Modern psikolojinin babası olarak kabul edilen Sigmund Freud “Topografik Zihin Modelini” ortaya koymuştur. Bu modelde bilinçaltını içgüdüsel olarak şekillendiren İD (içben) adını verdiği kötülük, yalan, dolan, ayrımcılık, saldırganlık gibi şeytani eğilimli asosyal davranışların; ahlak, vicdan ve eğitim aracılığı ile bilinç olarak şekillenen Süper Ego (Melek, üstben) tarafından engellendiğini ortaya koymuştur. Ego (ben, önbilinç) ise İD ile Süper Ego arası denge sağlamaya çalışmakta, savunma mekanizmaları geliştirirken ikisi arası (Melek ile şeytanlık arası) gidip gelmektedir.

Sigmund Freud’un ünlü asistanlarından olan Erich From insanın ilkel İD içgüdüsünün yönlendirdiği her ne pahasına olursa olsun sahip olma ve iktidar olma ( gücü elinde tutma) egosunun kontrolden çıkması durumunda kaçınılmaz olarak yıkıma yol açacağı sonucuna varmıştır. Bu egonun bir uç noktası olan tek adama dayalı dikta rejimlerinde görüldüğü üzere kontrolden çıkması durumunda toplumda nasıl yıkıma yol açtığına geçmişten günümüze dünya tarihi sıkça şahit olmuş vaziyettedir. S.Freud ve E.From çalışmalarından sonuç çıkaracak olursak insanoğlunun temel zihniyetinin Ortaçağ’dan bu yana önemli bir değişikliğe uğramayıp günümüzde “Ortaçağ’ın modern versiyonunu yaşadığımızı söylemek mümkün görünmektedir.

Dünya’da FED, Dolar ve petrol yoluyla hâkimiyeti ellerine geçiren Wall-Street’in şişman kedileriyle semboleşen tekelci finans piyasaları 80’li yıllarda Neo Liberal / Borç – Tüketim ekonomisinin önünü açmış, bireylerden ülkelere kadar değirmenin suyunun nereden geldiğini gözetmeksizin israf ve borçlanma sürecini başlatmıştır. 90’lı yılların sonlarına doğru mühendislik harikası yeni “High – Tech” finans ürünlerini ortaya çıkarmış ve bu finans ürünleri kaldıraçlı Online Türev + FX piyasaları ile tüm dünyada zirveye tırmanmıştır.

Sonuçta Bilgisayar üzerinde kaldıraçlı türev ürünler dahil tüm finans ürünlerinin Online işlemleri neticesi ortaya çıkan ve para piyasası fonları, aracı kurumlar, bankalar, Rating şirketleri, CDO, CDS’ler, piyasa yatırımcıları, diğer şirketler, bireysel yatırımcılar, Borsalar vs…kısacası zincirleme tüm piyasaları “çekim gücü” kapsamına alan yıllık 900 Trilyon dolarlık finans kapitalin hakimiyetine geçmiş bulunan, henüz akademik formatlanamamış ve karşı koymaya hiçbir gücün yetmeyeceği “Sanal Ekonomi” ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu Sanal Piyasalar etkili yasal çerçeveler içersinde hala ya kontrol altına alınamamış ya da alınmak istenmemiş ama sonuçta tüm dünya tabiri caiz ise “Kumarhaneye” dönmüş bulunmaktadır. Gelişmekte olan piyasalar (GOP) hariç tüm ülkelerin sadece kamu borçlarının GSMH’ya oranları %100 ve üzerinde batağa saplanmışken “Bilanço Gereği” perde arkası alacaklıların kim olduğu hususunda kamuoyunda hiçbir makul açıklama söz konusu değildir.

2000’li yılların sonrası para bolluğu özellikle gelişmekte olan ekonomilerin işine yaramış ancak FED’in faiz artırım kararı sonrası doların göçmen kuş misali ABD’ye dönme süreci başlamış, bu süreçten en çok taşıma su ( sıcak para ) ile değirmenlerini (ekonomilerini) çevirmeye alışmış olan Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler etkilenmiştir.

Türkiye’nin bu süreçte stratejik önemi itibariyle 3 ana hatanın sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığı görülmektedir:

a – Adil, arabulucu ve abi gibi bir rol oynaması gereken Türkiye “stratejik derinlik” adına izlediği dış politika ile uluslararası arenada ilk defa artık laik değil sünni pozisyonlu ve üstelik Batı’da Ortadoğu’lu bir din devleti olarak algılanmaya başlanmıştır. Kendisini birden mezhep kavgalarının ve Ortadoğu ateş çemberinin içinde bulmuş, 3 milyona yakın mülteci akını ağır fatura olarak ortaya çıkmıştır.

b – 2010 yılına kadar 2001 reform döneminin devamı olan ekonomik tasarruf ve istikrar politikaları izlenmiş ancak sonrasında bu politikalar terkedilip, hem politikada hem de toplumda israf ekonomisi süreci başlamıştır. Liyakata önem verilmemesi diğer ciddi sorundur.

c – Başta sıcak para olmak üzere bol döviz girişlerinin büyük kısmı beşeri sermaye artırımı (insan kalite ve kaynağı), katma değerli üretim, teknoloji ve ihraç ekonomisine yönlendirileceği yerde;

ya oy getireceğine ilişkin popülist eğilimler neticesi bazı sosyal fon ve kanallara transfer edilmiş,

– ya da kolay ve kısa yoldan getiri sağlaması itibariyle “betonlaşma ile sembolleşen” rant ekonomisine transfer edilmiştir.

Sonuç:

Teorik olarak dünya da 900 Trilyon dolarlık Sanal Ekonominin 80 trilyon dolarlık Reel karşılığı vardır ve bilanço 820 Trilyon dolarlık dolarlık çok tehlikeli “sanal batak” vermektedir. Dolayısıyla bu batağın karşılanması hiçbir şekilde mümkün görünmemektedir. Bir türlü doymak bilmeyen piyasalara “parasal genişleme paketleri adı altında” başta FED ve Avrupa merkez bankası olmak üzere karşılıksız basılarak piyasaya sürülen paralar (QE ‘ler) sorunu habire ertelelemekten öteye gidememiş ve küresel piyasalar adım adım çöküşe doğru yol almaktadır.

2008 Mega Kriz ve sonrası yaşanmakta olan en büyük sorun “hastalığın tam teşhis” edilmesi hususunda olup, piyasalar umutsuzca standart – akademik makro ekonomik kalıplar içersinde anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılmakta ve Mega Krizin çözümleri tam anlamıyla Keynes ve Hayek teorileri arasında sıkışıp kalmış bulunmaktadır.

Kıskaca girmiş ekonomilerin karşısında kendilerini çaresiz hisseden politikacılar başta Trump’lı ABD olmak üzere ülkelerde dromokrasi olarak adlandırılan ve suçu kendileri dışında hep dış mihraklarda arayan ve popülizm ağırlıklı toplumsal yönetim sisteminin önünü açmış bulunmaktadır. Hak, adalet, aydınlanma ve özgürlükler rejimi olan demokrasi bugün, hız, ego, makyavelizm ve haz rejimi dromokrasi tarafından tarihe gömülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dünyada etik ve ahlaki değerlerin kalitesi düşmeye ve sıradanlaşmaya başladığı gözlemlenmektedir.

Trump iş adamı moduyla bilançosunda ciddi açıklar veren ve borç batağındaki ABD’yi “Amerika first” ile sembolleşen kayırmacı – korumacı ekonomi politikalar içerisine sokmuştur. Bu da daha önce serbest ticaret ve küreseleşmeyi dünyaya dayatan ülkesini büyük çelişki ve prestij kaybına sürüklemiş, Türkiye, AB, Rusya ve Çin dahil birçok ülke ile ilişkileri bozulmuştur.

Küresel piyasaların Türkiye’ye yaklaşımı TCMB’nın bağımsızlığı, demokrasi, hukuk ve adalet sistemine ilişkin olumsuz çekince ve algıları sonucu ortaya çıkan ciddi güven sorunu çerçevesinde devam etmektedir. Küresel piyasa risk pirimi CDS’in 450 gibi yüksek rakamlarda seyrettiği Türkiye’de merkez bankasının geç te olsa faiz artırımlarının istihdam yaratan doğrudan yatırımları bırakalım sıcak para girişlerine dahi olumlu etki yaratamadığı anlaşılmaktadır. 90’lı yıllardaki krizlerle karşılaştırılan bu günkü krizin farkı sadece enflasyon değil resesyon ve işsizliğin de işin içine girmesi sonucu stagflasyon doğrultusundadır.

Yaşanan krizde kaynak ihtiyacının eninde sonunda ya IMF’den ya da tercihen hala parasal genişleme (QE) içinde bulunan Avrupa Merkez bankasından sağlanma zorunluluğu ortaya çıkacak gibi görünmektedir. Bundan dolayı Türkiye yapısal reformlarını yapmak ve AB ile ilişkilerini tekrar rayına oturtmak zorundadır.