Özgürlük ve eşitlik mücadelesinin demokrasi olarak adlandırılan 2500 yıllık tarihi süreci insanlığa göstermektedir ki, temelinde mutluluk ihtiyacı olan bu arayışın çok basit ama bizatihi insanların kendileri tarafından ihmal edilen ya da bir diğer ifade ile göz ardı edilen bir yüzü var: Sorgulamak ya da sormak. Sormadan, sorgulamadan; doğruyu, adaletli olanı, barışçıl olanı bulamadığımız gibi, kendi değerimizi ve değerlerimizi de tanımlayamıyoruz. Farkındalığın gerçekleşmesi için en temel düzeyde bulunulması gereken bu eylemler, binlerce yıldır demokrasi arayışının insanlığa çıkardığı maliyet düşünüldüğünde ne kadar büyük bir zaman ve gelişim kaybı. Oysa en ucuz ve kolay temin edilebilir ve sürdürülebilir yaşam pınarı sormak.

Toplumsal ve siyasal yaşamın barış ve adalet içinde devamı için şimdiye kadar bulunan en ideal yöntem olarak demokrasi, kendiliğinden yaşayan bir olgu olmadığı için, onu yaşayan demokrasi kılabilmek bizlere – demokrasi isteyenlere bazı yükümlülükler yüklemekte. Temelinde özsel bir eşitlik inancı olan demokrasiyi hayata geçirmek için işe o özsel inancı benimsemekle başlamak gerekmekte:  Bir insanın hayatının, özgürlüğünün ve mutluluğunun başka bir insanın hayatından, özgürlüğünden ve mutluluğundan daha değerli ya da az değerli olmadığı inancı. (DAHL, 2010, s.76.) Dünyanın en beğenilen çocuk klasiklerinden biri olan Küçük Prens, sorularıyla, büyüklerin çocukken en sık yaptıkları şey olduğu halde büyüdükçe vazgeçtikleri en faydalı alışkanlığı bizlere demokrasiyi yaşatmak için hatırlatıyor. Demokrasilerde en çok tartışılan konulardan olan otorite, meşruiyet, özgürlük, eşitlik, katılım ve dinamizm gibi konuları olabildiğince basit bir dille anlaşılır kılıyor.

1- NEDEN SORU?

Yaşama anlam bulmak – vermek, insanın en önemli ihtiyaçlarından birisi. Kim olduğunu, ne olduğunu bilmek; yüzyıllardır filozofların peşinde koştuğu bu uğraş, bir arkadaşla saklambaç oynamak gibi bir şey, ya da aşığın maşukuna kavuşma hasreti gibi. Tam bulduğunu zannederken başka anlamlar, başka belirsizlikler tüm çaba ve birikimi unutulmanın kıyısına getirebiliyor. Varoluşa dair bu dayanılmaz anlama tutkusu kaçınılmaz olarak beraberinde soru sorma eylemini getiriyor; sevene peş peşe sorular ve ödül kendini bilmek: Tüm kadim uygarlıkların insanlığa ortak öğüdü.

Soru sormak, aklın varoluş sürecini anlama çabasının bir ürünü olarak karşımıza çıkarken, bir taraftan da düşünme eyleminin kendiliğindenliği ve sonrasında yaşadığı farkındalık: “düşünüyorum öyleyse varım”, cevapları aramaktan ve bulmaktan yine de alıkoymuyor soranı. Soru sormanın bizatihi kendisi sorana zaten en önemli farkındalığı yaşatırken, gündelik yaşamın çatışması ve şiddet, kaçınılmaz olarak en önemli tehdit ve tahdit olarak sorunun ve soranın karşısına dikiliyor. Ve bu tehdit ve tahditlerden en fazla kendini korumayı başarabilenler hem özel hem de toplumsal ve siyasal yaşamını coşkuyla sürdürebiliyorlar. Başaramayanlar ise ne kendi varoluşunun ne de toplumsal ve siyasal varoluşunun bütünlüğünü koruyup geliştirebiliyorlar. Ve kendilerine yöneltilen sorulara, nedenlere, niçinlere verdikleri en yaygın cevap “bilmem, bizde böyle” oluyor. Bir günebakanın güneş batınca boynunu bükmesi, bir çiçeğin susuz kalınca kuruması gibi, soru sormaya kapanan zihinlerin gönülleri de kapanıyor yaşamın coşkusuna. Oysa o kadar kolay ki tekrar güne bakmak, canlanmak, tıpkı güneşin yeniden doğması, bir çiçeği sulamak gibi soru sormak; bir çocuğun yaşamını baştan aşağı değiştirebilir. Ve bir çocuk, çocuklar, onlar tüm insanlığı sevgiyle kucaklayarak küresel yangını söndürebilir.

Amerikalı Profesör Vernon, ülkesinde nörofizyoloji alanında Nobel’e denk bir ödüle layık görüldüğünde, binlerce bilim adamı arasından kendisinin bu ödüle layık görülmesiyle ilgili bir tahmini vardır ve şöyle açıklar: “ Arkadaşlarımın anneleri ve babaları çocuklarına hep “Bugün öğretmeninin sorduğu sorulara doğru cevap verebildin mi?” diye sorarlardı. Benim annem ise “Bugün öğretmenine yeni bir soru yöneltebildin mi?” diye sorardı bana.” (CÜCELOĞLU & ERDOĞAN, 2016, s.66)

Melike de soru sormayı çok seven o çocuklardan birisi.. Hatta çok soru soruyor olması okulda hem derslerinde hem de sınıf ortamına uyum sağlamada başarısız olmasında gösterilen sebeplerden birisidir. Bir pidecinin çocuğudur Melike ve babasının müşterilerinden birinin Üstün Zekâlılar Derneği başkanı olması onun yaşamını tümden değiştiren mistik bir tesadüftür. Ve bir soru, bir çocuğun geleceğine sihirli bir değnek gibi dokunarak onu gelecekte içine düşeceği karanlıktan kurtaran bir kıvılcım olur. Melike’ye kaç yaşında olduğu sorulur, o ise sorana, yaşını neden merak ettiğini sorar. İşte, Melike’nin kendisine yöneltilen o soruya soru sorarak cevap vermesi, yaşının neden merak edildiğini merak etmesi, aslında zekâ seviyesinin sanıldığının aksine üstün olduğu kanaatini oluşturur o uzmanda ve o kanaat doğrulanır sonrasında yapılan testlerle. Melike artık geleceği ile ilgili daha güçlü sorular sormakta ve bunlara cevap aramakta, kendi gibi soru soran arkadaşlarıyla yeni okulunda. (http://www.milliyet.com.tr/Milliyet-Tv/video-izle/Zekasina-binde-bir-rastlaniyor-zTjKpr1zkdX0.html) (http://www.milliyet.com.tr/binde-bir-gorulen-dahi-pidecide-gundem-1894263/a

Acaba kaç çocuk, soru soran zihinlerine uyarı alırlar günümüzde? Bazen çok fazla soruyla karşılaşmak yorar muhataplarını, özellikle anneleri, babaları, öğretmenleri, ki en çok sevenleridir çocukların. Hatta yaramazlıktır onlara göre ve üzülürler, güzel akıllarını gereksiz, boş şeylerle yoruyorlar diye. Fazla merak iyi değildir, insanın başını belaya sokar diye de endişelenirler hatta. Telkinde bulunurlar iyi niyetle “uslu ol evladım” “çiçek çocuk ol.” Çiçek çocuklar us’larını kullanmaya kullanmaya günebakan gibi boyun büker, sorusuz kaldıkça kurur giderler ebeveynlerinin gözleri önünde. Ve yıllar geçer, şikâyet ederiz “bana ne” diyen, üretmeyen, bolca tüketen, kamusal alanın Oblomovları’ndan. Demokrasi isteriz sormadan, sordurtmadan, özgürlük bekleriz özümüzü bulmadan.

Oysa demokrasi; soran, sorgulayan, paylaşan bir demos ister ve demos kendini üretmekle mükelleftir. Demos’u sorular üretecek, soranlar kratosa güç verecek ve demokrasiyi ‘yaşayan’ kılacaktır. Sorulardan kaçanlar, kaçtıkça çoğalanlar, çoğaldıkça korkacak, korkularından gözlerini, kulaklarını ve dillerini kapatarak kurtulacaklarını sanacaklardır. Ama işte en büyük yıkıcı güç bu susan diller, kapanan gözler ve duymayan kulaklardır. Ne büyük konfor! Oysa sormak rahatsızlıktır, soran rahatsızdır ve rahatsız eder. Rahatsızlık, insan zihnini konforlu tembellikten kurtarıp özgürleştiren en masum ve en faydalı şiddet. İşte demokrasiye lazım olan bu yaramaz, rahatsız Uslular. Onların soracağı demokratik sorular. Cevaplar mı? Onlar soruların içinde.

2-  KÜÇÜK PRENS

Dünyanın en beğenilen çocuk klasiklerinden biri olan Küçük Prens, bu çalışmamızda büyüklere hitabın bir saklı anahtarı olarak kabul edilmekte, sorduğu bazı sorular ise özgürlük arayanlara bir rehber olacağı umuduyla ön plana çıkartılmaktadır. Çünkü bir çocuk gibi soru sormayı bırakınca kaybediyoruz özgürlüğümüzü; bulduk zannedip, konforlu yaşam alanlarımızın tüketim ağında harcayıp duruyoruz kısacık ömrümüzü. Ve şikâyet edip duruyoruz, mızmızca, ‘nerde bu devlet!’, ‘nerde bu sivil toplum!’ diye. Demokrasi hepimizin dilinde, ‘isteriz de isteriz!’ diye haykırıyoruz koca koca insanlar olarak. O koca koca insanlar ki bir zamanlar çocuktular. Küçük Prens de aslında koca bir adama adanmış yazarı tarafından, bir zamanlar çocuk olan koca bir adama.

İlk diyalog; Küçük Prens ile Yazar (pilot) arasında geçer:

“Dikenler neye yarar?”

“Dikenler hiçbir şeye yaramaz. Çiçeklerdeki kötülüğün belirtisidirler.”

“Ne? Çiçekler zavallı yaratıklardır. Kötülük nedir bilmezler. Ellerinden geldiğince kendilerine güvenmeye çalışırlar. Dikenlerine bakıp bakıp güçlü olduklarını sanırlar… yani sen diyorsun ki çiçekler..”

“Yeter! Hayır, hayır! Bir şey dediğim yok. Gelişigüzel söylemiştim demin. Görmüyor musun önemli işlerle uğraşıyorum.”

Önemli işler ha?”

Tıpkı büyükler gibi konuşuyorsun! Her şeyi birbirine karıştırıyorsun, karmakarışık ediyorsun. Bir gezegen görmüştüm, kırmızı suratlı biri yaşıyordu orada. Bir kerecik olsun çiçek koklamamış, hiç yıldız görmemiş, hiç kimseyi sevmemiş. Sayıları toplamaktan başka bir şey yapmamış hayatında. Yine de bütün gün senin gibi ‘Önemli bir adamım ben! Ciddi bir adamım!’ der dururdu. Gururundan yanına varılmazdı.”

İkinci diyalog; Küçük Prens ile 325 no’lu Asteroid’de yaşayan bir kral arasında geçer: Kral; kürklü ve kırmızı giysiler içinde, süssüz ama görkemli bir tahta kurulmuştur. Küçük Prens’in geldiğini görünce “İşte bir uyruk!” diye bağırır. Yorgun olduğu için esneyen Küçük Prens’e Kral “Bir kralın önünde esnemek görgü kurallarına aykırıdır, bir daha tekrarlanmasın” der. Oysa Küçük Prens kendini tutamaz, uzun bir yoldan geldiği için hiç uyumamıştır.

“Öyleyse esnemeni buyuruyorum..”

“Korkarım esneyemeyeceğim.”

“Öyleyse bazen esne, bazen de..”

Kralın istediği otoritesine saygı gösterilmesidir.

“Eğer ben bir generale bir martı olmasını buyurursam, o general de dediğimi yapmazsa, suç onun değil benimdir.”

“Oturabilir miyim?” diye sorar Küçük Prens.

“Oturmanı buyuruyorum.”

“Majeste, bir şey soracağım, beni bağışlayınız.”

“Bana bir şey sormanı buyuruyorum.”

“Majesteleri neyi yönetiyorlar?”

“Her şeyi.”

“Yani yıldızlar da size boyun eğiyor?”

“Ne sandın, bir dediğimi iki etmezler. Kargaşaya izin vermeyen bir kralım ben.”

“Bir günbatımı görmek isterdim. Acaba lütfeder misiniz, güneşe batması için buyurur musunuz?”

“Bir generale kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını ya da bir trajedi yazmasını ya da martı olmasını buyursaydım, o general de aldığı buyruğu yerine getirmeseydi suç kimde olurdu? Onda mı bende mi?”

“Majestelerinde olurdu.”

“Tamam, herkesten verebileceği kadarını istemeliyiz. Otorite her şeyden önce sağduyuya dayanmalıdır. Sen kalkıp halkına, kendilerini denize atmalarını buyurursan ihtilal çıkar. Benim verdiğim buyruklar akla yatkın oldukları için yerine getirilmelerini istemek hakkımdır.”

“Artık burada yapacak bir şey kalmadı, yola çıksam daha iyi.”

“Gitme, seni bakan yaparım.”

“Ne Bakanı!”

“Adalet bakanı!”

“Burada yargılanacak kimse yok ki!”

O zaman sen de kendini yargılarsın. En gücü de budur zaten. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.”

Kral, aslında ne kadar da bilge bir kral!  Kral olması için uyruklar lazım ve bulunca da onları uyruk olarak tutmak. Ve de buyrukları akla uygun olup, sağduyuya dayanmalı. Yani ne kadar da meşakkatli, zor bir iş kral olmak. Meşruiyetini sağlıklı ve sürdürülebilir kılmalı. Aksi takdirde kabahat kendinin. Ve ne kadar güç kendini yargılamak.

 

Üçüncü diyalog; Beşinci gezegende bir sokak bekçisi ile Küçük Prens arasında geçer. Sokak bekçisi elinde feneriyle yaşamaktadır, fenerini bir yakıp bir söndürmektedir. Küçük Prens bekçiye feneri niye sürekli yakıp söndürdüğünü sorar. Aldığı cevap şaşırtıcıdır:

“Yönetmelik böyle.” Ve bekçi fenerini tekrar yakar.

“Peki, neden yaktın?”

“Yönetmelik böyle.”

“Anlayamıyorum.”

“Anlaşılmayacak bir şey yok ki, yönetmelik yönetmeliktir. Lanet bir iş bu benimki. Eskiden akıl ererdi. Sabah söndürür, akşam yakardım. Günün geri kalan saatlerinde dinlenir, gecenin geri kalan saatlerinde uyurdum.”

“O zamandan bu zamana yönetmelik değişti mi?”

“Yönetmelik değişmedi. İşin kötüsü de bu ya. Gezegen her yıl daha hızlı dönmeye başladı, yönetmelik ise yerinde saydı. Şimdi gezegen dakikada bir dönüş yapıyor; dinlenmeye bir saniye vaktim kalmıyor. Dakikada bir kez yakıp söndürüyorum.”

Bekçi, farkına varmadan demokrasilerde değişen zaman ve koşullara göre hukuk kurallarının uyarlanması gerektiğini anlatmış oluyordu Küçük Prens’e. Meşruiyet bir çocuğa ancak böyle anlatılabilirdi. Oysa değişmeyen tek şey değişim değil mi? Mümkün mü aynı nehirde iki defa yıkanmak, bir defa bile yıkanamazken! Ama bir paradoks var bu farkındalığa rağmen. Yönetmeliği değiştirecek olan da bekçinin kendisi ve bunu yapmıyor, yapamıyor imkânı varken. Bugün de o bekçiler çınlatmıyor mu gökyüzünü, ‘bizde böyle’ diye haykırarak. Törenin bekçileri, geleneğin bekçileri, sokakların, mahallelerin bıçkın bekçileri. O bekçiler ki Güldünya’nın karanlık feneri oldular ve daha nice genç kızların, genç erkeklerin ve çocuk gelinlerin…

Dördüncü diyalog; çölde üç taç yapraklı sıradan bir çiçekle yaşanır.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

“İnsanlar nerede?”

“İnsanlar mı? Galiba altı yedi insan var. Yıllar önce görmüştüm. Rüzgârla sürüklenmişlerdir. Kökleri yok, yaşamları güç oluyor bu yüzden.”

“Hoşça kal,” der Küçük Prens.

Gerçekten de kökleri yok mu insanların? Kök salmak ne kadar zor olabilir, sıradan bir çiçek bile kök salabiliyorken? Rüzgârla savrulmak daha mı kolay, dünyanın altını üstüne getirerek, tozu dumana katarak? Ya da kök salabilmek için başka kökleri kesip atmak mı lazım? Toprak alabildiğine ana iken, kucak açanken, bağrından kökleri söküp atmak ve kendi için tohum ekmek ne kadar insanca? Şimdi toprağa mı kızmak lazım gerek, her tohumu filizlendirmediği için? Her tohum filizlenebilir mi kanla sulanan toprağın bağrında? Kan, yerini doldurabilir mi saf bir suyun? Farkında değiller mi; akıtılan kan, kökün gövdesinden akmakta, yine aynı tohum toprağa kök salacak olan!

Beşinci diyalog; Küçük Prens ile kendisini evcilleştirmesini isteyen bir tilki arasında geçer:

“Günaydın. Kimsin sen?

“Ben tilkiyim.”

“Gel oynayalım. Canım çok sıkılıyor.”

“Seninle oynayamam, evcil değilim ben.”

“Evcil ne demek?..”

“Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği. Bağlar kurmak demektir.”

“Bağlar kurmak mı?”

“Evet. Söz gelimi sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuğundan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için. .. Ne olursun evcilleştir beni.”

“Çok isterdim ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım.”

Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin. İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkânlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan beni evcilleştir işte..”

“Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?”

“Çok sabırlı olmalısın…  Beni evcilleştirirsen hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden apayrı bir ayak sesi tanırım. O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak buğday tarlalarını görüyor musun? Buğdayın bir önemi yok benim için. Ben ekmem yemem. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı. Ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın renginde başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgârı dinlemeye can atacağım. ”

Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki:

“Ah,” dedi, “gözyaşlarımı tutamayacağım.”

“Sana kötülük etmeyi istememiştim, kendin istedin evcilleştirmeyi.”

“Orası öyle.”

“Öyleyse bundan bir kazancın olmadı!”

“Oldu, oldu, başak tarlaları meselesi..”

“Hoşça kal.”

“Hoşça git. Vereceğim sır çok basit. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez. Gülünü bunca önemli kılan uğrunda harcadığın zamandır. İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sorumlusun.”

Küçük Prens unutmamak için tekrar eder: “Gerçeğin mayası gözle görülmez… Gülümden ben sorumluyum.”

Demokrasilerde demos’u demos yapan da bu evcilleşen insanlar değil midir? Her birini diğeri için önemli ve değerli kılan birbirleri uğrunda harcadıkları zaman değil midir? İnsanlar bu gerçeği neden unuturlar: birbirleri için sorumlu olduklarını? Dayanışma kültürü unutulursa, demokrasi nasıl ‘yaşayan’ olabilir? Bu gerçeği görebilmek için gözlerimizi daha ne kadar yoracağız, yüreğimizin sesini bastırarak, susturarak? Nasıl ayırt edeceğiz öteki ayak seslerini, tatlı bir ezgi gibi çağıranlardan?

Altıncı diyalog; Küçük Prens ile bir satıcı arasında geçer. Satıcı susuzluk giderici haplar satmaktadır. Haftada bir hap içtiniz mi artık içecek bir şey aramıyordunuz.

“Bunları neden satıyorsunuz?”

“Zamanın boş yere harcanmasını önlemek için. Uzmanların hesabına göre bu haplar alınınca haftada elli üç dakika kazanılıyor.”

“Peki bu elli üç dakikada ne yapacağız?”

“Canın ne isterse.”

“Keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı ağır ağır bir çeşmeye doğru yürürdüm.”

Sonrasında; Küçük Prens ile pilot dostu, içecek suları kalmadığı için, çölde gece yıldızların altında yürüyerek, yorucu bir arayışın sonunda kuyuyu bulurlar ve kana kana içerler o şölen içkisi tadındaki suyu.

 

SONUÇ

Demokrasi hangi suya susadığımız meselesidir. Ne aradığını bilmek, onu bulmanın birinci şartıdır. Demokrasi isteyen bir halkın da onu nasıl bulacağını bilmesi, çölde susamak, ama bir kuyu olduğunu bilmek gibidir. Çöle güzellik veren, bir yerde bir kuyunun saklı oluşudur. İnsanlar hızlı trenlere biniyorlar ama ne aradıklarını bildikleri yok. Koşuyor, heyecanlanıyor, dönüp duruyorlar; köklerine sahip çıkamadan, öteki ayak seslerini tatlı bir ezgi gibi çağıranlardan ayırt edemeden, birbirlerine yabancılaşarak. Görülüyor ki; insanlık, özüne susamıştır. Oysa çölde susuzluğu gidermek için çölü geçip, kuyuyu arayıp bulmak gerekir. Yani bilmek yetmez, emek ister bu iş. Kovayı suya daldırmak, çıkrıktan çıkan sesi bir ezgi gibi dinlemek ve kollarınla çektiğin kovadaki su; işte bir şölen içkisi gibi tatlı, bildiğimiz içkilerden başka, susadığın su bu. Kana kana içebilirsin bu suyu. Gönderebilirsin köklerine, her yanı saracak başak tarlaları. Altın renginde başak tarlaları meydan okuyacak hiddetli rüzgârlara şarkılar söyleyerek. Tıpkı Midas’a meydan okuyanlar gibi: “Midas’ın kulakları, eşek kulakları…”

 

Kaynakça

Cüceloğlu, D. ve Erdoğan, İ. (2016), Öğretmen Olmak, Final Kültür Sanat Yayınları, 16. Baskı.

DAHL, Robert A., Demokrasi Üzerine, Çev: Betül KADIOĞLU, Phoenix Yayınları, 2. Baskı, 2010.

Exupery, Antoine de Saint, (2015), Küçük Prens, Çev: Cemal Süreya ve Tomris Uyar, Can Sanat yayınları, 7. Basım.

http://www.milliyet.com.tr/Milliyet-Tv/video-izle/Zekasina-binde-bir-rastlaniyor-zTjKpr1zkdX0.html                       

http://www.milliyet.com.tr/binde-bir-gorulen-dahi-pidecide-gundem-1894263/a