Türkolog Murad Adji, Asia’s Europe, Vol.I ( Europe, Turkic, the Great Steppe )  adlı eserinde “…..Kafkasların kendi kontrollerinde olan kısmında Türk yerleşimleri kuruluyor yeni şehirler yükseliyordu. Bunlardan biri de Hamrin’di. Şehir, Kafkas tarihçilerinin yarısından çoğunun zikrettikleri kutsal bir ağaçla şöhret bulmuştu. ‘Tengri-Han’ adlı ağaçla. Bu, paganlarınki gibi alelade bir kutsal ağaç değildi. Türklerde, kendisinde Yüce Tengri’nin yaratmış olduğu her şeyin birleştiği bir evrensel ağaç efsanesi yaşıyordu.

…Dünya ağacının dalları göğe ulaşır, Tanrı’ya ve kuşlara ait olur……”  demektedir.

Türkler, Hayat Ağacı’nın köklerinin dünyada olduğuna ve ağacın son katında ise Gök Tanrı ile ilişkili olan “TUĞRUL”un (ANKA) tünediğine inanmışlardı.

Birçok kültürde kendine değişik adlarla yer bulmuş olan ANKA, (Simurg, Phoenix, Tuğrul, Hüma, Garuda, Alp Karakuş, Devlet Kuşu) efsanevi bir kuş olup; tüm kültür ve inanışlar bu kuşun efsanevi bir dağda ve yüksek bir ağacın üzerinde yaşadığı konusunda mutabık görünmektedir. Ayrıca, ANKA’nın bilge bir kuş olduğu, cesaretin, gücün, kudretin, egemenliğin, bahtın, bolluğun, bereketin, güvenin, mutluluğun ve huzurun sembolü olduğu da genel kabul gören özelliklerdir.

Efsanelerde ifade edildiği gibi, ANKA çok uzun yaşayan, ancak ölümü yaklaştığında tünediği ağacın dallarına yaptığı yuvada yanarak ölen ve küllerinden yeniden doğan bir kuştur. Bu açıdan Hristiyanlığın ilk dönemlerinde ölümden sonra dirilişi simgelemiş, Firdevsi’nin “Şehname”sinde, “Oğuz Kağan Destanı”nda, Anadolu ve Balkan Türk hikâyeleri ve anlatmalarında kendine yer bulmuş, Yakut Türklerinde “Devlet Kuşu”, “Hüma”, “Umay” veya “İmi” şeklinde adlandırılmış ve talih kuşu olarak görülmüştür. Divan-ı Lügat it Türk’de “Togrıl” olarak geçmiştir ve Kül Tigin’ e ait heykel başında da sembol olarak yer almıştır.

Sanat tarihçi Gündegül Parlar,  “Lotus ve Palmet”, “Güneş ve Ay”, “Ateş ve Su” gibi kavramların Türklerde, yaşam ve ölümü simgelediğini ve bu kavramların çeşitli kültürlerde değişik anlamlara gelmekle birlikte ortak özelliklerinin ölümden sonraki yaşamı çağrıştırmaları ve hayat ağacı ile betimlenmeleri olduğunu söylemektedir.

En üst katında ANKA’nın yaşadığı hayat ağacı

Birçok kültürde kendine yer bulmakla birlikte genel kanı, ANKA KUŞU’nun sadece Türk ve Macar mitolojisi ile ilgili olduğudur. Buradan hareketle ve Türk mitolojisini de göz önünde bulundurarak, ANKA KUŞU’nun yaşadığı rivayet edilen efsanevi Kaf Dağı’nın, Türklerin yeniden dirilişini ifade eden Ergenekon Destanı’nın geçtiği “Tanrı Dağı” olduğu önermesinde bulunabilir miyiz?

Eski Türklerde kuşların “ongun” (amblem/arma) olarak kullanıldığı, Oğuzlarda her Türk boyunun bir ongonu (kartal, atmaca, doğan, baykuş, efsanevi figürler) olduğu bilinmektedir. Orta Asya’da yapılan çalışmalarda “Kurat” kurganı içerisinde bir kartal pençesine rastlanmış olup; kurgan MÖ 2000 başlarına tarihlenmektedir.

“Tuğrul Kuşu” Oğuzların liderinin ongunudur. Bu kuş, efsanevi olarak varlığı kabul edilen ama dünyada var olmayan bir kuştur ve Türk geleneğinde çok önemli bir yer tutmuştur. Selçuklular da ongon/arma olarak çift başlı efsanevi kuşu/kartalı kullanmışlar, bu armaya bazı eserlerinde de yer vermişlerdir. Örneğin Yakutiye Medresesindeki bir rölyefte hem “Hayat Ağacı”nı hem de hayat ağacının tepesine tünemiş “Tuğrul Kuşu” nu görmek mümkündür.

Bu gelenek Osmanlı döneminde de devam etmiş, padişahlar arma olarak kendi tuğralarını kullanmıştır. Kadim Türk töresine uyarak devam ettirilen bu gelenekte, padişahlara özel imzalar olan “tuğra”nın Arapça harfler kullanılarak bir kuşa benzetildiği düşünülmektedir.

Baran Aydın, Ay Yıldız Teşkilatı adlı kitabında fotoğraflarına yer verdiği, biri eski harflerden diğeri ise Latin harflerinden oluşan ve “GMK” harflerini içeren, Atatürk’e ait iki kişisel rozetin, kadim Türk geleneğine uyularak kuş şeklinde tasarlandığını ifade etmektedir.

Türkler tarih boyunca bağımsızlıklarına ve egemenliklerine önem vermiş ve bu konuda azami hassasiyete sahip olmuşlardır. Türk topluluklarının gittikleri her yerde beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyasi teşekküller kurmağa çalışmaları, çeşitli ülkelerde bunu başarmış olmaları bağımsızlık düşüncesindeki ısrarlarını da göstermektedir.

Bilge Kağan, “ Yukarıda gök çökmedikçe, aşağıda yer delinmedikçe Türk Bodunu’nun ilini, töresini kim bozabilir” demekle; bağımsızlığa verilen önemi vurgulamaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri de bağımsızlığa verdiği önemi göstermesi bakımından birkaç örnek olarak değerlendirilebilir.

“Türk milleti istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”

“  Biz Türkler bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.”

“ Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

Tarih boyunca gerek uçsuz bucaksız steplerde kuşlar kadar özgür yaşayan ve gerekse her seferinde yıkılan devletinin/beyliğinin/hanlığının yerine yeni bir egemen devlet kurma iradesine sahip olan Türklerin, yaratılışları itibarıyla, küllerinden yeniden doğan “ANKA” olduğunu söylemek her halde yanlış olmaz.

Dolayısıyla, her türlü rekabetin en uç şekillerde yaşandığı 21. yüzyılın dünyasında, atalarımızdan gelen, kuşkusuz genlerimize de işlemiş olan özelliklerimizle, bilginin ışığında ve yol göstericiliğinde “ANKA” olup, küllerimizden yeniden doğup, ataletten ve boş vermişlikten kurtulmalı, millet ve devlet olarak, dünya ülkeleri arasındaki yerimizi en üst seviyelere çıkartmalı, tarihe her anlamda yön verenlerden olmalıyız.

Bunun için sahip olduğumuz yetenek ve imkânları asla azımsamamalı, ileriye, daima ileriye yürümekten vazgeçmemeliyiz.