Tarihsel olarak  esasen Habsburg Hanedanlığı’na dayalı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan 1.dünya savaşına kadar Türklerin Almanlarla ilişkileri ayrı bir öneme sahiptir.  Bu gün Türkiye’nin en önemli ticari partneri olan Almanya’da 3 milyona yakın Türk yaşamakta  olup , bu nüfus  iş , sosyal  hayat ve politikada önemli roller oynamaktadır. Almanya parlamentosunda oylanan ve Türkiye’nin uzun süredir oynadığı mülteci kozuna karşı taktiksel derin bir hamle olarak ta görülmesi gereken Ermeni yasa tasarısı sonrası Türk – Alman ilişkileri bir kez daha her iki  ülkenin gündemine oturmuş durumdadır.  Türkiye tarihinde hiçbir millet ve devletle bu kadar yakın ve derin ilişkiler içerisinde bulunmamış olup ,  Almanya ile olan mental  farklılıkları hep merak konusu olmuştur. Bu farklılıkları kısaca şu başlıklar altında özetlemek mümkündür :

a )   Eğitim , anlayış , inisiyatif ve bilinç yönünden ;

  • Türkiye’de aileden, okuldan politikaya kadar otoriter bir yapı hâkimiyeti söz konusudur. Otoriteye itaat ya da biyat ağırlıktadır.

Toplum içerisinde kendisini zayıf hissetme , toplu halde ve lidere göre hareket  duygusu genellikle onları bir yere ait olmaya yöneltmiş ve dolayısıyla Türkiye’de dünyada az rastlanacak ölçülerde şeyh , cemaat ya da tarikat kültürü gelişmiştir.

Gelenek ,  görenek ve töreye bağlılık ülkenin doğusuna doğru gidildikçe ağırlık kazanır , kan davası , namus ya da töre cinayetleri gibi feodal eğilimler ortaya çıkar

– iktidar dönemlerine göre de farklılıklar gösteren eğitim felsefelerinde beynin önden kurgulanması ya da formatlanması eğilimi göze çarpmaktadır.

– Eğitim felsefesinde inançlı ya da imanlı nesil yaratılma yoluna girilmiştir.

Yine eğitimde bir şeyi bilmek unsuru ön plana çıkmış olup, bilgi test yöntemiyle “a ile d şıkları arasında” sıkıştırılmış durumdadır.

– Ahlak anlayışı etik değerlerden ziyade genellikle cinsel yapılara dayandırılır. Cinselliğe kafa tam anlamıyla takılmış olup , küfürler de çoğu kez cinsel içeriklidir. Bilinçaltından dışa vurum olarak  toplumun kanayan yarasının gerçekte cinselliğe dayalı  sorunlarda yattığı söylenebilir

– fiziki zenginlik ya da zenginleşmeye daha önem verilip , beşeri sermaye geri planda bırakılmıştır.

Çocuk yaştan bu yana genellikle o kişi adına ailede anne, baba okulda öğretmen , toplumda politikacı , şeyh vs. gibi hep başkaları karar verdiği ve üstelik karar veren kişilerin kendilerini bunda haklı gördükleri için inisiyatif ve bilincin daha zayıf geliştiğini söylemek mümkündür.

Türk toplumundaki otoriter yapının insan bazında bıraktığı ve yukarıda bahsedilen özelliklerin ürünü olarak biz Türklerin genellikle “bir lider vasıtasıyla “ açık ve net hedeflerin verildiği coşkulu ortamlarda çok daha iyi çalışıp, başarma özelliği vardır.

  • Almanya’da sistem ve kurallar yıllar öncesinden oturmuş ve uyulması konusunda güçlü bir kontrol ve denetim sağlandığı için insanlar sistem ve kurallara uymaya çocuk yaştan itibaren alıştırılıyor. Ancak otorite kullanımı da sisteme bağlanıp kurumsal bazda daha iyi uygulandığı için insanlar hayata ilişkin önlerindeki hedefleri çok daha açık ve net görüp, doğru ve yanlışları çok daha rahat ayırt edebiliyorlar. Ayrıca kuralların sınırları içerisinde istedikleri gibi insiyatif kullanma özgürlüğüne sahip bulunmaktadırlar.

Kendi kendini  denetleme , kontrol ve kendi başına buyruk olma ağırlıklı eğitim tarzı , bireysellik , bireysel özgürlük  ön plandadır.

Gelenek ya da törelere bağlılık yerine genellikle bağımsızlık , kendi kararını kendisinin verme hakkına önem verirler , özel ve kişisel kararlarına başkalarının karışmasına karşı çıkarlar.

Ahlak anlayışlarında öncelikle etiğe önem verip , cinsel içerikler taşımaz.  Küfürleri de cinsel olmamakla beraber ırkçı içerikler taşıyabilir. Bilinçaltından dışa vurum olarak  toplumun kanayan yarasının gerçekte ırkçılığa dayalı  sorunlarda yattığı söylenebilir

Eğitim sisteminde beynin kendi irade ve düşüncesine göre özgür olması ve bağımsız karar vermesi daha önceliklidir. Yine eğitimde bilmek değil bilgiyi kullanabilme yeteneği ya da problem çözme yeteneğinin geliştirilmesine ve bunun hayat içerisinde uygulanabilmesine önem verirler.

Eğitim felsefesinde tekamül evresi daha yüksek olduğu düşüncesiyle bilinçli ve yaratıcı bir nesil ortaya çıkarılma hedefine gidilmiştir.

 Beşeri sermayenin yaratıcı ve çok daha önemli olduğunun farkındadırlar. İki dünya savaşında da ağır ölçülerde kaybetmelerine rağmen her seferinde de dünyanın en önde gelen ülkelerinden birisi haline gelmeyi başarmışlardır. Bu da  bilimden , felsefe ve teknolojiye kadar beşeri sermaye birikimlerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir.

b )  Disiplin, ciddiyet ve sorumluluk yönünden

  • Türkiye’de otoritenin nasıl kullanılıp kullanılmayacağı hem kavram kargaşalığı olup üstelik bunların açık ve net bir şekil alması konusunda politik düzeyde geniş bir toplumsal mutabakat sağlanmış değildir. Bu çekişme İttihat Terakki ve Sultan Abdülhamit arasında vuku bulan sembolik ve kutupsal çekişmeyle günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla temel eğitim sisteminde ve hatta 85 yıllık Cumhuriyetin temel prensiplerinde dahi ciddi çatışmalar söz konusu olduğu için bunun yaratmış olduğu karmaşık kafa yapısı bilinçsizlik ile kombine olduğunda iş , trafik ve toplumsal hayatta arzu edilmeyen ölçülerde keyfiyet, kayırma , disiplinsizlik, ve ciddiyetsizlik problemleri ortaya çıkmaktadır. Hafızaları kolay unutmaları nedeniyle balık hafızasına benzetilir. Başarısız ancak ağzı laf yapan politikacıları sanki ilk defaymış gibi defalarca seçebilirler.

Bilgi bazında Türkiye’de hiç bir eksiklik olmayıp, aynı trafikte olduğu gibi “iş ve toplum trafiğinde de“ nerede durulup durulmayacağını aslında herkes bilmekte olup, uyulmama sorunu bilgide değil bilinç , keyfiyet ve alışkanlıklardadır. Türkiye’deki yöneticilerin önüne olmayacak bir anda olmayacak sorun ya da kazaların ortaya çıkma olasılığı yüksek olduğundan çok daha haraketli , esnek  , dikkatli ve çok daha yaratıcı olma zorunlulukları vardır.

  • Almanlar’da çoğu kez kişiler değil, kurumsal yapı , iş ve icraat ön plandadır. Bundan ötürü başarısız olmuş politikacı ya da yöneticileri sistem doğal olarak elemine eder. Diğer taraftan kurumsal olan bu sistem kimseye iltimas geçmeyip , en iyilerini seçer ve onları yukarı doğru teşvik eder. Hafızaları kuvvetlidir , politikacıların hatalarını kolay unutmazlar. Bundan ötürü ağzı laf yapsa da başarısız olan politikacıların şansı yoktur , yerine yenileri ortaya çıkarılır. Türklerin ferdiyetçilik eğilimlerinin tersine Almanlar ekip çalışmasına daha önem verdikleri ve ekibin yaratacağı organizasyon içinde kendilerini emniyette hissettikleri için kurumsallaştırılmış olan sisteme çok daha fazla sahip çıkmaktadırlar. Bu anlayış yapıları gereği daha ciddi, daha disiplinli ancak daha az tolerans yapılı ve katı bir özellik arz etmektedirler.

c )  Duygular yönünden

  • Türkiye’de insanlar tepkilerini çoğu kez kalplerinde göstermekte ve bu onları daha çocuk yaştan itibaren genelde duygusal eğilim ve tepkilere itmektedir. Yardımseverlik ya da misafirperverlik gibi davranışlar olağandır. Duygu sembolü olan kalp genellikle akıl ve mantık sembolü olan beyine hakim olup , kararlarda çok daha etkili rol oynamaktadır. Tepkiler anlık ya da kısa vadeli olup , pişmanlıklara yol açabilir.
  • Almanlar sistem ve mantığa alıştıklarından ötürü insan ilişkilerinde bazen duygu gerektiren yerlerde dahi plan ve mantık arama eğilimlerinden dolayı duygu yönünden daha zayıf kalmakta, bencil ya da soğuk eğilimler göstermektedirler. Akıl ve mantık sembolü olan beyin genellikle duygu sembolü olan kalbe hakim olup, kararlarda çok daha etkili rol oynamaktadır. Tepkiler planlı , stratejik ya da uzun vadeli olup , genellikle pragmatist yani fayda sağlamaya yöneliktir.

Sonuç :

Toplumsal olarak genel bir değerlendirme yapılacak olursa Türkiye’de batılı düşünce ve yaşam tarzı ile ( orta )doğulu düşünce ve yaşam tarzı arası kutupsal çekişme politika da olduğu gibi anlayış bazında da işe ve sosyal hayata ister istemez yansımıştır.

Eğer Türk demokrasi  tarihini İstanbul Boğaz Köprüsü gibi  iki kutuplu ayaklar arasında modelleyecek olursak bu köprünün doğu – batı ,  Avrupa – Ortadoğu , İslam – Hristiyanlık gibi dinler , yaşam tarzı ve kültürler arası Türkiye’ye bulunmaz jeopolitik ve jeostratejik bir nimet sunduğunu görmek mümkündür. Atatürk yaptığı devrim ve reformlarla Türkiye köprüsünün zayıf olan Avrupa (batı ) ayağını güçlendirerek köprüyü güvenceye almak istemiştir. Eğer batılı düşünce ve yaşam tarzını benimsemiş Avrupa ayağı tekrar zayıflatılmaya çalışılırsa Türkiye’nin dünyaya örnek olan bu model  köprünün çökme tehlikesiyle karşılaşacağı sonucuna varılabilir.

Almanların dahi turbo motor  olarak görüp ,  gıpta ettiği bu ülke motorunun aralıksız çalışması için 2 kutbun kesinlikle çatışma içerisinde değil bilakis işbirliği içerisine sokulması gerekmektedir. Bu işbirliğinin yolu ise birbirlerini karşılıklı olarak kayıtsız şartsız kabul etmesinden ,  eğitim sistemine emsal teşkil edecek demokrasi kültür ve anlayışının ise laik temeller üzerinde kurumsallaştırılmasından geçmektedir.