2020 İZDÜŞÜMÜNDE DÜNYA VE TÜRKİYE                                           

 

İnsanoğlu tarihi boyunca kendi arasında ciddi düzeylerde anlaşmazlıklar içerisine düşmüş bu durum sonu yıkımla biten savaşlarla devam etmiştir. Ancak son 150 yıl içersinde insanoğlunun Anglo-Sakson’lar öncülüğünde gerçekleşen sanayileşme biçiminin doğal bir sonucu olarak dünyamız çok ciddi bir çevre tahribatına maruz kalmış olup, gelecek nesillerin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler boyutlara varmış durumdadır. Yaşanan çevre felaketleri dünyanın geleceğine ilişkin çok ciddi ikaz niteliği taşımakta olup, doğa olmadan insanlığın yaşama şansı bulunmamaktadır. 

Amerikayı herşeyin önünde tutan Trump’ın 4 Kasım 2016 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren 195 üye ülke tarafından imzalan Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiklerini açıklaması tüm dünyada tepkiyle karşılanmıştır.  Bu keyfi karar aslında ABD yönetimi tarafından Wall-Street ideolojisine uygun olarak parayı çevre dahil herşeyin üstünde tutması itibariyle hem tehlikeli hem de  ibret vericidir.    

Artan dünya nüfusuna karşın insanların yaşam alanları iklim-çevre faktörlerinden ötürü gittikçe daralmaya başlamıştır. 50 yıl içerisinde dünyanın en büyük problemlerinin başında susuzluk , kuraklık ve açlık olacağı düşünülmektedir. Zaten var olan bölgesel ve askeri gerilimlere ek olarak ortaya çıkacak bu sorunlar insanlığa tehdit oluşturmakla birlikte permakültür gibi sürdürülebilir tarım sistemlerinin önünü açmış durumdadır. Petrol telafi edilebilir ancak tatlı suyun hiçbir şekilde telafisi yoktur..!! Türkiye’nin de dahil olduğu dünyamızda yeraltı ve yerüstü  tatlı su kaynakları kirletilmekte olup, tehdit altında bulunan Kaz dağları , Trakya gibi yer altı su kaynaklarıyla ilgili havzaların koruma altına alınması yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır.

2019 yılı çevre felaketleri  dahil dünyada birçok anlaşmazlıklara sahne olmakla birlikte ABD ile Çin arasında ortaya çıkan ticari anlaşmazlıklar gündeme damgasını vurmuş olup, 15 ocak ta iki ülke arasında birinci faz anlaşması yapılmış olsa da aslında bu durum 2020 yılı ve sonrasına ilişkin ipuçlar vermektedir.

Trump  hammadde dışında üretim gücü sınırlı Rusya’nın Kırımı ilhak etmesine rağmen  ABD için büyük tehdit algılamamaktadır. Buna karşın Jin Ping’in açıkladığı 21.yüzyıl stratejisi, Şanghay İşbirliği Örgütü ( ŞİÖ) ve OBOR projesiyle beraber Çin’i ciddi bir tehdit olarak kabul etmektedir. Yeni ve çok ilginç olan taraf daha düne kadar ABD’nin müttefiki olan Almanya’yı da AB’ye hakim güç olması dolayısıyla ABD’nin uzun vadeli çıkarlarına karşı tehdit olarak algılamasıdır. Merkel’in elini sıkmaması aslında bunun ipuçlarını vermiştir. Çok  yönlü politik ve kaynak arayışlarına giren hatta Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ )  üyeliği tartışılan ve İsrail ile ilişkileri bozuk olan Türkiye’nin de uzun vadede tehdit olarak algılanması , S-400 ve birtakım gerekçelerle ambargo uygulamasına geçilmek istenmesi işin diğer ilginç yanıdır. 

İslam ve Arap Dünyasına pek yakın bir duruş sergilemeyen Trump ilk ülke dışı  ziyaretini Suudi Arabistan’a yaparak kısa dönem 110 milyar dolar uzun dönem için 350 milyar dolarlık muaazam silah satışı gerçekleştirmiştir. Tarihte bir kalemde bu ölçüde silah satışı gerçekleştiren başka bir ABD başkanı yoktur.  ABD temsilciler meclisinde hakkında verilen azil badiresini Senato’da atlatacağı düşünülen Trump’ın 3 Kasım 2020’de yapılması planlanan 59. ABD başkanlık seçimlerinde tekrar aday olması beklenmektedir. Seçim öncesi Filistin tarafını hiç muhatap almadan asrın projesi olarak ilan ettiği Filistin planı Filistinlileri BOP kapsamında şehir devletine indirgemeye çalışan bir fiyasko olarak görülmüştür. Trump’ın  onayı ile Irak’ın başkenti Bağdat´ta düzenlediği hava saldırısıyla İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye karşı yapılan suikast savaş lobisi olan Neo-Con’ları memnun edip , Amerikan kamuoyunda gündemin değişmesine vesile olsa da Ortadoğu’da yeni hedefin 2020’den itibaren İran olacağına işaret etmektedir. 

Çin Güney Çin denizinden başlayarak pasifik üzerinde ABD’ye karşı denge kurma amacına yönelik olarak hava ve deniz kuvvetlerinde amansız bir silahlanma yarışı içerisine girmiş durumdadır. Muhtemel görünen ve  çok zorlu geçeceği anlaşılan küresel ekonomik çöküş süreci sonrası oluşacak düzeninin yine halen dünyaya hakim olan kapitalist sistem üzerinden şekilleneceği söylenebilir. Diğer taraftan küreselleşme yoluyla dünya çapında ciddi kazanımlar sağlamış  Wall – Street şişman kedilerinin uzun uğraşlar içerisinde bulunduğu hedeflere 21.yüzyıl içerisinde ne ölçüde erişeceği tartışma konusudur.  Ancak 2030’lu yıllarda dünya hakimiyetinin Çin – Rusya ekseni etrafında şekilleneceği varsayımı altında Wall-Street hakimiyeti ile sembolleşen ABD’nin bu hakimiyeti kolay kolay vermeyeceği anlaşılmaktadır.  Hatta MUOS sistemi (Mobile User Objective System ) ve ABD uzay kuvvetleri komutanlığı ile şimdiden gündeme oturan uzayı da kapsamına alma potansiyeli taşıyan “3. dünya savaşını” dahi göze alabileceği sonucunu çıkarmak mümkün görünmektedir.

Sonuç :

Her ne kadar Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği dahi tartışılır duruma gelmiş olsa da stratejik ve coğrafi konumu , daha çok Batı’ya formatlanmış olan ekonomisi , banka,  finansal durumu ve borçları itibariyle Batıdan kopması çok zor ve son derece sancılı bir süreç gerektirmektedir. Batı ve NATO üyesi Türkiye’nin aynı anda iki tarafa üye olması söz konusu olamayacağı gibi Batı üyeliğinden çıkması durumunda askeri açıdan İran gibi saldırıya açık alan konumuna gelecektir. Artık uzayı da kapsamına alan devasa gelişim gösteren uzay ve savaş teknolojileri karşısında S-400’lerin dahi güvenlik sağlama olasılığı düşmüş görünmektedir. 

Ancak Türkiye’nin 50’li yıllardaki zeytin yağı gibi faydalı bir gıdanın dahi adeta yasaklandığı Marshall planından günümüze kadar yaşanan süreç ışığında sadece Batı odaklı dış politika izlemesinin de pek makul olmadığı anlaşılmış durumdadır. Haliyle pragmatist felsefi yaklaşımlarla çok yönlü bir strateji ve dış politika ortaya koyma zorunluluğu çıkmış durumdadır. İngiltere’nin Brexit sonrası AB’den ayrılıp , her türlü ekonomik riski alarak bağımsız bir dış politika arayışına girme nedeni burada yatmaktadır.

2020 den itibaren daha da zor rekabet ve maharet dönemine girecek olan dünyamızda Türkiye ekonomi , yargı, demokrasi , eğitim, üretim ve teknolojiyi de kapsamına alacak olan teşvik ve yapısal reformları liyakat prensibini göz ardı etmeden,  gereksiz popülizm ve israf üretmeden gerçekleştirmek zorundadır.

Diğer taraftan yine 2020 ve sonrası ABD’de Tesla’nın , AB’de Ferari , Renault , BMW , Japonya’da Toyota’nın başını çektiği ve Çin’in de büyük yatırım fonu ayırdığı elektrikli araba ve batarya üretim teknolojisine ilişkin AR-GE araştırmaları hız kazanmış durumdadır. Petrol ithalatçısı,  petrole göbekten bağımlı ve cari açık problemi olan Türkiye’nin  en azından kendi iç pazarına yönelik ihtiyaçlarında bu yarıştan hiçbir şekilde geri kalmama zorunluluğu vardır.