Son 1 haftadır yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeleri hep beraber yakından, endişe ile izliyoruz. Türkiye’de toprağa gömülen, unutulan canavarlar tekrardan hayata dönmeye başladı, enflasyon, cari açık ve yüksek döviz kuru. Özellikle Türk lirasının son 5 günde siyasi gelişmelere bağlı olarak yaşadığı aşırı değer kaybı, bunun finansal bir saldırı olduğu, ekonomimizin çökertilmek istendiği ve buna karşı savaşmamız gerektiği yönünde söylemlerle karşılık bulmaktadır.

Uluslararası ilişkiler, ülkeler arası çıkar mücadeleleri netice itibariyle en basit şekilde bir hayatta kalma mücadelesi üzerine kurulu. Hayatta kalmak için uygulanabilecek en akılcı strateji ise sürekli güçlenmek ve varlığını sağlama almaktır. Uluslararası ilişkilerde biraz abartı bir tabir olsa bile hala orman kanunları geçerli.  Düşmanın zayıfladığın zaman sana saldırır, sana saldırdığı için düşmanını suçlamak fayda etmez. Neden zayıf kaldığını sorgulamak gerekir.

Öncelikle kendimize karşı dürüst olmamız gerekiyor. ABD açık veya gizli bir biçimde Türkiye’nin bağımsızlığına ve çıkarına karşı planlar uyguluyor mu? Evet. Rahip krizinin arkasında daha başka ve büyük sorunlar var mı? Evet. Bu krizden ayrı olarak ekonomik durumumuz kötü mü ? Buna da evet. Son yaşadıklarımız dışardan gelen bir finansal saldırının neticesi mi? Hem evet hem hayır. Son soruda neden evet ve hayırın bir arada olduğunu yazımızın ikinci bölümünde izah etmeye çalışacağım. Ondan önce şu soruyu cevabını aramak istiyorum “Eğer ABD ile aramızda bu sürtüşme olmasaydı, ekonomik göstergeler nasıl olacaktı ?”.

Kur Krizinden Ayrı Olarak Türk Ekonomisi Nereye Gitmektedir

Genel seçimlerin erkene alınmasına, iktidarın ekonomideki kötü gidişatı 2019’a kadar saklayamayacağı, ekonomideki yapısal bozuklukların kısa zaman içerisinde bir kriz ortamı hazırlayacak olması gerekçe gösterilmekteydi. Muhtemelen bu yazıyı okuyan pek çok kişi bu görüşü seçimden önce aklına getirmiştir. Seçimler geçti, yeni bir hükümet sistemi yerleşti ve daha pek süre geçmeden Türk ekonomisi ilk büyük yarasını almış oldu. Yaranın kaynağı olarak, Türkiye’de ajanlık suçlaması ile tutuklu bir rahibin ABD tarafından ısrarla dile getirilen serbest bırakılması talebi gösterilmekte. ABD başkan yardımcısının açıklaması ile hızlanan TL’deki değer kaybı, Trump’ın tam da Berat Albayrak’ın yeni ekonomi modelini anlattığı toplantının bitiminde gelen tweeti ile birlikte büyük bir ivme ile devam etti.

Peki ABD ile Türkiye arasında böyle bir gerilim olmasaydı durum ne olurdu ? Türk lirası değer kaybetmeye devam eder miydi ? Pek çok okuyucumuzun, böyle bir sorun yaşanmasa bile TL’de değer kaybının devam edeceğine inandığına eminim. Tek sorun bu yaşanan olayların bu değer kaybı sürecini hızlandırmış olması. Ekonomide gidişat kötü olsa bile kriz çanları kendi kendine çalmaz. Mutlaka bu ateşi yakacak bir kıvılcım çıkması gerekir, kıvılcımla beraber panik başlar, panik de krize yol açar. Krize giden yol uzundur ama kriz başladı mı anında yayılır. 2001 krizinde ekonomideki kötü gidişat anayasa kitapçığı fırlatma tartışması ile birlikle alev aldı. Bu yaşadığımız rahip krizi de zaten bir süredir beklenen ekonomik sorunların hızlıca açığa çıkmasına yol açtı. Üstelik daha da kötüsü, siyasi iktidarın bu ekonomideki kötü gidişatın sebebinin yapısal kaynaklı değil, ABD kaynaklı olduğuna dair algı oluşturmaya çalışması oldu. Önce kendi sorunlarımızı kendimize itiraf edip çözüm aramadıktan sonra, düşmanlarımızın bize saldırmasına karşı savunmasız kalmaya mahkum oluruz.

Hükümetin bunu büyük bir krize dönüşmeden engelleme imkanı hala var, ancak uzun süredir ekonomi yönetiminde yapılan yanlışların sonucunda ekonomimizin nasıl da kırılgan hale geldiğine bundan daha belirgin bir kanıt olamaz.  Ekonomik yapımız gerçekten güçlü olsaydı, bu yaşananların etkisi bu kadar büyük olmazdı. Rahip krizinden önce de Türk lirası son 4 senede % 100’den fazla değer kaybına uğradı. Enflasyon çift haneye yükseldi ki beklentiler %20’lere ulaşmış durumda. Cari açık giderek artmakta, cari açığın finansmanı da yine dışarıdan alınacak borçlarla sağlanmakta. Yanlış yönetim sonucu oluşan kötü algı, dış finansman bulmayı zorlaştırdı ve dışardan gelen yatırımların ciddi ölçüde azalmasına neden oldu. Sıcak para girişi ve sürekli borç çevirmeye yönelik kurulan bu ekonomik düzende sürekliliğin sağlanamayacağı belli bir durumdu. Dünyada paranın kıtlaşmaya başladığı bir dönemde, hukuki ve siyasi açıdan büyük sorunların oluştuğu ülkemizin dış yatırımcılar tarafından tercih edilmemesi şaşırılacak bir durum değildir. Yerli yatırımcıların bile yatırım yapmaya çekindiği bir döneme girmiş bulunmaktayız. Beklentilerin giderek kötüleştiğini saklamak yersiz olur.

Hayvancılık alanındaki potansiyelimize rağmen en yaygın perakende marketlerde ithal et satılmaya başlandı. Büyük bir tarım ülkesi olmamıza rağmen tarımsal ürünlerdeki ithalat oranımız utanç verici bir biçimde artmakta. Üstelik bu ithalatların neredeyse tamamı dolarla yapılmakta. Diğer sektörlerde yurtdışına ihraç ettiğimiz ürünlerin hammaddeleri büyük ölçüde dolar ile ithal edilmekte. Yurtdışından yaptığımız ithalatın büyük miktarı dolar ile yapılamakta, buna karşın ihracatımızdan elde ettiğimiz gelirlerin büyük çoğunluğu avro olmaktadır. Son dönemlerde gündeme sık sık gelen otoyollar, köprüler, şehir hastaneleri ve benzeri projelerde devlet bütçeyi sürekli bir biçimde zarara uğratacak türden garanti verdiği anlaşmalar yapmış, otoyol ve köprülerde geçiş ücreti dolara endekslenmiştir. Enerji ithalatına bağımlı bir yapımız var. İhtiyacımız olan enerjiyi kimden olursa olsun dolar karşılığı olarak almaktayız. Dolar kurunun yükselişi enerji maliyetlerinde büyük artışlara yol açmaktadır.

Bir yandan genel seçimlerden önce iktidarın, kredi garanti fonu ile dağıttığı krediler, teşvikler, vergi afları ve indirimleri yoluyla iç piyasaya sağladığı teşvikler sonucunda ekonomide sağlıksız bir büyüme yaşandı. Bu büyümenin sağlıksız sonuçları önümüzdeki yıllardaki potansiyelimizin altında büyüme rakamlarına düşmemize yol açacaktır. Hükümetin ve devletin tasarruf etmesi gereken bir dönemde, katma değer üretmeyen fantastik projelere 100 günlük icraat planı çerçevesinde büyük miktarda paralar harcanacağının açıklanması, sorunlarımıza adeta tuz biber ekmiştir.

Dünyada doların azalmaya başladığı bu dönemde, bu olumsuzluklarla beraber önümüzdeki bir sene içerisinde çoğunluğu özel sektöre ait olmak üzere 240 milyar dolar borç çevirmesi gerekmektedir. Kendi kendimize dolara bağlılığımızı bu kadar arttırdığımız bir dönemden sonra, doların önemsiz olduğuna dair yapılan açıklamaların maalesef gerçekçi bir yanı bulunmamaktadır. Maalesef ki dış krediye ve sıcak paraya bağımlı bir biçimde kurulan bir ekonomik düzenimiz bulunmaktadır. Böyle bir düzen kurulduktan sonra da bunu bozabileceğimiz zamana kadar devamlılığını sağlamak gerekmektedir. Bunun da devamlılığı için dış yatırımcının Türkiye’ye güvenini sağlamak çok önemlidir. Dış yatırımcıların dikkat ettiği konular da ülkedeki hukuki, ekonomik ve siyasal koşullardır. Bu koşulların hepsinde ciddi bozulmalar olduğu için dış yatırımcının gözünde Türkiye riskli bir ülke konumuna geçmiştir.

Dış yatırımcı bir riski görüyorsa, yatırım yapmak için bu riske uygun bir kazanç elde etmek isteyecektir. Yani riske uygun bir faiz oranı elde etmek isteyecektir. Ülkemiz için faiz oranlarının yüksek olması kesinlikle olumlu bir durum olmayacaktır. Sonuçta ülkemizin finansman bulma maliyeti yükselecek, bunun için milli servetimizden daha çok harcamamız gerekecektir. İç piyasada da faizlerin yükselmesi durgunluğa yol açacak, ekonomide para döngüsünü yavaşlatacaktır. Ancak içerde sorunların oluştuğu durumlarda, sorunların varlığını kabul edip yerinde ve vaktinde yapılabilecek faiz artışlarıyla mevcut hale gelen risklerin çözülmesi için zaman yaratılabilecektir.

Buna karşılık merkez bankasının bu hamleleri yapmasına müsaade edilmemesi, dış yatırımcılar açısından daha da kötü bir tablo ortaya koymaktadır. Çünkü bu durum, hükümetin mevcut durumun farkında olmadığına ya da bu durumla inatlaştığına dair bir tablo ortaya koymaktadır. Bu da ülkemizin finansman ihtiyacını sıkıntıya sokmaktadır. Netice itibariyle hepimiz gördük ki, merkez bankasının zamanında yapamadığı faiz müdahalelerinin bedeli, zamanında yapılması gereken hamlelerin maliyetine kıyasla çok daha büyük olmuştur.

Özetle, hepimizin bildiği üzere ekonomik durum zaten kötüye gitmekteydi. Küresel ölçekte para arzının daraltılmaya başlandığı, ticaret savaşlarının başladığı ve siyasi gerilimlerin arttığı bir dönemde, kendi ekonomik sorunlarımız bizi daha da zor bir duruma sokmaktadır. Küresel ölçekte bir krizin yaklaştığı açıkça dile getirilmektedir. Küresel risklerle beraber ülkemizdeki sorunların birleştiği bir durumda Türkiye’nin hem borçlarını ödeyebilmek hem de ithal ihtiyaçlar için döviz bulması giderek zorlaşacaktır. Yani Türk lirasının değer kaybetmesi bu koşullarda zaten kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Türkiye’nin yapısal sorunları vardır, rahip krizi bu yapısal sorunları yalnızca ateşlemiştir.

Kendimizi bir değere bağımlı hale getirdikten sonra maalesef ki o değerin sahibine karşı durmak kolay olmayacaktır.  Ülkemiz için en faydalı strateji; dolara ve sıcak paraya olan bağımlılığımızı en hızlı biçimde azaltmaya çalışmak, katma değeri yüksek ürünlerin üretimine yoğunlaşmak olacaktır. Bunun içinde öncelikle hukuk ve eğitim alanında büyük reformların yapılması, güven sağlanması gerekmektedir. Bu alanlarda atılacak adımlar ekonomik kalkınmanın anahtarı olacaktır. Ekonomik kalkınma da beraberinde bağımsızlığı getirecektir.

Küçük bir detay olarak eklemem gerekirse; dünyada ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal açıdan çöküşün ve yolsuzluğun simgesi konumuna gelmiş Venezuela ile ilişkilerimizin bu dönemde fazlasıyla gelişmiş olması, içinde bulunduğumuz tatsız durumun trajikomik bir yansımasıdır. 

ABD ile Yaşadığımız Kriz ve Finansal Operasyonlar

Yazımızın başında finansal bir operasyonla karşı karşıya kalıp kalmadığımızı sormuştuk. Bu soruya hem evet hem de hayır şeklinde cevap vermek mümkün. Hayır diyebiliriz, çünkü ABD’nin veya ilişkili güçlerin ciddi anlamda bir finansal saldırı yapması durumunda karşılaşacağımız sonuçlar daha şiddetli olurdu. Ancak ABD’nin ciddi anlamda yapacağı finansal operasyonun maliyeti yalnızca Türkiye için değil başta Avrupa olmak üzere bütün dünya için çok büyük olacaktır. Türkiye’nin finansal krize girmesi, alacaklı olan pek çok ülke ve yatırımcı için kabul edilebilir değildir. Böyle bir durum Türkiye’nin ticari ilişki içerisinde olduğu geniş çaplı bir bölgede ekonomik sarsıntıya yol açacaktır. ABD böyle bir sorunun kaynağı olmak istemeyecektir. Küreselleşmenin böylesine geliştiği, ekonomilerin iç içe olduğu bir zamanda Türkiye gibi büyük bir ülkenin ekonomik açıdan zarar görmesi, domino taşı etkisi ile küresel ölçekte yayılacaktır.

ABD’nin asıl yaptığı, Türk ekonomisindeki kırılganlığın yarattığı korkuyu körüklemek oldu. Ekonomik yapımızda sorun çıkacağına dair yerli ve yabancı yatırımcıların endişesini bir anda paniğe dönüştürdüler. Bunun için Türk lirasının işlem gördüğü sığ piyasalarda Türk lirasına büyük satışlar gelmesini sağladılar ve bu satışlarla değer kaybetmeye başlayan TL, başta kendi piyasamız olmak üzere hacimli işlemlerin olduğu dünya piyasalar açıldıkça oluşan panikle oluşan satış baskısı altında kaldı. Kısacası, tek yaptıkları Türk ekonomisinin zayıfladığı bir dönemde korku dalgası yayarak panik oluşmasını sağladılar.

ABD’nin bizim üzerimizde de uygulamaya çalıştığı bu hamleye karşı, önce AB içerisinden olmak üzere pek çok ülkeden tepki geldi. Krize girmiş bir Türkiye başta Almanya olmak üzere alacaklı olan ve ticari ilişki içerisinde bulunduğumuz ülkelerin çıkarına ters düşmektedir. Ekonomide daha önceden yapılan yanlışlara karşılık, bu kriz pozisyonunda ABD’ye karşı atılan adımlar olumludur ancak henüz yeterli değildir.

Dünya da dolar bazlı finansal düzene karşı büyük bir tepki oluşmuş durumda. Yeni ve büyük bir kriz beklenmekte ki bu krizin ABD ve dolar için yıkıcı sonuçları olacağı tahmin edilmekte. Bu sürece yaklaşırken ticaret savaşları ve kur savaşlarının dozunun giderek artması, taraflar arasında kılıçların iyice bilenmeye başlandığını göstermekte. ABD, yaklaşan krize karşı korunabilmek adına alışılagelmişin dışında hamleler yapmakta, mevcut düzenin değişeceğini bildiği için ipleri elinde tutmaya çalışmaktadır. Dolayısı ile bundan sonra karşılaşacağımız sorunlar daha büyük ve içinden çıkılmaz boyutlarda olabilir. Dış basında Türkiye ekonomisi aleyhine ağır karalama kampanyaları başlamıştır. Korkuyu yaymak bu süreçte ABD’nin en etkin silahı olacaktır. Bu vakitten sonra atılacak adımlar ülkemizin onlarca yıllık geleceğini etkileyecektir. Yeter ki suçu yalnızca karşı tarafta aramak yerine, kendi eksiklerimizin farkında olalım, kendimizi eleştirmekten geri durmayalım. Bu sayede doğru adımları atma imkânını elde edebiliriz.