Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Bir devleti güçlü veya başarılı bir devlet olarak tanımlamak için pek çok farklı görüş bulunmaktadır. Örneğin, tarih penceresinden bakıldığı zaman bir devletin başarılı bir devlet olup olmadığı, pek çok insan için hükmettiği toprakların genişliği ile ölçülmektedir. Ancak bir devletin gerçekten güçlü veya başarılı sayılabilmesinin belki de en önemli koşulu o devletin hala “var olmasından” olmasından geçmektedir. Yalnızca tarih kitaplarında varlığını sürdüren bir devletin başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Mutlaka bir yerde yanlış giden bir şeyler olmuştur ve bunun sonucunda da yıkılması kaçınılmaz hale gelmiştir. Tarih kitapları, devasa topraklara hükmeden fakat artık var olmayan yüzlerce devletin isimleriyle doludur.

Günümüz penceresinden baktığımız zaman ise bir devletin başarılı veya güçlü olup olmadığının en önemli göstergesi olarak o ülkenin ekonomik kalkınma düzeyini, halkın refah seviyesini veya ekonomik gücünü gösterebiliriz. Günümüze kadar varlığını koruyamamış devletlerin büyük çoğunluğunun yok olma sebeplerinin öyle ya da böyle ekonomik sebeplere dayandığını söylemek mümkündür. Ekonomik anlamda zayıflıkları bulunan bir devlet, tarihin herhangi bir kriz anında bu zayıflıklarının bedelini ödemek zorunda kalmıştır. Günümüzde politik gücün en önemli kaynağı olarak ekonomik güç, askeri gücün dahi önünde bulunmaktadır. Savaşta veya barışta, her türlü politik koşulda bir ülkenin elindeki imkânların çoğu sağlıklı ve dirençli bir ekonomik varlığına bağlı olarak şekillenmektedir. Yaşadığımız çağda savaşlar, askeri ölçekten çok ekonomik ölçekte yapılmakta ve politik hamleler ekonomik şartlar göz önünde bulundurularak şekillendirilmektedir. Günümüzde “ticaret savaşları” oldukça sık kullanılan bir kavram olmuştur. Eski zamanlarda bir devletin diğer bir devletle sorun yaşadığı zaman “savaş” sık kullanılan bir çözüm yöntemi olurken, günümüzde sıcak çatışmanın yerini ekonomik yaptırımlar almıştır.

Günümüzde, ekonomik açıdan dünyadaki diğer ülkelere kıyasla daha kalkınmış olan ülkeler aynı zamanda hem daha demokratik bir yönetim anlayışına sahiptir, hem de hukuki açıdan daha adil, daha sağlıklı işleyen bir adalet sistemleri bulunmaktadır.

resim2

Yuval Noah Harari, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” isimli kitabında, 16. Yüzyılda dönemin güçlü sayılan devleti İspanya’nın, o zamanlarda küçük ve güçsüz bir ülke olarak görülen Hollanda ile arasındaki dengenin nasıl değiştiğine dair bir örnek vermektedir. Bu örnekte, Alman bir baba, iki oğluna Avrupa’da yatırım yapmaları için 10 bin altın verir. Kardeşlerden birisi Amsterdam’da şube açarak Hollandalı bir tüccarın projelerine yatırım yaparken, diğeri Madrid’e şube açarak İspanya kralının Fransa ile olan savaşını finanse edebilmesi için krala borç verir. Beklentisi, İspanya kralının savaşı kazandıktan sonra yatırımcılardan topladığı paraları faizi ile geri ödemesidir. Aradan bir yıl geçtikten sonra yatırım için Hollandalılarla iş yapmayı seçen kardeşin parası güzel bir kazanç ile birlikte geri döner ancak İspanya’da iş yapmayı seçen kardeşin işleri pek istediği gibi gitmez. İspanya kralı savaş henüz bitmişken bu defa Osmanlı ile karşı karşıya gelmiştir, bu yüzden de kendisine borç veren herkesin geri ödemesini süresiz ertelemiştir. Bu durum karşısında ne yapacağını şaşıran kardeş, İspanya’da mahkemelere gider, hakkını aramaya çalışır ancak mahkemeler de kralın emrinde olduğu için bir sonuç alamaz. Üstelik kral halktan tekrar para toplamakta ve bu defa vermeyenleri üstü kapalı bir biçimde tehdit etmektedir. Babasına bu defasında işlerin değişeceğini ve kralın seferlerden elde ettiği kazançlar sayesinde büyük bir geri ödeme alacaklarını söyleyerek ikna eden kardeş, 10 bin altın daha alır ve İspanya kralına verir. Savaşlar sonucunda zora düşen İspanyol kral, geri ödemeleri ertelediğini ilan eder ve dara düşen hazine için tekrardan “geri ödeme sözüyle” halktan para toplamaya başlar. Bu defa babanın sabrı kalmamıştır ve oğlunu İspanya’dan kaçırarak kalan bütün yatırımlarını diğer kardeşi ile birlikte Hollanda’da yapması için Amsterdam’a yollar. Bu süreç esnasında Amsterdam’daki kardeş yaptığı yatırımlar sayesinde güzel bir gelir elde etmiş ve bu süreçte yaşadığı her türlü olumsuzluk karşısında Hollanda mahkemelerine başvurduğunda, karşısında kim olursa olsun hakkını koruyabildiği adil sonuçlara ulaşmıştır. Bu güven ortamından dolayı Avrupa’daki pek çok aile yatırımlarını Hollanda’ya kaydırmış ve İspanya altın zengini olmasına rağmen hızla güçsüzleşirken, Hollanda dünyanın dört bir tarafında ticaret yapabilen, zengin bir ülke haline gelmiştir. Benzer durumlar tarihte pek çok ülke için geçerli olmuştur.

Yine tarih penceresinden baktığımız zaman ekonomik kalkınma için en gerekli ihtiyaçlardan birisi kaynaktır. Kaynak olarak, herhangi bir tarım ürünü, bölgesel özel bir ürün veya doğal kaynağı düşünebiliriz. Bu kaynak elde olmadığı zaman ise çeşitli yollarla dışardan elde edilmeye çalışılır. Tarihte pek çok örnekte, elde kaynakları bulunduğu halde yoksul kalan ülkeler olduğu gibi, kaynak sıkıntısı çekmesine rağmen zenginliğe kavuşan ülkeler bulunmaktadır. Hollanda, yüzyıllar önce yalnızca adil bir hukuk sistemi ve girişimcilere sağladığı kolaylıklar sayesinde bütün Avrupa’nın parasını kendisine çekmiş, dünyanın dört bir tarafına seferler düzenleyebilecek kaynağı yoktan var etmiştir. Ardından bu seferler sonucu sömürgeleştirdiği bölgelerden elde ettiği gelirleri yatırımcılarına dağıtarak o dönem için ciddi ölçüde güven oluşturmuştur. Bu sayede de daha uzun ve kalıcı seferler için eskisinden de fazla kaynak toplamayı başarabilmiştir.

resim3

Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik” isimli kitabında tarihin ilk toplumları arasında bazı toplumların diğerlerine göre neden daha hızlı geliştiğini incelemiştir. Burada elde ettiği bulgulardan en göze çarpanı, bazı toplumların tükettikleri yiyeceklerden aldıkları kalori miktarının yüksek olmasının, o toplumların sürekli avlanmak veya toplayıcılık yapmak zorunda kalmamasını sağladığı yönündedir. Bu sayede boş vakit bulabilen toplumların, çeşitli şekillerde gelişebilmesinin önü açılmıştır. Diğer yandan da bazı toplumların tükettikleri yiyeceklerin o toplumun bireylerine fazladan enerji sağlayamıyor olması, o toplumların bütün vakitlerinin yiyecek arayarak geçirmesine neden olmuş ve gelişimlerini yavaşlatmıştır. İnsanlığın ilk çağlarında bunun gibi nedenlerle ayrışan ve gelişen bazı toplumlar, tarihin ilerleyen dönemlerinde dış koşullardan ziyade toplumların yönetimsel biçimlerinden dolayı gelişimlerini devam ettirebilmişlerdir. Önceleri gelişme imkânı bulan veya bulamayan toplumlardan bazıları zaman ilerledikçe ödemek zorunda kaldıkları ağır vergiler, yaşadıkları baskılar veya adaletsiz durumlar yüzünden gelişme fırsatı bulamaz hale gelmiştir. İnsanlığın ilk çağlarında olduğu gibi güzel kaynaklara sahip olmak, çağlar ilerledikçe bir toplumun gelişmesi için yeterli olmamıştır.

resim4

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson ise “Ulusların Düşüşü” isimli kitaplarında, tarih boyunca hayatta kalan veya zenginleşen devletler ile yok olmuş veya fakirleşmiş devletlerin karşılaştırmalarını yaparak, ulusların kaderini etkileyen faktörlerin ne olduğunu incelemişlerdir. Ulaştıkları sonuç oldukça nettir: Tarih boyunca, demokratikleşmenin adımlarını erken atabilen, bireysel özgürlüklere imkân sağlayan ve sağlam bir adalet sistemi oluşturabilen devletlerin, günümüzün küresel güçleri haline geldiği görülmüştür. Tabi ki, eski zamanlar için bahsedilen demokrasi ve bireysel özgürlük kavramı bugün anladığımız şeklinden çok uzaktadırlar. Yine de bu yönde atılan adımların o dönemlerde büyük etkileri olmuştur.

“Ulusların Düşüşü” kitabında, coğrafi, kültürel, sosyolojik, dini veya herhangi başka bir sebep olmaksızın uluslarının geri kalmalarına sebep olan en önemli unsurun yönetici sınıfın eldeki imkânları kendi çıkarları için kullanması olduğu görülmüştür. Yönetici sınıfın elindeki maddi ya da politik gücü kaybetme korkusunun pek çok toplumun yüzlerce yıllık kaderini etkilediği görülmüştür. Bu kitapta pek çok toplumun neden geliştiği veya neden gelişemediği ile ilgili örnekler mevcuttur. Örneğin, Kongoluların tarıma elverişli ve doğal kaynakların bulunduğu bir coğrafyada yaşamalarına rağmen neden ileri teknolojiyi benimseyemedikleri ve gelişemediklerinden bahsedilmiştir. Anlatılana göre, Kongo’da insanların bütün bir yıl çalışarak elde ettikleri tüm hasılanın mutlak güce sahip kral tarafından el koyulup vergilendirilmesi oldukça normal bir durumdu. Kral, yalnızca insanların hasılalarına veya mülklerine el koymakla kalmıyor aynı zamanda pek çoğunu köle olarak satıyordu. Anlaşılacağı üzere böyle bir durumda Kongolu halkın üretim verimliliğini artırmak veya yatırım yapmak gibi bir teşvikleri olmamıştır. Kral da köle satarak daha çok kazanç elde edebildiği için tarımsal verimlilik gibi konuları kendisine dert etmemiştir. Zamanla kölelik kalkmış olsa bile geçmişten gelen bu düzen, bir halkın tarımsal veya teknolojik açıdan yüzyıllar geçse bile bir ilerleme kaydedememesine neden olmuş, bir toplumun asırlar boyu fakir kalmasına yol açmıştır.

İçerisinde köleleşme olsun veya olmasın, bu durum yalnızca Kongo için değil, bugüne kadar fakir veya geri kalmış pek çok toplum için benzer şekillerde gerçekleşmiştir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu farklı bir zaman diliminde, farklı bir coğrafyada ve farklı bir büyüklükte olmasına rağmen bu tür bir sürecin esiri olmuştur. Daron Acemoğlu, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki geri kalmışlığın nedenlerinden birisi olarak bu süreci açıklamıştır.

Osmanlı büyük bir imparatorluk olmasına rağmen tıpkı Kongo’daki gibi mutlakiyetçi bir yapı hâkimdi. Toprak için özel mülkiyet yoktu ve bütün topraklar padişaha aitti. Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki hâkimiyeti oldukça zayıftı ve yerel kabilelerle yaşadığı güç mücadeleleri yüzünden vergi toplamakta bile zorlanmaktaydı. Bu nedenle bölgelerde vergi toplama hakkını bölgedeki başka gruplara devretmek durumunda kalmıştır. Devrettiği haklar konusunda da denetleyici bir rol üstlenmemiştir. Vergi toplama hakkını elinde bulunduran gruplar zamanla daha da özerk hale geldiler ve keyfi bir vergileme sistemi kurdular. Bu sistemde köylüler üretimlerinin yarıdan fazlasını bölgedeki özerk gruplara vergi olarak ödemekteydi. Hasat verimli geçmediği için az miktarda vergi ödemek zorunda kalanlar cezalandırılıyor, işledikleri topraklardan kovuluyorlardı. Diğer taraftan bölgelerde silahlı gruplar güç mücadelesine giriyorlar ve yerel halka zarar veriyorlardı. Bazı bölgelerde yüksek vergilerden ve hukuksuzluktan bunalan halk topraklarını işlemekten vazgeçip dağlara kaçmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyet haklarının korunamadığı ve adil bir vergilendirme sisteminin olmadığı böyle bölgeler yüzyıllar boyunca sefalet içinde yaşamak durumunda kaldı. Bu bölgede yaşayan insanların daha verimli, daha çok üretim yapma adına hiç teşvikleri olmadı. Hiçbir zaman yaratıcı veya üretken olma imkânları bulunmadı. Mevcut düzen halka hiçbir şekilde gelişme fırsatı sunmadı ve bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmasına yol açtı. İmparatorluğun üretimsel anlamda hiçbir gelişme kaydedemeyişi zamanla yıkılmasına yol açtı, Ortadoğu’da ise asırlardır süren yoksulluğun sebebi oldu.

Merkezden uzak bölgelerde yeterli otorite sağlayamamasına karşın merkeze yakın bölgelerde mutlakiyetçi yapının güçlü ve eleştiriye kapalı olması, yönetimsel sorunların veya halkın taleplerinin saraya ulaşmasını engellemekteydi. Dolayısı ile Ortadoğu veya benzeri bölgelerde halkın yaşadığı vergisel ve çetesel sorunların çözülmesi mümkün olmadı. Bu bölgelerde yaşayan insanlar bu tür sorunlarla boğuştuğu için hiçbir zaman kendilerini geliştirme imkânı bulamadı, zaman ilerlerken onlar hep aynı düzeyde kaldı. Dolayısı ile bölgeler ekonomik anlamda imparatorluğu kalkındırması gerekirken hep dibe çektiler. İmparatorluğun bel kemiği olan Anadolu bölgesinde ise halk ordunun askeri ihtiyacını karşılamak için kullanıldı. Bu bölgede az miktarlarda yapılan üretim de yüksek vergilerden dolayı halkın sürekli bir şekilde yoksul kalmasına neden oldu.   Bu nedenle imparatorluğun belkemiği olan Türklerin de herhangi bir ekonomik ilerleme kaydedebilecek imkânları olmadı.

resim5

Padişahın karşısında hiçbir denetleyici veya düzenleyici kurumun olmayışı, gelişme kaydetme imkânı bulunmayan imparatorluğun hepten iflas etmesine yol açtı. Mutlakiyetçi sistemin getirisi olarak padişah ve çevresinin, imparatorluğun son zamanlarında yaptığı keyfi harcamalar muazzam boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki Haydar Kazgan’ın Galata Bankerleri isimli kitabında, son dönemlerde padişahın annesinin ve eşlerinin yaptığı keyfi harcamaların miktarının balkan ordusunun masraflarından fazla olduğunu belirtmiştir. Bu dönemlerde yapılan harcamaların çoğu padişah adına verilen borç senetleri ile yapılmaktaydı ve İstanbul esnafının büyük bir kısmı saraydan borçlarını tahsil edemediği için iflas etmişti. Ödenmeyen borçlar karşısında tüccarların başvurabileceği bir adalet mekanizması bulunmamaktaydı. Dolayısı ile koca imparatorluğun başkentinde iş yapmak büyük bir sorun haline dönüşmüştü. Tabi ki bu durumdan dolayı herhangi bir esnaf, tüccar veya iş adamının durumlarını geliştirmesi pek mümkün olmadı. Bu zümrenin gelişim sağlayamaması da genel olarak ekonominin gelişimine engel oldu ve imparatorluğu iflasa götüren nedenlerden biri oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde rakibi olan devletlerde de tıpkı kendisinde olduğu gibi mutlakiyetçi yapılar hâkimdir. Ancak başta İngiltere olmak üzere krallık veya imparatorluk sistemi ile yönetilen bazı ülkelerde mutlakiyetçi yapının karşısında durabilen toplumsal mekanizmaların gelişmesiyle beraber mutlakiyetçiliğin zayıflaması ve yargı sisteminin hükümdarın egemenlik alanından ayrılmaya başlaması bu ülkelerin gelişme dinamiklerini başlatmıştır. İngiltere’de kralın adil olmayan uygulamaları, tüccarların krala karşı birleşmesine yol açmış, bu süreç en sonunda kralın geri adım atması ve çoğunluğunu tüccarların oluşturduğu bir parlamentonun yönetime dâhil olması ile sonuçlanmıştır. Kralın karşısında bir denetim mekanizmasının oluşmasıyla beraber gelen güven, tüccarların ve girişimciler için teşvik unsuru haline gelmiş, ülke yönetiminde söz sahibi olmaları da kendi sorunları ile ilgili olarak somut adımlar atabilmelerine yardımcı olmuştur. Örneğin, İngiliz tüccarların açık denizlerde korsanların veya başka ülke gemilerinin saldırılarına uğramaları gibi sorunlar, İngiliz donanmasını tüccarları koruyacak şekilde yapılandırılmasıyla çözülmüştür. Bu çözüm yönetimde söz sahibi olan tüccarlar sayesinde mümkün olmuştur.  Yalnızca kralın egemenliğinin olduğu dönemde, bunun gibi sorunları çözebilmek adına hiçbir somut adım atılmamıştır. İngiliz donanmasının, ticaret hatlarını korumak üzere görevlendirilmesi ve bu amaçla hızla geliştirilmesi sayesinde, İngiltere uzun yıllar dünyadaki bütün denizlerde ve okyanuslarda egemen güç olmuştur. Bu sayede dünyanın pek çok yerini rahatça sömürgesi haline getirebilmiş, ticari açıdan dünya genelinde üstünlük elde etmiştir.

Bu sonuç, mutlakiyetçilikten çoğulculuğa geçiş sayesinde mümkün olmuştur. Günümüz standartlarında bir demokrasiden çok uzak olsa bile, demokrasi ve hukuk düzeni adına atılan bu küçük adımlar İngiltere’nin zaman içerisinde devasa bir imparatorluğa dönüşmesine yol açmıştır.

resim6

Mutlakiyetçi düzenlerde, bireylerin ekonomik, siyasal veya sosyal özgürlükleri kısıtlıdır. Bu da bireylerin gelişimi önünde büyük bir engel oluşturur. Bireylerin gelişemediği bir toplum gelişemez, toplumun gelişemediği bir denklemde devletin gelişiminden bahsedilemez. Denetimin olmadığı bir yönetimin biçiminde, iktidarı elinde bulunduranlar ekonomik zenginliğe rahatlıkla ulaşırlar. Toplumun kazancı belli bir zümreye doğru akar ve toplum zamanla fakirleşir. Yalnızca en tepedekiler kazanır ancak bu kazanç sürdürülebilir hale gelmez. Çünkü böyle bir düzende bireylerin ve toplumun gelişimi için bir teşvik bulunmayacaktır. Birey ve toplum kalkınamadıkça da devlet en sonunda iflas edecektir.

Daron Acemoğlu, iktidarların elindeki sömürücü güce dayalı büyümenin iki önemli nedenden dolayı sürdürülebilir olamayacağını söylemektedir;

Birincisi, sürdürülebilir ekonomik büyüme yenilik gerektirir; yenilik ise ekonomik alanda eskiyi yeniyle değiştirirken aynı zamanda siyasetteki mevcut güç ilişkilerini de istikrarsızlaştıran yaratıcı yıkımdan ayrıştırılamaz. Sömürücü kurumlara hâkim olan elitler yaratıcı yıkımdan korktukları için ona direnirler; sömürücü kurumlara dayalı her büyüme kısa ömürlü olmaya mahkûmdur. İkincisi, sömürücü kurumları ellerinde tutanların toplumun sırtından büyük çıkar sağlayabilmesi, sömürücü kurumlara dayalı siyasal iktidarı, uğrunda pek çok grup ve bireyin mücadele ettiği hayli “gıpta edilen” bir konum haline getirir. Bu da sömürücü kurumlarla idare edilen toplumları siyasal istikrarsızlığa itecek büyük güçlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır.”

Dünyanın ekonomik gücü olan ABD’de ise çoğulculuk ve adaletin kuruluşun ilk aşamasından itibaren temel taşlardan olması, ekonomik kalkınmanın da dinamiğini oluşturmuştur. ABD kurulmadan önce, mutlakiyetçi yapının yerinde ekonomik açıdan baskıcı ve sömürücü İngiliz İmparatorluğu bulunmaktaydı. Bu aslında ABD tarihinin pek çok ülkeye kıyasla farklı ilerlemesine yol açmıştır. Diğer ülkelerde olduğu gibi yerel düzeyde kral veya imparator gibi güçlü ve mutlakiyetçi bir yapı ABD kurulmadan önce o toplumda bulunmamaktaydı. Yerel halkın karşısındaki tek güç, çok uzaklardan okyanus ötesinden gelen bir imparatorluktu. Dolayısı ile imparatorluğun istediği yüksek vergilerden bunalan halkın karşı koyacak cesareti toplaması kolay olmuştu. Bu süreç zarfında kararların çoğulculukla alınması, ABD’yi kuran toplumun mutlakiyetçi bir yapı yerine çoğulcu bir yapı ile yönetilmesine yardımcı olmuştur. Bu çoğulcu yönetim, beraberinde güçlü bir denetim mekanizması geliştirmiş ve belirli bir zümre yerine toplumun ortak çıkarlarının korunduğu bir sistem oluşturmuştur.

ABD’de ekonomik düzen girişimcilerin önündeki engellerin kaldırması üzerine kuruldu. Girişimcilerin serbest piyasada adil bir şekilde rekabet edebilmesinin önü açıldı. Dolayısı ile sermaye sahipleri risk alarak girişimlerde bulunmaktan çekinmediler, çünkü devletin kurumlarına ve hukukun üstünlüğüne inanmaktaydılar. Devlet mekanizmasının mülkiyet haklarını koruyacağına güven duyulmaktaydı. Siyasal düzen, herhangi birisinin ya da herhangi bir zümrenin sonradan gelip varlıklara el koyamayacağı, insanların sebepsiz yere hapse atılamayacağı veya geçimlerini tehdit etmeyeceği şekilde kurulmuştu. Halkın da buna güveni ve inancı tamdı.  Fırsat eşitliğinin sağlanması, yönetimdekilerin kendilerinden olmayan iş adamlarına karşı bir engellemede bulunmamaları, ekonomik açıdan parlak girişimlerin başarıyla sonuçlanmasına yol açtı. Siyasal güç, sınırlandırılmış ve geniş bir biçimde dağıtılmıştı. Dolayısı ile toplumda bireylerin çıkarları ön plandaydı. Kuruluştan itibaren oluşturulan serbest ve güvenli rekabet ortamı, bugün ABD’nin ekonomik olarak süper güç olmasına yol açtı. Başarılı girişimcilerin ABD’den çıkmasının en önemli nedeni, yenilikleri teşvik edici ve başarıyı ödüllendirici adil bir sistemin varlığına dayanmaktadır.

resim7

Ronald Coase ve Ning Wang, “Çin Nasıl Kapitalist Oldu” isimli Çin’in ekonomik dönüşümünü inceledikleri kitaplarında ise anlattıklarımıza benzer bir sonuç kendini göstermektedir. Çin’in pek çok ülkeye kıyasla demokrasi ve insan hakları konusunda geride kaldığını söylemek mümkündür. Çin’de ekonomik açıdan son 30 yılda olağanüstü bir gelişim yaşanmıştır. Ancak siyasal açıdan hala belirli bir zümrenin kontrolünde olan bir sistem bulunmaktadır. Bu sistemde muhalefet veya özgür basın bulunmamaktadır. Peki, Çin’in ekonomik kalkınması vurgulamak istediklerimize ters mi düşmektedir?

Çin’de siyasal açıdan özgürlükler hala tartışmalı olsa bile, ekonomik kalkınmanın başlangıcı bireylerin ekonomik özgürlüklerine kavuşması ile birlikte gerçekleşmiştir. Çin’de Mao döneminde bireylerin ekonomik özgürlükleri yoktu. İnsanlar belirli kotalara göre üretim yapmak zorundalardı. Eğer belirlenmiş kotanın üzerinde üretim yapılırsa, ertesi yıl kota daha da artırılmaktaydı. Bu yüzden insanlar çoğu zaman özellikle kotanın altında üretim yapmaya özen gösterirlerdi. Yani daha verimli çalışma imkânları varsa bile bunu tercih etmezlerdi çünkü ne kadar verimli, ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar kazançları hep aynı kalmaktaydı. Mao döneminin sona ermesiyle birlikte ekonomik düzende bir devrim gerçekleşti. Köylülere, kotanın üzerinde yaptıkları üretimlerini satıp kazanç sağlayabilme imkânının verilmesiyle birlikte devasa ölçekte bir üretim patlaması yaşandı. Kotaların da düşürülmesiyle, kazanç elde etme teşvikine kavuşan köylüler daha verimli çalışmaya başladılar. Devasa bir ülkedeki yüzlerce milyon köylünün teşvikle çalışmaya başlaması, üretimde patlama yarattı. Benzer uygulamalar, özel bölgelerde de geçerli olmaya başladı. Ama bu sefer köylüler için değil girişimciler için teşvikler sunuldu. En önemli teşvik de mülkiyet haklarının korunması ve ekonomik özgürlüklerin sağlanmasıydı. Bu sayede yabancı yatırımcıları ülkeye çekebilen Çin, daha sonra da kendi halkının ticari girişimlerde bulunabilmesi için güvenceler ve teşvikler sağladı. Sonuç olarak Çin halkı batı standartlarında hak ve özgürlüklere kavuşamasa bile, bu hakların hiç olmadığı bir düzeyden, daha çok hak ve imkânlarının bulunduğu bir düzeye geçmiş oldu. Bu sayede de Çin’in büyük ve hızlı yükseliş süreci başlamış oldu.

resim8

Bir devletin toprak genişliği, tarihi veya sahip olduğu doğal kaynakları o ülkenin gelişmesi, ekonomik anlamda kalkınması için yeterli değildir. Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, ekonomik anlamda tamamen çökmüş bir ülkedir. Bunun en önemli nedeni de Chavez döneminde iktidarın, ekonomik imkânları yalnızca kendi çıkar grupları için kullanmasıdır. Ülkede bireylerin başarıya ulaşabilecek iş fikirlerinin olması önemli değildi, yalnızca iktidara yakın olması gerekmekteydi. Bu da bireylerin girişimcilik yapmak, iş kurmak veya risk almak için herhangi bir teşviklerinin olmamasına neden oldu. Başarılı fikirler gerçek hayata dökülemedi, bunun yerine güç sahiplerinin kendi zenginliklerini artırdığı bir ekonomik düzen inşa edildi. Bu süreç ekonomik çöküşün anahtarı oldu.

İktidar sahiplerinin yozlaşmasını önlemenin en önemli unsuru karşılarında güçlü bir denetim mekanizmasının olmasıdır. Güçlü bir denetim mekanizmasının olmaması durumunda ise özgür basın devreye girer. Basın özgürlüğü, geniş kesimlerin sağlıklı işleyen ekonomik ve siyasal kurumlara yönelik tehditlerden haberdar olmasını ve bunlara direnebilmesini kolaylaştırır. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde özgür basın, halkı iktidar sahiplerinin yanlış politikaları sonucu ekonomik ve siyasal kurumların görebilecekleri zararlara karşı uyarmaktaydı.

Tarihten ders çıkarmak önemlidir. Bir devletin, bir milletin güçlü bir şekilde var olabilmesi için, ekonomik açıdan kalkınmış bir düzeyde olması zorunludur. Bunun için, iktidar sahiplerinin ellerindeki gücü kullanarak kendilerinden olmayan girişimcilerin veya iş adamlarının yolunu tıkamaktan kaçınması önemlidir. Ülkedeki herkesin eşit şartlarda rekabet edebilmesi çok önemli bir unsurdur. İktidar sahipleri bunu önemsemese bile özgür bir basın halkın böyle durumlara tepki göstermesine yardımcı olacaktır. Ancak basının iktidarın tekelinde olduğu bir toplumun gelişmesine imkân yoktur. Ekonomik ve bireysel özgürlükler arttıkça, bireyler eşit şartlarda rekabet edebildikçe ve en önemlisi hukuk sistemi gerçekten adaleti sağlayabildikçe kalkınmak mümkün hale gelecektir. Bireylerin devlete olan güveni arttıkça yaratıcılık ve girişimcilik artacaktır. Aksi takdirde tarihte pek çok örneği olduğu gibi sefalet ve çöküş kaçınılmaz olacaktır.