Ekonomik krizlerin nedenleri iyi teşhis ve tespit edilmeden soruna çözüm bulmak da mümkün değildir.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Türkiye’nin ekonomik sorunları fevkalade ciddidir ve faiz yükseltmek, yeni borç anlaşmaları yapmak ve benzeri geçici çözümler ile bu sorunların çözümü mümkün değildir!

Türkiye’nin temel ekonomik sorunu ürettiğinden fazlasını tüketmek, küresel ekonominin talep ettiği mal ve hizmetleri üretememektir. Üstelik bu, Osmanlı’dan bu yana gelen kronik bir sorundur. Osmanlı da bu yüzden çökmüş; önce ekonomik sonra da siyasi bağımsızlığını yitirmiştir.

Dış borç ve yabancı sermayeye bağımlı bir tüketim ekonomisi doğal olarak dönem dönem döviz krizlerine girer. Bu krizler geleneksel olarak verilen siyasi ya da askeri tavizler sayesinde küresel finans odaklarının açtığı yeni borçlar yahut yaptıkları yeni yabancı yatırımlar sayesinde geçici olarak aşılır.

Bu yüzden Türk dış politikası ve ekonomi yönetimi küresel güç dengeleri üzerinde cambazlık yapmak zorundadır. Doğal olarak ip sallanırsa her cambaz düşer ve benzer şekilde de küresel paradigma değişimleri sırasında Türkiye’de daima yeni yeni ekonomik krizler ortaya çıkar ve bu ekonomik krizler daima siyasi krizleri tetikler. Geçmişe baktığımızda görürüz ki Türkiye yaklaşık olarak her on beş yılda bir döviz krizine girmektedir. Bugünkü kriz aslında daha erken patlayabilirdi ama Amerika ve Avrupa’da ortaya çıkan büyük ekonomik kriz yüzünden alınan tedbirler ve sıfır faizle piyasaya sürülen milyarlarca dolar ve euro sayesinde gecikti.

Şimdi bu ekonomiler toparlandı, piyasaya sürdükleri paraları topluyorlar ve bu yüzden krizin üçüncü fazına geçildi. Önce Amerika’da ortaya çıkan sonra Avrupa’yı vuran kriz şimdi üçüncü fazında ve gelişmekte olan, büyük miktarda cari açık veren ve döviz borcu olan ülkeleri vuruyor.

Türkiye’de ekonomik krizlerin ortaya çıkması için elbette illaki küresel paradigma değişimleri olması da gerekmez; çoğu zaman borç limitine ulaşıldığı düşünüldüğünde ya da ekonomi iyi yönetilemediğinde de küresel finans patronları tedirgin olur ve yeni borç vermeyi keserler. Bu durumda da ekonomik bir kriz ortaya çıkar.

Dahası kapitalist sistem zaten doğası gereği dönemsel krizlere gebedir ve en sağlıklı görünen ekonomiler bile bu krizlerden nasibini alır. Küresel kapitalist sisteme entegre olmuş olan Türk ekonomisi de bu küresel etkilerden dönem dönem nasibini alır, etkilenir.

Bugün Yaşanan 2018 Ekonomi Krizinin Nedenleri:

Bugün yaşanan ekonomik krizin temelde iki nedeni vardır:

1- Yaşanan rejim değişikliği

Türkiye’de 16 Nisan referandumu sonrasında güçler ayrılığının ve denge denetim mekanizmalarının yer almadığı bir tek adam rejimi tesis edilmiştir. 24 Haziran seçimleri sonrasında ise bu tek adam rejimi yasal olarak tam anlamı ile yürürlüğe girmiştir.

Bu rejimin yatırımcılar açısından yarattığı tereddütleri göz önüne almadan bugün yaşanan ekonomik kaosu anlamak mümkün değildir.

Her yatırımcı öngörülebilir siyasi, ekonomik ve hukuki ortamlarda yatırım yapmak ister. Bütün kararların tek bir adamın iki dudağı arasından çıkacağı sistemlere yatırımcı daima kuşku ile bakar.

Unutmayın ki yatırımcı ister yerli, isterse de yabancı olsun daima kişiye değil sisteme güvenir!

Demokratik sistemden uzaklaşıp en hafif tabiri ile otoriterleşen bir sisteme yatırım yapmak ya da borç vermek daima daha riskli görülür. Bugün Türkiye’nin risk pirimi CDS’ler 542 baz puandadır. Karşılaştırma için Brezilya 245, Yunanistan 317 ve Almanya sadece ve sadece 10 baz puandadır…

Bu durum ekonomimizi olumsuz etkileyen ve kısa vadede giderilmesi hiç de kolay olmayan bir durumdur.

Diğer yandan küresel güç dengeleri içinde son 60 yıldır ittifak içinde olduğumuz batı ile çatışma yaratan politikalar ve İran, Rusya ve Çin ile yakınlaşma çabaları da batı kaynaklı finansı ve yatırımcıları tedirgin etmektedir.

2- Türkiye’nin ekonomik yapısı

Eğer sağlıklı bir ekonominiz varsa dışarıdaki güç odaklarının sizi ekonomik araçlar ile etkilemesi pek mümkün değildir.

Türk ekonomisi ise çok ama çok hastadır. Türk ekonomisi kendi halkının ihtiyaç duyduğu, talep ettiği mal ve hizmetleri üretmekten acizdir! Sağlıklı bir ekonomi sadece kendi halkının ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri üretmekle kalmaz diğer halklara da mal ve hizmet ihraç ederek cari fazla verir! Bir kere konunun bu boyutunu idrak etmeden güncel ekonomik hareketlere tepki olarak politika üretmek kanser hastasına asprin vermekten daha fazla bir fayda sağlamaz!

Türk ekonomisinin Türk halkının ihtiyaç duyduğu talep ettiği mal ve hizmetleri üretip üretemediğini anlamanın birinci yolu dış ticaret rakamlarına bakmaktan geçer. Türk ekonomisi çok uzun yıllardır dış ticaret açığı veren bir ekonomidir. Özellikle son on altı yıllık Akp iktidarı döneminde dış ticaret açığı fahiş miktarda artmıştır.

Amerikan kaynaklı neoliberal politikaları Türkiye’ye getiren ve uygulayan Turgut Özal’ın bir yılda verdiği dış ticaret açığından fazlasını Erdoğan iktidarı sadece ve sadece bir ayda vermektedir!

1983-1991 yılları arasında 9 yıllık ANAP iktidarı döneminde dış ticaret açığımız 41,8 milyar dolar, yıllık ortalama dış ticaret açığımız ise, 4 milyar 641 milyon dolar olarak gerçekleşmiş

Gelelim 1992-2002 kayıp yılara; bu kaotik yıllarda dahi toplam Dış ticaret açığı: 169,5 milyar dolar ve yıllık ortalama dış ticaret açığı 15 milyar 409 milyon dolar olarak gerçekleşmiş.

Son 15 yıllık dönemde dış ticaret açığımız 967,7 milyar dolara ulaşıyor. Böylece yıllık ortalama dış açığımız 64 milyar 511 milyon dolara çıkıyor.

Günlük hayatımızdaki basit gözlemler bile yabancı sermaye ve ithalata ne kadar bağlı olduğumuzu açıkça göstermektedir. Kafanızı çevirip sokaklara bakın milyonlarca ithal araba göreceksiniz. Evinizdeki beyaz eşyadan elektroniklere ilaçtan enerji hammaddelerine ve hatta gıda ürünlerine kadar birçok mal artık ithaldir!

Uygulanan yanlış ekonomik politikalar yüzünden üretmediğimiz üretemediğimiz ürünleri tüketmek zorundayız. Üretmeden tüketmek ya borçlanarak, ya çalarak ya da dilenerek mümkündür! Üretmeden tüketmenin sürdürülebilirliği yoktur.

Bugün yaşadığımız bu kriz Türk ekonomisinin bu hastalıklı yapısından kaynaklanmaktadır. Bunu açıkça görmeden bu hastalıklı yapıyı tedavi etmemiz asla ve kata mümkün değildir!

İçi boş sloganlar ve hamasi söylemler ile bu hastalığı gizlemek yaşanan krizi dış güçlerin operasyonlarına bağlamak sadece hastalığın teşhisini ve tedavisini geciktirmektedir.

Türk Ekonomisi Nasıl Tedavi Edilir Kronik Döviz Krizleri Nasıl Önlenir?

Türk ekonomisini; nitelikli insan ve özkaynağa dayalı olarak icat, tasarım ve üretim yapabilen bir yapıya dönüştürmemiz mutlak bir gerekliliktir.

Sağlıklı bir ekonomi ancak ve ancak nitelikli insan gücü sayesinde inşa edilebilir. Almanya ve Japonya 2. Dünya savaşından sonra işte bu nitelikli insan kaynakları sayesinde küllerinden yeniden doğmuşlardır ve bugün de dünyanın en sağlıklı ekonomileri arasındadırlar.

Çağdaş üretim fonksiyonunun ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünü üretmek ancak sağlıklı ve akılcı eğitim politikaları sayesinde mümkündür. AKP iktidarı son on altı yılda uyguladığı kaotik, akla ve bilime ters eğitim politikaları yüzünden insan kaynaklarımızı heba ve heder etmiştir.

Nitelikli insan yetiştirmek de yetmez; SSCB birçok nitelikli insan yetiştirmişti ve ne oldu? Korkunç bir ekonomik ve siyasi çöküntü yaşadı. O iyi yetişmiş insanları dünyaya üç kuruşa süfli işler yapmak üzere dağılmak zorunda kaldı.

Sadece nitelikli insan yetiştirmek de yetmez demiştik. Bunun yanında nitelikli insanların yaşayıp üretim yapmak isteyecekleri toplumsal iklimin de yaratılması gerekir.

Nitelikli insanlar yaratıcılıklarını ortaya çıkarabilecekleri, ürettiklerinden adil pay alacakları, haklarının ve hukuklarının korunacağı bir toplumsal iklim talep eder. Bunun adı da demokrasi ve hukuk devletidir.

Küresel ölçekte her ülke nitelikli insan talep eder ve her kim bu insanları daha mutlu ederse o insanlar o ülkelerde yaşamak ve çalışmak ister. İşte bu yüzden de beyin göçü denilen olgu ortaya çıkmaktadır. Biz tek bir çakıl taşı vermeyelim diye bu kadar hassaslaşırken göç edip yiten beyinlere ne yazık ki kimse aldırmamaktadır.

Ne yazık ki nitelikli insan yetiştirmek kolay ve kısa sürede olabilecek bir şey değildir. Peki, çözümsüz müdür elbette değil.

Çözüm öncelikle nitelikli insanların yaşamak ve üretmek isteyeceği toplumsal iklimin yaratılmasından geçer. Bugün dünyaya dağılmış birçok nitelikli Türk insanı vardır ve eğer bu insanlara uygun bir toplumsal iklim yaratılabilirse tersine bir beyin göçü oluşması da mümkündür.

Üstelik çevremizde İran, Rusya, Suriye, Irak ve Mısır gibi nitelikli insanları mutlu ve tatmin etmeyen toplumsal iklimler varken oralardaki yetişmiş insanları dahi ülkemize çekmemiz mümkündür. Bu aslında jeostratejinin bize sunduğu bir fırsattır.

Uygulanacak doğru politikalar ile Türkiye çok kısa sürede nitelikli insan kaynaklarını ülkeye çekebilir. Nitelikli insanların aradığı toplumsal iklim aynı zamanda sermaye sahipleri ve yatırımcılarında aradığı toplumsal iklimdir. Doğru politikalar ile bu iki kaynağı Türkiye’de buluşturmak mümkündür.

Erdoğan ve AKP iktidarı çok basit ve kısa sürede yapılabilecek bir takım yasal ve anayasal düzenlemeler ile bu toplumsal iklimi yaratabilir, bu ellerinde. Üstelik böyle bir düzenleme yapmaya niyet ettiklerinde elbette ki muhalefet de destek verecektir.

Böyle bir toplumsal iklim yaratılmasının önündeki tek engel mevcut fikri yapıdır.

Bu fikri yapı ya da bu iktidar değişmeden böyle bir toplumsal iklim yaratılamaz böyle bir toplumsal iklim yaratılamazsa da bu ekonomik kriz çözülemez! Bugün o ya da bu siyasi ekonomik veya askeri taviz ile uyutulabilir ama emin olun üç gün sonra yeniden alevlenir.

Son olarak çözüm var, yok değil ama rasyonel aklın ve bilimin ışığında yürünmesi gereken zor ve uzun bir süreç. Erdoğan iktidarının bu yoldan mı yürümeyi tercih edeceği yoksa küresel gerilimler üzerinde cambazlık yapıp maceralara atılmayı mı tercih edeceği önümüzdeki günlerde görülecek.

Pansuman tedaviler ile bugünü kurtarmak, faizi üç beş puan yükseltip doları beş on kuruş düşürmek sorunu çözmeyecektir sorun ancak ve ancak çok köklü zihniyet, hukuk, siyaset ve eğitim politikası reformları ile çözülebilir.

Peki, ekonomik kriz çözülemezse ne olur?

Bu sorunun cevabı ne yazık ki hiç de sevimli değil: Döviz bulamazsak ithalat yapamayız, ithalat yapamazsak halkımızın ilaç ve enerji dâhil birçok kritik ihtiyacını karşılayamayız ve dahası ithalata bağımlı üretim yapımız da durur. İşsizlik ve enflasyon fahiş miktarda artar, birçok borçlu firma batar. Çözülemezse bu krizin yaratacağı etkiler 70’li yılların sonunda Amerika’nın uyguladığı ambargonun sonuçlarına benzer sonuçlar doğurur. Soğuk kış aylarında doğalgaz ya da arabamıza koyacak mazot benzin bulamayız. O yıllarda hiç değilse gıdada dışarıya bunca bağımlı değildik ve o halde dahi kahve gibi ithal gıda maddeleri bulunamamıştı, bugünü varın siz düşünün artık…