1930’lardan beri, Siyonistler Filistin’deki Arap toplumu karşısında var olma tehdidi ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. 1948 yılında İsrail devleti kurulduğunda, Arapların savaşmak için ittifak kurması ile bu tehdidin arttığını değerlendirdiler. Ülke küçük olduğundan düşmanlarının üstesinden tamamen gelemezdi. Sürekli tehdit ve savaş ortamı, İsrail’i proaktif olmak yerine gelişen olaylara göre reaktif olmaya itti. İsrail stratejisini temelinde[1]; ülkenin varlığını korumak, mümkün olduğu kadar çok toprak parçası ele geçirmek, büyük bir süper güç ile ittifak yapmak ve Arap dünyası çevresinde devletler ve çeşitli gruplar ile ortaklıklar kurmak vardı. Bunlar taktik işlere yardım etti ama ortada İsrail politikasına rehberlik edecek açıkça ifade edilmiş bir stratejik eylem planı yoktu. Türkiye ile ilişkilerinin bozulması ise “çevre doktrini”ni tamamen çökertti.

İsrail’in güvenliği

Ülkede başbakanlık Herzog, Livni ve Netanyahu arasında dönüyor. Ülke siyaseti Laik-Siyonist, dinci-milliyetçi, ultra-ortodoks ve Arap gibi kutuplaşmalar yaşıyor[2]. İsrail’de kurulan hükümetlerin koalisyon olması da uzun dönemli düşünmek yerine çeşitli partilerin farklı önceliklerini dikkate alan kısa dönemli politikalara odaklanılmasına neden oldu. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi bu amaçla kuruldu ama yaşanan sürekli tehdit ortamı daha çok askeri çözümlere yönelik politikalarla uğraşmak zorunda kalıyor. Stratejik hedeflere ulaşmak için ABD’nin kullanılması, politikaların birlikte formüle edilmesi gerekli görülüyor. Yerel seviyede (Batı Şeria, Gazze, Kudüs vb.) problemlerin çözümü kadar, komşular, bölgesel ve küresel kapsamda işler için de ABD diplomatik desteği gereklidir.     

İsrail, 1948’de kurulduğunda 650 bin Musevi’nin etrafında 27 milyon Arap yaşıyordu. 1948’den sonra başka ülkelerden 3 milyon Musevi göçmen geldi ve bugün ülke nüfusu 6 milyona ulaştı. 1948’de 156 bin Arap yaşarken, bugün sayıları 1.6 milyona ulaştı. Sürekli şiddet ve roket-füze ateşi tehdidi, İsrail’i her an tetikte tutan ve kaynaklarını harcayan bir rutin olmaya devam ediyor. İsrail’e yönelik tehditler arasında yaklaşık 1000 km. ötedeki İran’dan beklenen nükleer/füze tehdidi, Lübnan sınırından Hizbullah, Gazze’deki Hamas ve Suriye sınırından muhtemel Cihatçı tehdidi sıralanabilir. İsrail böyle çalkantılı bir stratejik ortamda siyasi olarak izole edilmiş bir şekilde yaşayamaz. İsrail’in patronu Ortadoğu’daki İslamcıları yöneten ve bölgedeki güç dengesinin dizginlerini elinde tutan ABD’dir ve yalnızlaştıkça bu ülkeye daha bağımlı hale gelmektedir.

Sıradan bir İsrailliye göre İran liderleri ülkelerini yok etmek için her şeyi göze alabilecek insanlardır. Ahmedinejad’ın “İsrail, haritadan silinmelidir” sözleri bu düşünceye kanıt olarak kullanılmaktadır. İran’ın eski başkanlarından Haşimi Rafsancani 2001 yılında yaptığı Kudüs Güçleri konuşmasında şöyle demişti; “İslam dünyası İsrail’in sahip olduğu silahlarla layıkı ile donatıldığında, kolonicilik stratejisi mat olacak.. Bir atom bombası İsrail’in olduğu yerde bir şey bırakmayacak, ama aynı ülke Müslüman dünyasına da benzer şekilde zarar verebilir.” İsrail için mesaj açıktı; İran bombayı edinirse, Müslüman ülkeler ile İsrail’e karşı koalisyon oluşturacaktır.” Yani iki taraf arasında nükleer hesaplaşma olursa, Müslüman dünyasına İran buna liderlik edecektir. Nihayetinde İsrailli planlayıcılar, nükleer riski oldukça az bulsa da tolere edilemez görüyorlar. Ancak, İsrail’in İran’a yönelik önleyici saldırısı karşılıksız kalmayacak, savaş çıkarma riski olacaktır.

İsrail ve ABD

ABD’nin İran stratejisi ‘çevreleme’ iken, nükleer korkusu nedeni ile İsrail’in ‘önalma’dır. İsrail, İran’ın amacının ülkeyi yok etmek olduğunu, küçük olan topraklarında iki ya da üç bombanın buna yeterli olacağını düşünmektedir. Üstelik tek tehdidin İran değil, etrafındaki hemen hemen tüm ülkeler olduğunu değerlendirmektedir. Bu yüzden önce 1981’de Irak’ın nükleer program tesislerine saldırdı. Bölgedeki ülkelerin barışçı amaçla da olsa nükleer program geliştirmesi İsrail tarafından varlığına yönelik potansiyel bir tehdit olarak görülmekte ve müdahale etme hakkını tek taraflı kullanmakta yani haydutça davranmaktadır. İsrail’in bu histerisinin altında kutsal kitaplarından Haggadah’ta yer alan ve okullarda öğretilen şu ifade bulunmaktadır; “Her nesilde, bizi yok etmek için çalışacaklardır.” Ortaokul’da öğrencilere Holocaust öğretilir ve toplama kamplarına gezi düzenlenir.

Arap-İsrail çatışması, İsrail’in kurulmasından bugüne 70 yıldır devam ediyor. Prensip olarak dört muhtemel yol var; çözüm, yıpratma, etnik temizlik ve asimilasyon. İsrail, 1948’de 700 bin, 1967’de ise 300 bin Arap’ı işgal ettiği topraklardan çıkarmıştı. Bu bir etnik temizlikti. Çözüm konusunda ‘bölünme’ artık geçerli bir seçenek değildir. İsrail’in “bir ülke” vizyonu ise arkasında etnik asimilasyon beklentisi taşımaktadır[3]. Aşındırma, İsrail stratejisinin ana unsuru idi ama başarısız oldu. İsrail, barış yolu ile asimilasyona devam etmektedir[4]. Araplara göre, Ortadoğu’daki problemlerin temelinde, Filistinlerin kendi devletlerini kuramaması yatmaktadır. Obama döneminin Amerikalı ulusal güvenlik yetkileri ve askerler İsrail muadilleri ile aynı düşünmüyorlardı. İsrail, ABD’nin Arap düşüncesinden etkilenerek problem çözmeye çalıştığına kızmakta ve ayrı bir Filistin devleti kurulsa bile bölgenin sorunlarının aynı şekilde devam edeceğini iddia etmekteydi[5].  

İsrail’in temel ve kaçınılmaz jeopolitik gerçeği; güvenlik ihtiyaçlarının askeri kabiliyetlerinin dışında olması yani dış güçlere bağımlı olmasıdır. Bu bağımlılık sadece askeri yetenekler bakımından değil Arap dünyasına karşı dış politikasının yürütülmesinde daha geniş bir zemin ihtiyacı için de gereklidir[6]. İsrail için güvenlik devletin hayatta kalma meselesidir ve etrafındaki tehditlere karşı jeopolitik gerçekleri, karmaşık diplomatik ilişkiler ve askeri hazırlıkla birlikte harmanlamalıdır. Netice itibarı ile İsrail küçük ve zayıf bir devlettir ve onun gücü komşularının zayıflığından gelmektedir. Bu yüzden, sürekli ABD yardımına ve diplomatik desteğine ihtiyacı vardır. Trump gelene kadar İsrail, hem ABD’nin bölgesel stratejisi üzerindeki kontrolünü hem de Washinton’un siyasi sürecindeki kontrolünü kaybetmiş, Amerikan yardımları daha gönülsüz hale gelmişti[7].

Sonuç

İsrail şimdilerde stratejik olarak emniyetli bir durumda; Suriye iç savaşla meşgul, Lübnan kırılgan, Ürdün ve Mısır ile ilişkiler iyi, kendi arasında bölünmüş Filistinliler ise etkisizdir. Bu durumun kısa zamanda değişmesi beklenmemektedir. İran senaryosu için gene ABD atına binmek istemektedir. İsrail, durumun her an değişebileceği ihtimalini değerlendirerek proaktif davranmaya çalışmaktadır. İsrail’e göre Obama yönetiminin bu sorunlara diplomatik çözüm bulmaya kalkması saflıktı. İsrail’e göre İran’ın yapmak istediği nükleer programını kapatmadan ekonomik yaptırımlardan kurtulmaktı. ABD ve Avrupa’nın askeri güce başvurmadan sorunları çözme mantığı ümitsiz isteklerdi. Trump yönetimi ile birlikte İsrail, kendi anladığı ve istediği oyuna geçti.

[1] Brent Sasley, Israel’s Real Problem: It Has No Strategy, Texas University, (July 18, 2014).

[2] Leon Hadar, Netanyahu vs. Israel’s WASPs: The Battle for Zionism, Wikistrat, ( January 30, 2015).

[3] Ali Abunimah, One Country: A Bold Proposal to End the Israeli-Palestinian Impasse, Metropolitan Books, (New York, 2006), 57.

[4]  Curtis F. Jones, Peace Through Assimilation, (August 4, 2006).

[5] Richard L. Russell, Why Israel Worries, (May 6, 2014).

[6] Reva Bhalla, The Israeli Periphery, Stratfor, (Dec 11, 2012).

[7] George Friedman, Israel’s New Strategic Position, Geopolitical Weekly, (December 3, 2013).