Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

“ Hayatımı Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanmasına adadım”  Makarios. ( asıl adı; Mihail Hristodulu Muskos)

“Bizim için Kıbrıs sorunu, Türklerdeki gibi bir seçim konusu değil, ulusal çıkarlar konusudur” Nikos Anastadiadis.

“Giderek Kıbrıs Türkü yok olma ve erime noktasına geldiği zaman AB şemsiyesi altında, ki bence bu tarih 2023 civarlarında olacak, Kıbrıs’ta bir çözüm bulacaklar. Ama bu çözümde ne garanti anlaşmaları olacak, ne asker… Hatta 60 öncesi haklara zorlanacağımızı hissediyorum. Çünkü zaten onu talep edebilecek bir Kıbrıs Türk toplumu olmayacak”.  Barış Burcu. ( KKTC Cumhurbaşkanlığı sözcüsü )

“ Kuzey Kıbrıs’ta Türk Cumhuriyeti yoktur, sadece işgal ve istila vardır.” “… Yunanistan’ın ulusal konuları aynı zamanda AB’nin konularıdır.” Prokopis Pavlopoulos. (Yunanistan Cumhurbaşkanı )

“ Hristofyas’ın derdi Kıbrıs meselesini ait olduğu milli garantiler çerçevesinden çıkartmaktır” R. Rauf Denktaş.

Yukarıda alıntıladığımız sözlerden sonra belki de bilgilerimizi biraz tazelememiz gerekecek.

Kıbrıs’ta ENOSİS fikrinin ilk kez dillendirildiği tarih 1828 olarak belirtilir ki, günümüzde de bu fikrin azımsanmayacak sayıda takipçisi olduğu bilinmektedir. Fikrin, tedhiş eylemlerine dönüşmesi ise 1955 yılında görülüyor.

Grivas tarafından kurulan EOKA örgütü ilk eylem olarak Lefkoşa’da Türk Büyükelçiliğinin bombalanmasını gerçekleştirir.

Bu tedhiş olayları dolayısıyla, İngiltere’nin davetiyle, İngiltere – Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleştirilen 29 Ağustos 1955 tarihli Birinci Londra Konferansı sonrası, Türkiye’nin taksim politikasına yöneldiği ve bu politikanın yansıması olarak Kıbrıs’ta ve Türkiye’de  YA TAKSİM YA ÖLÜM sloganıyla 50 ye yakın miting gerçekleştirildi.

Daha sonraki süreç özetle, 1960 da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması, 1963 de Makarios’un Anayasanın bazı maddelerini Türkler aleyhine tadil etmek istemesi, 1963 Kanlı Noel, ki bu katliamın tanığı ve katliamda eşi ve çocuklarını kaybeden Dr. Nihat İlhan geçtiğimiz hafta hayatını yitirmiştir ve bıçağın kemiğe dayandığı 1974 Barış Harekatına kadar süren Kıbrıs Türkleri’nin uğradıkları sayısız mezalim şeklindedir.

Kıbrıs, konumu itibarıyla, Dr. Yeşim Demir’in söylediği gibi “Akdeniz’de batmayan bir uçak gemisi” görünümündedir ve Avrupa – Asya ve Afrika kıtalarının kesişme noktasındadır. İşte bu özelliğinden dolayı tarih boyunca tüm devletler adanın kontrolünde söz sahibi olmak istemişlerdir. Dolayısıyla “Kıbrıs Sorunu”nun çözümü sadece adada yaşayan iki toplum ve bunların doğal bağlantısı olan Türkiye ve Yunanistan’ın çabalarına bağlı değildir.

Ülkemiz açısından baktığımızda; Kıbrıs meselesinin “Milli Dava” niteliğinin devamlılığı zorunluluk olarak görülmelidir. Gerek Suriye ve Irak’ta halen sürmekte olan kaos ortamı/savaş ve buna müdahil ülkelerin bölgeye ilişkin arzu ve projeleri, gerekse, daha önce Libya ve Mısır gibi ülkelerde yaşanan Arap Baharı, Kıbrıs meselesinin bizim açımızdan önemini daha da belirginleştiriyor.

Süveyş Kanalı’nın kontrolü konusu bilinir ki öteden beri İngiltere’nin ilgi alanındadır ve adada bulunan askeri üsleri kendilerine birçok avantaj sağlamaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson geçtiğimiz hafta adayı ziyaret etmiş, her iki toplumun liderleriyle de görüşmüş “İngiltere’nin garantiler konusuyla ilgili istikrarlı çizgisinde herhangi bir sapma olmadığını” söylemiştir.

İsrail, Akdeniz havzasındaki enerji ve su kaynakları ile yakından ilgilidir ve bununla ilgili projelerini hayata geçirmek üzere gerekli adımları atmış, Rusya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimiyle işbirliği kanallarını açmıştır.

AB, üye ülkelerinden olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (*) üzerinden adanın kontrolünde söz sahibi  ve “çıkarlarının takipçisi” olmak arzusunda görünmektedir ki; Pavlopoulos’un yukarıda alıntılanan ifadesi de bunu desteklemektedir.

Rusya, Akdeniz’e inmek arzusunu hiçbir zaman saklamamış ve buna ilişkin politikalar geliştirip uygulamaktan da geri durmamıştır. Doğusunda Çin, batı ve güneybatısında NATO ülkeleri ile kendini kısıtlanmış hisseden Rusya’nın İran ile iyi ilişkiler geliştirmesi,  Suriye’de aldığı aktif rol, Mısır ve İsrail ile yaptığı anlaşmalar ve Yunanistan’la geliştirme gayretinde olduğu ilişkiler, doğal olarak İsrail gibi Akdeniz havzasının enerji kaynaklarından yararlanmak ama bunun yanında da stratejik açıdan önemli bir konum elde etmek amacıyla atılmış adımlar olarak değerlendirilebilir.

Kaldı ki Atlantik ve Pasifik’teki büyük ülkelerin gerek Akdeniz ve gerekse Afrika’ya olan ilgileri hepimizin bildiği konular olduğundan ayrıca söz etmek anlamsız olacaktır.

Görülmektedir ki tüm taraflar kendi milli/ulusal çıkarları doğrultusunda ve devlet menfaatlerini öne alarak bölgede rol almak çabasında ve girişimindedir. Ve bilinir ki uluslararası ilişkilerde devletler kendi çıkarları doğrultusunda politika/proje üretir ve geliştirirler.

Ortaya koymaya çalıştığımız çerçeveden bakıldığında, Kıbrıs konusu Türkiye açısından “Milli Dava” niteliğini korumaya devam etmektedir. Bugün gelinen noktada bir çözümden söz edilmektedir ve elbette ki çözümsüzlük bir çözüm değildir.

Ancak; 1960 Anayasasında yönetimde temsil oranının 7 ye 3 olarak belirlenmesi, 1974  Barış Harekatı sonrası Türk tarafının kontrol ettiği bölgenin oranının %36.5 olması, Annan Planı ile çözüme yaklaşılmışken Rum tarafının HAYIR dediği de göz önünde bulundurularak; bundan sonra atılacak adımlarda daha geriye düşmeden, Türkiye’nin KKTC ile Kıbrıs Türk toplumunun millet ve devlet çıkarları öne çıkarılarak politika geliştirmesi ulusal çıkarlarımızın ve devlet aklının gereği olarak görünmektedir.

Ada’nın Lala Mustafa Paşa tarafından fethedildiği 1571 yılından bu yana adada yaşayan Türkler,  Milli Mukavemet Teşkilatı mensupları, Başkurt, Doğan vd. ile Kıbrıs Türk’ünün onur mücadelesi için şehit ve gazi olan gerek Kıbrıslı Türkler, gerekse Kıbrıs Barış Harekatı’na katılmış olan şehit ve gazilerimizin anısı da bize gitmemiz gereken yolu göstermektedir.

 (*)TC Dışişleri Bakanlığı, AB’nin 3 Aralık 2002 tarihli sonuç bildirgesine atıfta bulunarak, Ankara’daki AB Büyükelçiliklerine “aşağıdaki hususları” duyurur:

Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ne tam üye olarak katılımı 1959 Zürih ve Londra anlaşmalarıyla 1960 Anlaşmalarını ihlal etmek anlamındadır. Bu enstrümanlar, Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üye bulunmadıkları uluslararası siyasi ve ekonomik birlik Kıbrıs’ın üye olmasına engel teşkil eden hükümler içermektedir. Dahası, 1960 Antlaşmaları, kısmen veya tümden Kıbrıs’ın, her nasıl olursa olsun herhangi bir devletle herhangi bir siyasi veya ekonomik birliktelik içerisine girmesine mani olan özel hükümler içermektedir. Bu Antlaşmalar aynı zamanda garantör güçler olarak Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallığa bu tür bir olasılığı önlemek üzere özel sorumluluk yüklemektedir. Türkiye kendi namına 1960 Antlaşmalarından kaynaklanan hak ve yükümlülüklerinin aynen devamını sağlamak üzere gerekeni yapmaya kararlıdır. Dahası, Kıbrıs Türk tarafının rızasını içermediğine göre bu katılım hukuken geçersiz ve hükümsüzdür. Türkiye hukuken veya siyaseten bu kararı kabul edemez.