkın iradesine müdahale edilmemesi” ve demokratik işleyiş ya da daha popülist bir söylemle ifade edersek “milli iradeye saygı”; her halde dini cemaat örgütlenmesi sayesinde hayat bulmayacaktır. Tam da bugün yaşanan gelişmelere ışık tutarcasına Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi ile ilgili görüşleri hatırlanmalıdır. Ona göre bağımsızlık; yalnız hukuksal, siyasal ve askeri değil, ekonomik, adli, mali ve kültürel alanlarda da gerçekleşmelidir. Ancak kültürel alandaki bağımsızlık örselendiği sürece ve bilinçdışı saldırı ve algı yaratma çabaları devam ettiği, halkın da bu durumun ayırdına varmadığı sürece siyasal kültürümüz ve siyasal sistemimiz tehlike altında kalmaya devam edecektir. Bu tehlikelerin varlığına 24 Ocak 1993’te faili meçhul bir suikasta kurban giden gazeteci ve yazar Uğur Mumcu; “Tarikat, Siyaset ve Ticaret” adlı eserinde oldukça dikkat çekmektedir. Büyük kitle partilerinin mali sıkıntılar çekmesine rağmen Suudi sermayeli finans kurumları ile bağlantılı olarak Türkiye’de laik cumhuriyete karşı cihat çağrısı yapan; açılan kurslar, yurtlar, pansiyonlar eliyle öğrencilere burslar veren dini vakıflar kurulduğunu, bu vakıfların da ticari ve siyasi bağlantıları bulunduğunu ve bu vakıflar eliyle devlet bürokrasisinde başlayan dini kadrolaşmayı yazılarında çok defalar kamuoyunun bilgisine ve dikkatine sunmuştur. 30 yıldan fazladır dikkat çeken bu olgu ve tehlike, sonunda bir dini cemaatin iktidar partisi ile mücadele ederek ülkenin siyasi gündeminin odağı olduğu bir aşamaya gelmiştir. 12 yıllık ılımlı İslam yönetimi ile küreselleşme dönemine uygun liberal politikalar uygulayan iktidara karşı, 17 Aralık 2013’ten itibaren, o zamana kadar işbirliği içinde bulunduğu bir dini cemaatin kadroları tarafından kendisine karşı operasyonlar ve baskınlar düzenlenmesi özellikle güvenlik ve yargı kurumlarındaki kadrolaşmayı gözler önüne sermiştir. Hukuk devleti açısından en hayati önemde olan yargıya güven konusunda kamuoyunda dikkat çeken bir olgu ise araştırmaların halkın yargıya olan güveninin azaldığı yönünde oluşudur. Bu konuya bizzat hükümet içinden dikkat çekilmesi ise devletin varlık koşulu olan adalet uygulamalarının ne kadar yara aldığını göstermektedir. Bu nedenle, bu tür tehlikelerin varlığına sessiz kalmak çare değildir. Çare ise; laikliği dinsizlik ya da din karşıtlığı, dini inanç ve ibadet özgürlüğüne bir tehdit olarak görmekten vazgeçip, devlet yönetiminde eşitlik ilkesinin tamamlayıcı bir parçası olarak kabul edilip, bir siyasal kültür değeri olarak özümsenmesidir. Ancak bu şekilde kutsal din duyguları ve ibadet tarzları güvence altına alınarak, suiistimal edilmesinin önüne geçilebilir.

Kaynakça:

[1] ACARAY, Deniz, (2014), Siyasal Katılma Yolu İle İnsan Haklarının Korunması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Kamu Hukuku ABD.

[2] AĞAOĞULLARI, Mehmet Ali, Ulus – Devlet ya da Halkın Egemenliği, İmge Kitabevi, 1. Baskı, 2006.

[3] AKSOY, Muammer, Atatürk’ün Laik Hukuk Devleti, Türk Hukuk Kurumu Yayınları 6, 2010.

[4] ÇEÇEN, Anıl “Ulus Devlette Derinlik Ve Paralellik”,

[5] GÜNDAY, Metin, İdare Hukuku, İmaj Yayınevi, 6. Baskı, 2002.

[6] MUMCU, Uğur, Tarikat Siyaset Ticaret, Um:ag Vakfı Yayınları, 23. Baskı, 1997.

[7] SOYSAL, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979

[8] YAYLA, Atilla, Siyaset Teorisine Giriş, Siyasal Kitabevi, 4. Baskı,2004

[9] http://www.kemalistyaklasim.info/index.php/makaleler/prof-dr-an-l-cecen/507-ulus-devlette-derinlik-ve-paralellik; Erişim tarihi: 15.05.2014

[10] http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-15/laiklik-ve-ataturkun-laiklik-politikasi

[1] Felsefi anlamda laiklik, insan bilgisinin referansının Tanrısal olmaktan çıkması ve beşeri-rasyonel temellere oturması; sosyolojik anlamda laiklik, dinin toplumsal hayattaki etkisinin giderek azalması, toplumun büyük ölçüde sekülerize olması demektir. YAYLA, 2004, s.107.

[2] İmparator IV. Heinrich 1077 yılında papa VII. Gregorius tarafından aforoz edilmiş, af dilemek zorunda kalmıştı. Papa, ince günah çıkarma giysileri içindeki imparatoru üç gün boyunca soğukta sarayın kapısında beklettikten sonra huzuruna kabul etmiş ve bağışlamıştı.

AĞAOĞULLARI &KÖKER, 2008, s.21.