Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

İzmir’in kurtarılışı 1 yıllık bir taarruza hazırlık sürecinin sonunda olur. Bu süreç sadece askeri hazırlıkla geçmez. Daha genel olarak milletin taarruza hazırlanılması gerekmiştir. Dahası meclisin bütün davranmasına ve muhalifler ikna edilmeye çalışılmıştır. Kader birliği içinde olduğumuz SSCB’den ve İslam ülkelerinden gerekli ekonomik, askeri yardımlar alınmış, dünya kamuoyu haklı davamıza inandırılmaya ve emperyalistler arası rekabetten yararlanılmaya çalışılmıştır.

İkinci İnönü Savaşı’ndan üç ay sonra 10 Temmuz 1921’de, Yunan ordusu tekrar cephemize genel taarruza geçer. Yunanlıların bu taarruzuyla vukua gelen ve Kütahya-Eskişehir Savaşları adı altında bir dizi savaş 15 gün devam etmiştir.

Ordu, Sakarya Nehri’nin Doğusuna Çekiliyor

Ordumuz yenilerek 25 Temmuz 1921’de Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilir. Çünkü İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra, genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top miktarınca ordumuzdan mühim derecede üstün idi. Bizim ise milletin bütün kaynaklarını ve vasıtalarını, başka hiçbir düşünceye tabi olmaksızın, düşman karşısına toplamaya zaman ve olanak olmamıştı. Bilhassa nakliye vasıtalarını tedarik edip tamamlayamadığımızdan, hareket kabiliyetleri yok idi. Yunanların bütün kuvvetiyle yaptığı bu taarruz karşısında, bizim askeri olan esas vazifemiz Atatürk’ün ifadesiyle “milli mücadelenin başından itibaren takip ettiğimiz vazife idi ki, o, her Yunan taarruzu karşısında kaldıkça, bu taarruzu mukavemet ve münasip harekât ile durdurmak ve boşa çıkarmak ve yeni orduyu meydana getirmek için zaman kazanmak”[1] idi. Atatürk bu düşünceyle 18 Temmuz 1921 günü Batı Cephesi kumandanı İsmet Paşa’ya şu direktifi vermiştir:

“Orduyu, Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun derlenip toparlanması ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilmek caizdir. Düşman durmadan takip ederse, hareket üslerinden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları tesisine mecbur olacak, her halde beklemediği birçok müşkülatla karşılaşacak, buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha müsait şartlara sahip olacaktır.”[2]

Atatürk, Olağanüstü Yetkilerle Başkumandan Oluyor

Eskişehir’in düşmana teslim edilip ordunun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesiyle beraber meclisteki muhalif kanat “Ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu harekâtın elbette bir mesulü vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acı halin, feci vaziyetin hakiki etkenini ordunun başında görmek isterdik”[3] sözleriyle Atatürk’ü hedef alır. Tartışmanın sonunda Mersin milletvekili Salahattin Bey, kürsüden Atatürk’ün ismini telaffuz ederek “Ordunun başına geçsin!” teklifinde bulunur. Bu teklife katılanlar olduğu gibi karşı olanlar da vardır. Atatürk fikir ayrılığını ve amaçlananları şöyle açıklar:

“Bir defa, benim fiilen ordunun başına geçmem teklifinde bulunanların fikir ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkündür. Benim ve benimle beraber birçoklarının o zaman anladığımıza göre, bir kısım zevat, artık ordunun tamamen mağlup olduğuna, vaziyetinin iadesine imkan kalmadığına, dolayısıyla davanın, takip ettiğimiz milli davanın kaybolduğuna hükmetmişlerdi. Bu sebeplerle duyduktan hiddet ve şiddeti benim üzerimde teskin etmek istiyorlardı. İstiyorlardı ki, kendi tasavvurlarına göre hezimete uğramış ve hezimeti devam edecek olan ordunun başında benim de şahsiyetim hezimete uğrasın! Diğer bir kısım zevat, diyebilirim ki çoğunluk, bana olan emniyet ve itimatlarından dolayı, samimi olarak ordunun fiilen başına geçmemi arzu ediyorlardı. Henüz fiilen kumandanlığı üstlenmemi sakıncalı görenlerin de görüşü şu idi: Ordunun, bundan sonraki herhangi bir muharebede muvaffak olamaması, tekrar ricat etmesi uzak ihtimal değildir. Bu vaziyetlerde ben fiilen ordunun başında bulunursam, genel anlayışa göre son ümidin de tükenmiş olduğu gibi bir zihniyetin doğması ihtimali vardır. Hâlbuki henüz genel vaziyet, son tedbir, son çare ve son kuvvetlerin feda edilmesini lüzumlu kılacak mahiyette değildir. Dolayısıyla, kamuoyunda son ümidin muhafazası için benim şahsen askeri harekâtı idare etmem zamanı gelmemiştir.”[4]

Atatürk’ün kumandayı üstlenmesi, bütün Meclis’te son çare ve son tedbir olarak görüldü. Atatürk’ün susması, kumandayı fiilen üstlenmeye niyetli olduğunu belli etmemesi, felaketin muhakkak ve yakın olduğu algısına neden oluyordu. Bunun üzerine Atatürk 4 Ağustos 1921’de meclis başkanlığına şöyle bir önerge verir:

“Meclis’in değerli üyelerinin genel olarak tezahür eden arzu ve talebi üzerine Başkumandanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi şahsen üstlenmekten hasıl olacak faydaları azami süratle elde edebilmek ve ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami süratte artırmak ve tamamlamak ve sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu salahiyeti (yetkiyi) fiilen kullanmak şartıyla üstleniyorum. Ömrüm müddetince milli hâkimiyetin en sadık bir hizmetkarı olduğumu millet gözünde bir defa daha teyit için bu salahiyetin üç ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca talep ederim.”[5]

Başkumandanlığına Yapılan İtirazlar

Atatürk’ün bu önergesi, ordunun başına geçmesini isteyenlerin gizli niyetlerini açığa çıkarır. Derhal itirazlar başlar. Başkumandanlık unvanının “Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyeti içinde” olduğunu ve “Başkumandan vekili” denilmesi gerektiğini belirtirler. Ayrıca “Meclis’in salahiyetini kullanmak gibi bir imtiyazın verilmesi asla söz konusu olamaz” derler. Atatürk bu itirazları nasıl yanıtladığını Nutuk’ta şu şekilde anlatır:

“Ben, padişah ve halifeler tarafından verilegelmiş köhne bir unvanı takınamayacağımı; yapacağım vazife fiilen başkumandanlık olduktan sonra bu unvanı olduğu gibi vermekten çekinmeye mahal bulunmadığını ifade ederek, görüşümde ısrar ettim. Vaziyet, Meclis’in takdir ve izah ettiği gibi fevkalade olduğuna göre, benim de alacağım kararlar ve tatbik edeceğim icraatın fevkalade olması lazım geleceğine şüphe yoktu. Tasavvurlarımı ve kararlarımı seri ve şiddetli bir surette fiil ve tatbik mevkiine koymak zarureti vardı. İcra Vekilleri Heyeti’nden, Meclis’ten izinler isteyerek gecikmelere meydan vermeye vaziyet müsait olmayabilirdi. Bütün memleketi ve memleketin bütün kaynaklarını kapsaması lazım gelen emir ve tebliğlerim için, her işin vekilinden veyahut Vekiller Heyeti’nden görüş ve izin almak, benim yapacağım Başkumandanlıktan beklenen faydalan temin edemezdi. Onun için kayıtsız şartsız emir verebilmeli idim. Bunun için de, Büyük Millet Meclisi’nin salahiyeti, benim şahsiyetime yüklenmeliydi. Bunu, muvaffakiyet için zaruri görüyordum. Onun için bu noktada da ısrar ettim.”[6]

Meclis’in yetkisini kullanabilecek bir zat tarafından, milletvekillerinin şahsen emin olamamaları ihtimalinden de bahsedenler olur. Yani Atatürk’ün diktatörlüğe yönelebileceğinden çekinilir. 4 Ağustos’ta mesele bir karara bağlanamaz. Müzakere, 5 Ağustos 1921 günü de devam eder. Bazı milletvekillerin tereddütleri iki noktada yoğunlaşır. Birincisi, Meclis mevcudiyetinin herhangi bir şekil ve surette iş göremez hale getirilmesi; ikincisi, üyelerden herhangi biri hakkında keyfi, örfi muameleye; yani kanuna değil kişisel anlayışına göre tatbiki.

Atatürk, bu şüphe ve tereddütleri giderecek açıklamada bulunduktan sonra, kanunda bu hususlara dair kayıtların konulabileceğini belirtir ve verdiği önergeyi buna göre düzenleyerek Meclis’e sunar. Tartışma sonunda 5 Ağustos 1921’de Başkumandanlık verilmesine dair olan kanun çıkar. Bu kanunun 2. maddesine göre kendisine verilen yetki şu idi:

“Başkumandan, ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami surette artırmak ve sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla alakalı salahiyetini Meclis namına fiilen kullanmaya salahiyetlidir.”[7]

Bu maddeye göre vereceği emirler kanun olacaktı. Atatürk, Müdafaai Milliye Vekaleti (Bakanlığı) ve Erkanıharbiyei Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) vazifelerini üzerinde bulunduran Fevzi Paşa’nın Erkanıharbiyei Umumiye işlerine mesaisini harcayabilmesi için Dahiliye Vekilliği’nde (İçişleri Bakanlığı’nda) bulunan Refet Paşa’nın Müdafaai Milliye Vekilliği’ne getirilmesi ve yerine diğer birinin seçilmesini ister ve meclis bu isteği uygun görür.

Tekâlifi Milliye Emirleri

Atatürk, başkumandan olmasından hemen sonra 7-8 Ağustos 1921 tarihlerinde Tekalifi Milliye (Milli Yükümlülük) Emirleri’ni yayınlar. Buna göre; her hane birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekalifi Milliye Komisyonu’na teslim edecekti. Tüccar ve ahali elinde mevcut olan çamaşırlık bez, Amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi imaline yarar her tür kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, mamul ve gayri mamul arık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve mamul nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından yüzde kırkına, bedeli daha sonra ödenmek üzere el kondu. Buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvanat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından keza yüzde kırkına, bedeli daha sonra ödenmek üzere el kondu. Ordu ihtiyacı için alınan nakliye vasıtalarından başka, ahalinin elinde kalan nakliye vasıtaları ile, parasız olarak 100 kilometrelik bir mesafeye kadar ayda bir defaya mahsus olmak üzere askeri nakliyata mecbur kılındı. Ordunun giydirilmesine ve iaşesine yarayan bütün kullanılmayan mallara el kondu. Elinde savaşa yarar bütün silah ve cephanenin 3 gün zarfında teslimi istendi. Benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil, kamyon lastiği, solisyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan ve bunlara benzer malzeme, sülfürik asit stoklarının yüzde kırkına el kondu. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalathaneleriyle bu esnaflar ve imalathanelerin imal kabiliyetleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek sanatkarların isimleri belirtilmek üzere miktar ve vaziyetlerini tespit ettirildi. Elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla kağnı arabalarının bütün teçhizat ve hayvanlarıyla beraber ve binek ve topçeker hayvanlar, katır ve yük hayvanları, deve ve merkep miktarlarının yüzde yirmisine el kondu.[8]

Emirlerin icrası için Ankara, Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir İstiklal Mahkemeleri kuruldu.

Sakarya Meydan Savaşı

Bu sırada düşman ordusu 23 Ağustos 1921’de taarruza başladı. Meydan Savaşı 100 kilometrelik cephe üzerinde sürüyordu. Ordunun sol kısmı, Ankara’nın 50 km güneyine kadar çekilmişti. Atatürk savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ile orantılı, uzun mesafe geriye çekilmek teorisini kırmak için memleket savunmasını başka bir tarzda düzenleyerek şu emri verir:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”[9]

Büyük Taarruz’a Hazırlık

23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar 22 iki gün ve 22 gece süren savaşı kazanarak Türklerin 1699’dan beri geri çelişine son verilir. Artık taarruz aşamasına geçilecektir. 26 Ağustos 1922’de düşmana taarruz edene kadar millet ve ordu 1 yıl savaşa hazırlanır.

1 yıllık hazırlık kimileri için uzun görünebilir; ancak asker kaçaklarıyla dolu, cephanenin yetersiz olduğu şartlarda beklemek ve hazırlanmak gerekti.  Daha önemlisi halk Balkan Savaşları’ndan beri aralıksız 10 yıl savaşmış ve savaştan bıkmıştı. Millet olma bilinci eksik olduğu için ne uğruna savaşıldığı konusunda halkın daha fazla ikna edilmesine de ihtiyaç vardı. Çünkü bir kısım halk, halife padişahın ve düşmanın kışkırtmasıyla milli mücadele verenlere cephe almış ve isyanlara katılmıştı. Savaş iki ordunun karşı karşıya gelmesinden ziyade orduları da milletlerin, bizim savaşımızda ise Türk Milleti ile yedi düvelin karşı karşıya gelmesiydi. Atatürk bu durumu şöyle ifade eder:

“Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi, milletlerin bütün mevcudiyetleri ile, ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice, yalnız cismani kuvvetin değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlaki ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü ispat derecesine vardır.”[10]

Bu 1 yılda Türk milleti, cephede bulunan ordu kadar, fikren, hissen ve fiilen savaşla ilgilendi. Bütün millet fertleri, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, Atatürk’ün ifadesiyle “köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan muharip gibi kendini vazifeli hissederek, bütün mevcudiyetini mücadeleye hasredecekti.”[11]

Kimileri cepheye kağnıyla mermi taşıdı, kimi silah atölyesinde çalıştı, kimi ekmek yaptı. Uluslararası ittifaklar sağlamlaştırılarak emperyalistler arasında çatlaklardan yararlanılmıştır. Fransa ve İtalya ile antlaşmalar yapıldı. Böylece düşman azaltıldı. Geriye İngiltere ve onun donattığı Yunan kalmıştı.

İzmir Kurtarılıyor

Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Savaşı olarak da bilinen Büyük Taarruz, Türk ordusunun işgalci güçlere kesin darbeyi vurduğu zaferdi. 26 Ağustos 1922’de başlamış, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığında zaferle sonuçlanmıştı. Sadece vatanın düşman işgalinden tamamen kurtulmasını sağlamakla kalmamış 1920’de meclisin açılmasıyla fiilen kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağını da kanıtlamıştır. Millete dayalı, önüne çağdaş uygarlığı aşma hedefini koymuştur.

1 Eylül’de Atatürk’ün “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emriyle düşman amansız şekilde takip edilmiş ve 9 Eylül’de İzmir kurtarılmıştır.

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.20 (Nutuk), Kaynak Yayınları, İstanbul,  2007, s.142.

[2] Aynı yer.

[3] Aynı yer.

[4] Age, s.141-142.

[5] Age, s.142-143.

[6] Age, s.143.

[7] Age, s.144.

[8] Age, s.146-147.

[9] Age, s.151.

[10] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 16, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.286.

[11] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.20 (Nutuk), s.152.