Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Medyada ticaret savaşları olarak bahsedilen durumu, ülkeler arasındaki ticari ilişkileri, devletlerin kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde değiştirme çabası olarak tanımlayabiliriz. Kotalar, gümrük vergileri, ithalat-ihracat kısıtlamaları vb. yöntemler kullanılarak başka ülkelerde daha ucuz olan ürünlerin ülkeye girmesi zorlaştırılır. Bu sayede ithalatın kısıtlanması ve yerli üretimin korunması amaçlanır.

Dergimizin bir önceki sayısında yayımlanan yazımızın birinci bölümünde bahsettiğimiz üzere, devletlerin ekonomik açıdan güç ve özgürlük mücadelesini, varlık mücadelesi olarak görmek mümkündür. Geçmişte ticaret yollarına ve kaynaklara hâkim olma çabası ile başlayan bu mücadele, finansal sistemin ve uluslararası hukuki ilişkilerin gelişmesi ile daha kapsamlı bir biçimde devam etmektedir.

Ülkeler arasındaki ekonomik üstünlük mücadelesi, finansal kapsamda çoğunlukla kur veya ticaret savaşları olarak bilinen yöntemlerle yürütülmektedir. Kur ve ticaret savaşları olarak tabir edilen yöntemler günümüz finansal sisteminde kullanılabilecek en önemli silahlardandır. Görülecektir ki, kur savaşları ve ticaret savaşları birbirleri ile bağlantılı bir biçimde kullanılmaktadır.

Tarih boyunca pek çok farklı biçimde, pek çok ticaret savaşı yaşanmıştır. Geçmişte ülkelerin uyguladıkları ticari korumacılık politikaları da günümüzün ticaret savaşlarının bir kökenidir. Günümüzde ise gündemde olan ticaret savaşlarını ABD Başkanı Trump başlatmış olsa da, mücadele önceki yıllarda kur savaşları aracılığı ile çoktan başlamıştı. Trump bu süreci başlattığı andan itibaren kısa sürede Meksika, Kanada veya AB gibi pek çok farklı ülkeye / tarafa karşı hamle yapmış olsa bile, bu savaş esas itibariyle, dünyanın en büyük ekonomik gücü olan ABD ile dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin arasında gerçekleşmektedir. Çin’in ekonomik ve siyasal alanlarda hızla artan nüfuzu, ABD’nin askeri ve siyasal alanlarda Çin’i bir tehdit olarak görmesine ve dış politikadaki en önemli stratejisini Çin’i kuşatabilmek ve engelleyebilmek üzerine kurmasına yol açmıştır. Bu politikanın en önemli adımı da ekonomik mücadele olacaktır.

Trump açısından ise ticari dengesizlikleri sert ve hızlı bir biçimde gidermek, iç politikada ayrı bir öncelik konusudur. Çünkü kendisine oy veren ve destekleyen seçmenlerin büyük çoğunluğu, küreselleşmenin getirdiği ticari serbestlikten dolayı zarar gören demir-çelik, elektronik ve otomotiv sektörlerinde çalışan işçilerden oluşmaktadır.

Ancak savaşın taraflarından ve siyasi çıkarlarından ziyade daha önemli olan ABD’nin küresel ölçekte ekonomik egemenliğini koruma ve doları yaşatma çabasıdır. ABD tarafından kurulan ekonomik ve finansal düzenin yapı taşlarının çatırdamaya ve dengelerin değişmeye başlaması ABD’nin sert adımlar atmasını gerektirmiştir.  Bu “savaşın” asıl cephesi olan Çin cephesinde, savaşın hangi gerekçelerle başladığını, hangi adımların atıldığını ve muhtemel sonuçları incelemek faydalı olacaktır.

ABD-Çin Cephesinden Başlayan Ticaret Savaşları

Ticaret savaşlarında asıl olarak hedef alınan Çin’in ekonomik dönüşümü ile ilgili çok anlatılan bir hikaye vardır. Mao’nun ölümünden sonra başa geçen ve Çin’in ekonomik mucizesinin temellerini atan Deng Xiaoping’in, Çin’in ABD’ye ilk resmi ziyaretini gerçekleştirebilmesi ve BM toplantısına katılabilmesini finanse edebilmesi amacıyla Çin’deki bütün kurumlar ve bankalar seferber edilmiştir. Buna karşılık toplanan miktar ise yalnızca 38 bin dolar olmuştur. İşte Çin böyle bir durumdan sıyrılıp 30 yıldan az bir sürede dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumuna yükselmiştir. Öyle ki ABD ile Çin arasındaki ticaret açığı 2017 yılında Çin lehine yaklaşık 375 milyar dolara ulaşmıştır. Ayrıca Çin, ABD tahvillerinin en büyük alıcısı konumuna yükselerek ABD’ye en çok borç veren ülke unvanını elde etmiştir. Taraflar arasında giderek artan dengesizlik pek çok alanda ABD’nin güç kaybetmesine yol açmıştır. Bir zamanlar dünyanın üretim merkezi olan ABD’de katma değeri yüksek alanlarda üretim yapan fabrikaların büyük çoğunluğu, Çin rekabetine yenik düşmüş ve kapanmak zorunda kalmıştır.

Üstelik ABD ile Çin arasındaki ticari denge ABD aleyhine her sene daha da bozulmaktadır. Uluslarası düzeyde iş yapan pek çok ABD şirketi, üretim merkezlerini ucuz maliyetlerden dolayı Çin’e taşımıştır. Teknoloji şirketlerinin Çin’de üretim yapabilmeleri için, özel teknolojik bilgilerini Çin ile paylaşmaları, yani teknoloji transferi yapmaları gerekmektedir. Nitekim Trump’ın öncelikli olarak karşı çıktığı konulardan birisi budur; Çin’in elde ettiği teknoloji transferi avantajını engellemeyi amaçlamaktadır. Önceden çoğunlukla ucuz ve taklit ürünler üreten şirketleri olan Çin, günümüzde bu teknoloji şirketlerinden elde edilen bilgiler sayesinde uluslararası ölçekte talep gören markalar yaratmayı başarabilmiştir.  Ar-Ge maliyetlerinden büyük ölçüde tasarruf ederek elde ettiği ürünleri yine ucuz maliyetle üreterek ABD’de üretilen ürünlerden daha ucuza satabilmektedir. Üstelik Çin, ABD pazarına kolayca erişim sağlayabiliyorken, ABD’li üreticiler Çin pazarına aynı kolaylıkta erişememektedirler.

Trump Çin’de üretim yapan ABD kökenli şirketlerin tekrardan ABD’de üretim yapması için de ticaret savaşlarının gerekli olduğunu vurgulamıştır. Çin’in oluşturduğu bu koşulların, ABD ile Çin arasındaki devasa ticaret açığına yol açtığını sık sık belirtmektedir. Ancak Çin’in bu konudaki savunması farklıdır. Çin makamları, Çin’de üretim yapan ABD’li şirketlerin ihracat rakamlarına katkısının çok yüksek olduğunu ancak bu şirketlerin kazancından Çin’e kalan payın çok az olduğunu (bin dolarda birkaç sent), dolayısı ile kâğıt üzerinde Çin lehine görünen ticaret fazlasının gerçek anlamda Çin’e gelir sağlayan bir ticaret fazlası olmadığını vurgulamaktadırlar. Ayrıca, teknoloji paylaşımı ve buna bağlı olarak fikri mülkiyet haklarını koruyabilmek amacıyla bir müsteşarlık kurulacağını açıklamışlardır. Anlaşılacağı üzere Çin, Trump harekete geçmeden önce pek çok açıdan uzlaşmacı bir tavır sergilemeye çalışmıştır.

Mevcut düzenin bozulması Çin’in aleyhine olacaktır. Bu nedenle ilk etapta uzlaşmacı bir tavır izleyen Çin hükümeti, Trump’ın açıkladığı yaptırımlar sonrasında karşılık vermeye mecbur kalmıştır. Trump yönetimi arka arkaya açıkladıkları yaptırımlarla Çin’e pek çok alanda büyük vergi duvarları örmüştür. Buna karşılık Çin, özellikle Trump’ın oy aldığı bölgelerden ihraç edilen ürünlere ek vergiler koyarak savaşın etkilerini karşı topraklarda hissettirmek istemiştir.

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca kapalı kapılar ardında, katı korumacılık duvarlarıyla kendini dünyadan soyutlamış olan Çin, bugün küreselleşmenin ve ticari özgürlüğün en ateşli savunucusu olmuş durumdadır. Buna karşın, serbest ticareti bütün dünyaya dayatan, dünyadaki finansal düzenin bunun üzerine kurulmasını sağlayan ABD ise bugün tamamen zıt bir biçimde korumacı duvarlar örmeye çalışmaktadır. Çin’in kâğıt üzerinde “komünist” bir ülke olarak kapitalizmin tam ortasına yerleştiği ve sistemi manipüle ettiği bir gerçektir. Sistemin çarklarını kendi lehine çevirdikçe de tepki görmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Pek çok uzmanın da belirttiği gibi ticaret savaşları kazananı olmayan bir oyundur. Yine de ABD’nin atabileceği adımlara karşılık Çin’in yapabilecekleri sınırlı kalmaktadır. Çünkü iki ülke tarafında zarar gören taraf ABD’dir. ABD’nin zararı Çin’in kazancıdır. ABD’nin atacağı her adım Çin’in kazancından eksiltecektir. Peki Çin’in kazancından kaybetmesi ne ifade etmektedir?

Çin ekonomisi yüksek rakamlara ulaşan büyüme hızını, her yıl giderek artan ihracatına borçludur. Çin ekonomisinde çarkların dönmeye devam edebilmesi için her yıl yüksek büyüme rakamlarına ulaşılması gerekmektedir. Bu da üretimin ve ihracatın sürekli arttırılması ihtiyacını doğurmaktadır. Adeta dünyanın fabrikası olan bu devasa ülke, ucuz maliyetlerle yapılan üretimle dünyanın dört bir yanına mal ihraç etmektedir. Elde edilen gelirler ise büyük oranda ürünlerinin en büyük alıcılarından olan ABD’nin devlet tahvillerine yatırılmaktadır. Kısacası hem ABD’ye ürünlerini satmakta, hem de elde ettiği gelirle tekrardan ABD’ye borç vererek gelecekte ABD’nin Çin’den ürün alabilmesi için imkân sağlamaktadır. Bunu hem kazandığı dolarları güvenle saklayabilmek, hem de ticari döngünün devamlılığını sağlayabilmek için yapmaktadır. Buradaki döngünün sonsuza kadar sürmeyeceği açık, ancak Çin bu döngünün olabildiğince uzamasını istemektedir.

Çünkü ABD’nin kendi bastığı para ile devasa miktarlarda borçlanma imkânının olması bir noktadan sonra dolara olan güveni sarsacaktır. Bu döngünün bir kırılma noktası olacaktır ki muhtemelen o da o küresel düzeyde finansal bir krizi tetikleyecektir. Çin ise bu tehlikeye karşı önlemler aldığı politikalar uygulamaktadır. Bir yandan İpek Yolu gibi geniş ticaret ağları oluşturabileceği devasa projeleri gerçekleştirmeye çalışmakta, diğer taraftan altın stoklarını hızla arttırmakta ve geleceğin teknolojilerine erkenden sahip olabilmek adına büyük yatırımlar yapmaktadır. Dolayısı ile bu döngünün olabildiğince uzaması, Çin’in kendini sağlama alabilmesi adına atacağı adımları finanse edebilmesi için zaman kazandıracaktır. Şimdiki durumda Çin ekonomisinin varlığı ABD ekonomisinin varlığına bağlıdır.

ABD açısından ise dolar bazlı küresel finansal düzeni korumak her daim en önemli strateji olmuştur. Kâğıt üzerinde ABD’nin borç oranı her yıl devasa oranlarda artmaktadır. Şimdi de siyasal açıdan da bir tehdit haline gelen Çin’e karşı ekonomik açıdan da büyük miktarda borçlu ve bağımlı pozisyonda kalmak zarar verici olacaktır. Üretim gücünün ve ticari üstünlüğün sürekli bir şekilde kaybedilmesi, ABD’nin küresel ölçekte ekonomik üstünlüğünün ve doların da rezerv para statüsünün hızla sarsılmasına sebep olacaktır. Bu dengenin korunabilmesi adına ABD ticari korumacılık adımları atma gereği duymuştur. Ancak uzun yıllar boyu Çin’den gelen ucuz ürünlerle yaşamaya alışmış ABD’de, gümrük tarifeleri nedeniyle artan fiyatların halk tarafından hoş karşılanmayacağı aşikârdır. Bir yandan parasal daralma, diğer taraftan da artan fiyatlar nedeniyle ABD ekonomisi içinde de bir durgunluk yaşanma riski bulunmaktadır. Bu durgunluk, ticaret savaşlarının küresel ölçekte yayılması ile daha da derinleşebilir. ABD’ye karşı diğer ülkeler tarafından misilleme olarak gümrük duvarları uygulanmasıyla birlikte ABD’nin de ihracat oranları azalacaktır ki bu da durgunluğun şiddetini arttıracaktır.

Ticaret Savaşları Yaklaşmakta Olan Küresel Krize Karşı Bir Önlem mi Yoksa Risk mi?

Dünyada bol para devrinin sona ermeye yaklaştığı bir dönemde, ticaret savaşlarının başlaması gelecek hakkında olumlu düşünmeye engel olmaktadır. Ticaret savaşlarında atılan hamleler sonucunda Çin ekonomisinde meydana gelebilecek yavaşlamalar yalnızca Çin’i etkilemekle kalmayacak, küresel bir durgunluk riskini artırmış olacaktır. Çünkü Çin üretim lokomotifini besleyebilmek adına pek çok ülkeden hammadde ithal etmektedir. Pek çoğu az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden oluşan bu ülkelerin, en önemli gelirleri Çin’e yaptıkları hammadde ihracatıdır. Çin’de ekonomik büyüme oranının azalması, bu hammadde kaynağı ülkelerde daha şiddetli durgunluk yaşanması ihtimalini ortaya çıkartmaktadır. Çin’in ekonomisinin durgunlaşması durumunda tekrardan kur savaşları silahına sarılması muhtemeldir. Böyle bir durumda da üretim yapan bütün Asya ülkeleri benzer bir yol takip edecektir ki, bu da dünya ekonomisini her koldan çalkantıların yaşandığı bir sürece sokacaktır.

Meksika ve Kanada gibi iyi ilişkiler içinde olduğu komşularına bile gümrük tarifeleri uygulayan ABD, kurallarını kendi koyduğu oyunda kaybetmeye başladıkça kuralları değiştirmeye çabalamaktadır. Bu türden bir yaklaşımın yarattığı hoşnutsuzluk şimdiden kendini göstermiştir. Üstelik ticaret savaşlarının yalnızca ekonomik olmadığı, siyasal tarafının da olduğunun ABD tarafından iyice belli edilmesi, ABD karşıtı tepkilerin giderek çoğalmasına yol açmaktadır.

ABD’nin, Çin ile olan ticari ilişkilerindeki dengesizlikleri gidermek istemesi makul karşılanabilir. Ancak işin arka planına baktığımız zaman asıl sorunun ABD’nin kendi kurduğu sistemden kaynaklandığı görülmektedir. Çünkü dünyada kendi rezerv parasını ve ekonomik üstünlüğünü kabul ettirebilmek amacıyla kurulan bu sistemde çarkların kendi aleyhine işlemesi, mekanizmanın kontrolden çıkması riskini doğurmaktadır. Bu nedenle ABD’nin ticaret savaşlarını başlatarak, sistemi koruyabilmek adına tedbirler aldığı söylenebilir. Fakat diğer taraftan baktığımızda ise ticaret savaşlarının pek çok açıdan sancılı süreçlere gebe olduğu görülmektedir.

Burada en makul senaryonun, Trump’ın meşhur pazarlık taktiği olarak kullandığı, talepleri yüksekten açtıktan sonra karşı tarafla kendileri lehine daha makul bir noktada buluşmak olduğu söylenebilir. Bu sayede mevcut finansal düzenin ömrünün uzatılması ve ABD’nin ekonomik nüfuzunun olabildiğince korunması amaçlanmaktadır. Bu senaryo orta vadede hem Çin, hem de ABD için faydalı olacaktır.

Fakat ABD’nin gümrük duvarlarını pek çok ülkeye birden uygulamaya başlaması ve bu uygulamalar içerisinde siyasi amaçlı olanların olması küresel ölçekte ciddi tepkilere yol açmaktadır. Dünyada likiditeye erişimin zorlaştığı bir dönemde, Çin gibi devasa bir ülkenin ekonomisinin yavaşlaması ve diğer pek çok ülkenin de ticaret savaşlarından etkilenerek ekonomik anlamda zora girmesi, yanına siyasal ölçekte tansiyonun yükselmesiyle birlikte küresel düzeyde yeni bir finans krizinin yaşanmasını muhtemel kılmaktadır. Bu finansal kriz 2008 krizinden daha da büyük bir etki yaratabilir ve küresel düzeyde ekonomik düzenin tamamen değişmesine yol açabilir.

Siyasal sebeplerle başta Türkiye, Rusya ve Çin olmak üzere mevcut düzenden endişe duyan ülkelerin ticaret için alternatif bir rezerv değer arama ihtiyacı bundan kaynaklanmaktadır. ABD’nin kendi rezerv parası üzerinden sağladığı ekonomik gücün yarattığı siyasal ve ekonomik sorunların çözümü olarak alternatif bir düzen arayışı bulunmaktadır. Küresel finans piyasasında taşların yerinden oynadığı çok açıktır. Gelecekte de daha büyük değişimlerin olması beklenmektedir. Ticaret savaşları adı altında yapılan hamleler, ekonomik ve siyasal açıdan yaklaşan değişimin önünü alma hamleleridir. Sıradaki yazımda küresel ölçekte oluşabilecek yeni bir finansal krizin bir diğer önemli adımı olan kur savaşlarından bahsedeceğim.

Tavsiye ve Kaynaklar:

“Hangi Çin Rüyası”  Cemal Tunçdemir. T24 16.05.2017

ÇİN NASIL KAPİTALİST OLDU – Ronald Coase ve Ning Wang