Bir kendilik yazısı

 Sırtını yasladığı büyük siyah deri koltuğunda, verdiği her nefesle biraz daha derine gömülüyor, heybetli gövdesi  adeta küçülüyor, omuzları çöküyordu.

“Sen kendini hiç tanımıyorsun!..” diye haykırmıştı kadın. Birlikte geçirilen yirmi beş yılın ardından, o her şeyi kabullenici, zarif ve aynı zamanda çilekeş kadın bir çağlayan gibi gürlemişti.

Bir an kim büyük, kim küçük karıştırmıştı. Her ne kadar erkeklerin ağlamasına izin verilmeyen bir aileden gelse de gözlerinden yaşlar oluk oluk boşalmıştı. Bu gidişle duracağı da yoktu zaten. Elleri titreyerek masanın sol yanındaki çekmeceye uzandı. Can yangını ile uzandığı çekmeceden herkesten sakladığı o çocukluk fotoğrafını çıkardı. Sarı saçları ve iri mavi gözleriyle fotoğrafta gülümseyen çocuğun işaret parmağının kendisine dönük olduğunu ilk kez fark etmişti.

Yıllarca insanlardan özünde iyi bir insan olduğunu duymuştu. Ancak, bugün kadın “Özünde herkes iyi, ama sen!..” demişti, “Bu tavırlanış içindeki sen…”. Belli ki kadın da o sözcüğü sarf etmekten korkuyordu. Gırtlak dokuz boğum olduğundan mı, yoksa kadına bunca yıldır kararlılık gösteren sert tavırlanışa boyun eğmiş olmak ağır geldiğinden mi bilemedi.

Şimdi tamamen güçsüzdü. Oysa ki o annesinin hep aslan oğlu olmuştu. Acaba “öz” ne demek biliyor muydu? Utanarak bir sözlüğe bakmayı düşündü. Sözlükte ne yazacaktı ki; “bir şeyin temel öğesi”, “saf”, “kendi”. Bu kadarını kendi de zaten biliyordu. Ürkek elleri klavyenin üzerinde tedirgince gezindi.  Bu güne değin hiç kafa yormadığı bu kavram üzerine insanlar ne çok düşünmüş, araştırmış ve yazmışlardı. Her bir yazıda gözlerinin önünde yeni bir dünya açılıyordu.

            Evet, doğru, dünya gözüyle yaptığı pek çok şey vardı. Başarılı idi, pek çoğunun erişemediği zenginlikte olanaklara sahip olmuştu, eğitim, iş hayatı, çevre, üstelik fena da sayılmayacak bir sağlık yaşantısı vardı. Fakat, tüm bunlarla birlikte kendine dahi açıklayamadığı, tam olarak bilemediği, adını koyamadığı bir şey daha vardı gereksindiği. Ve tam olarak şimdi ve burada, tüm başarılara imza attığı bu odada, yirmi beş yıllık yol arkadaşı tarafından o ad konmuştu “özünü bilmek”. Sanki şunu söylemeye çalışıyordu kadın, “Sürekli yükselen ses tonunla yarattığın gerginlik, yorgunluk ve mutsuzluk yılgınlık yaratıyor. Ve sen, huzurlu oluşun tek gerçek kaynağı olarak benlik duygunun ötesindeki kimliğinin özüne ulaşmalısın”.

Bir an fotoğraftaki sarı saçları, iri mavi gözleriyle gülümseyen, işaret parmağı kendisine çevrili çocuğa baktı. Sonra kendisine. Kendisine bakmak tuhaf geldi, çünkü kendisine bakarken tüm varlığı ile kendini görmesi imkansızdı. Gözleri gövdesinde geziniyor, pek çok beden parçasını görebiliyor, fakat yüzünün detaylarını ayırt etmek için kendisine dokunması gerekiyordu. Ben dediği kendisini bütün olarak görebilmek için bir aynaya ihtiyaç duyuyor oluşu içinde belli belirsiz yanmakta olan o emsalsiz kıvılcımı parlatıyor gibiydi. Anlıyordu ki, kendisini tanımak için insanlara, ilişkilere gereksinimi vardı, ama en çok da kendisi ile kuracağı içsel iletişime.

Aynanın karşısında tepeden tırnağa, ayak parmaklarının ucundan saçlarının teline değin defalarca kendisini süzdü. Görüntü tatlı bir hoşnutluk hissi uyandırıyordu, ya ötesi?.. Rastladığı bir kaynakta şöyle söyleniyordu; “Gözlerinizi kapatın, iç dünyanıza bakın. Gözlerinizi açın, dış dünyanıza bakın. Bunu birkaç kez yapın ve izin verin iç ve dış dünyalar birbirinin peşi sıra açılsın gözlerinizin önünde. Sonra gözlerinizi kapatarak iç dünyanıza yönelin. Bakın nasıl da kendiliğinden içinizden yükseliveriyor aslında o yaşamsal sorular için en doğru, en uygun, en harikulade yanıtlar”.

Bir an duraksadı, aynaya baktığında tüm berraklığı ile dış dünyadaki görüntüsüne hakimdi. Öyleyse bir yöntem olabilirdi gerçekten, iç dünyaya bakmak. Bugün için yaşamsal olana yoğunlaşmak. Bunun için o en yalın soruyu belki de ilk kez kendine yöneltmek, yani “Ben kimim?..” diye sormak.

Büyük siyah deri koltuğuna yöneldi. Sırtını koltuğuna yaslarken tıpkı anlatıldığı gibi omurgasını dik tutacak şekilde oturdu. Bacaklarını birbirine paralel konuma getirirken, diz eklemlerinin kalça eklemlerinin doğal uzantısı olarak yerleşmelerini, ayak bileği eklemlerinin diz eklemleri ile doksan derecelik açı oluşturacak hizayı almasını sağladı. Her iki ayağının iç kavisleri itibarıyla birbirlerine paralelliğini gözetirken ayak tabanlarının tümüyle yeri kavramasına izin verdi. Hizayı üst uzuvlarda da yapılandırmak üzere kolları gövdenin iki yanından yumuşaklıkla bırakırken dirseklerin bükülüp ellerin avuç içlerinin üst bacaklara yerleşmesi ile oturuşunu düzenledi. Tüm yüz kaslarını yumuşatarak, göz kapaklarını derin birkaç nefes alış verişi takiben kendi zamanı içinde kapattı.

Artık içinden gelecek yanıtlara tümüyle hazırdı. Kendini cesaretle iç dünyasına bırakırken zihninde dönen sorular ve iç sesinin naif yanıtları birbirini kovaladı;

  • BEN KİMİM?
  • Ben bacaklar mıyım?.. Hayır…
  • Ben kollar mıyım?.. Hayır…
  • Ben gövde miyim?.. Hayır…
  • Ben beden miyim?.. Hayır…
  • Ben duygular mıyım?.. Hayır…
  • Ben zihin miyim?.. Hayır…
  • BEN KİMİM?..

En derinindeki sessizliğin, dinginliğin içinden bilincine yükselen yanıtla yüzüne yayılan huzur dolu gülümsemeyi tüm hücreleriyle duyumsadı.

Her birimizin kendi yanıtlarının esenliğinde sağlık dolu günler olsun!..