Tarihte çok büyük kişilikler vardır. Gılgamış, Aşil, İskender, Atilla, Cengiz Han, Timur, Fatih. Haklarındaki bilginin azlığı bazılarının yaşayıp yaşamadığı konusunda soru işaretleri üretir. Onlar efsanelerle kuşaklar boyu iletilir, yaşatılırlar. İnsanlık tarihinin son büyük adamı ise büyük bir talih ve Allah’ın mucizesi olarak bizim topraklarımıza nasip olmuştur. Üstelik o kadar büyüktü ki, kendisinden önce gelenlerin büyük olup olmadığını sorgulatmıştır. Neden mi? Yüce Atatürk’ün askerî ve insanî tüm meziyetlerini konunun dışında tutarak önce kendisinin 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü’ye yazdığı mektubu bir okuyalım.

“Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor. Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını, onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!” (1)

Kendi ağzından aktardığı ülkenin o günkü durumunu mükemmel bir öngörü ve birçok insanüstü meziyetle birleştirerek sadece on yılda (10 kısa yıl, yani sadece on yıl, bakın özellikle bilinmeli 10 dünya yılı) muasır medeniyete ulaşma yolunda kararlı ve başarılı bir ülke haline getirmiştir. Çalışarak, inanarak ve milletine güvenerek ortaya koyduğu eser bugün dünyayı yöneten tüm güçlerin dizlerini titretmiştir. Tek dişi kalmış canavarın ilk ve tek yenilgisi bu topraklarda olmuş, emperyalizmin baskısı altında inleyen tüm ülkelere rol model yaratmayı bilmiştir. Ülkesini bir barış adası haline getirmiş, tüm dünyaya barış yaymış, çocuklara, gençlere bayram yaşatan dünyadaki tek ülkeyi kurmuştur. Yetmemiş düşmanlarını bile kurduğu ülkenin saygınlığı ve kendi kişiliği ile etkilemeyi başarmıştır. Peki, bunlar “kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur” hissiyatıyla bizim uydurduğumuz şeyler mi? Tabii ki hayır. Muhtemelen olay sadece bize kalsa her şeyi unuttuğumuz gibi onu da unuturduk. Ama unutulmayı engelleyen şeyleri “onun zamanında düşmanı olan” ülkelerin insanları sağlıyor. Bakın BM’nin bir alt unsuru olan UNESCO Yüce Atatürk öldükten 40 yıl sonra ne demiş.

 

27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu’nun kararında:

“UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılacağını hatırlatarak, UNESCO’nun ilgilendiği tüm alanlarda olağanüstü bir reformcu olduğunu göz önünde tutarak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğunu kabul ederek, dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmalarının olağanüstü bir örnek olduğunu ve tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak, eylemlerini her zaman barış uluslar arası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere, 1980 yılında yapılacak sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar verilmiştir.”

Ayrıca, 27 Kasım 1978 yılında Paris’te yaptığı bu toplantıda, 1981 yılını “Dünya Atatürk Yılı” olarak kabul ve ilan etmiştir. (2)

Bu kararın önemi ise, UNESCO tarafından doğum günü kutlanan başka bir lider yoktur; şu ana kadar da başka bir lider için kutlama kararı verilmemiştir.

 

Hiç yenilmeyen bir komutan olmasına rağmen sivil hayatıyla askeri başarılarını geçebilen en büyük kahramanın efsanesi aslında doğduğunda başlamıştı. Ama onu Atatürk yapan Milli Mücadele’ydi. Milli Mücadele ise 98 yıl önce bugün başlamıştı. Bugün yüce Atatürk’ün Samsun’a çıkarak milli direniş ve mücadeleyi başlattığı gün. Başta Atatürk ve Silah Arkadaşları olmak üzere vatan için, bayrak için kan, ter, gözyaşı döken herkesin kutlu günü mutlu olsun. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

 

(1) Ülger, S.Eriş. Atatürk Milliyetçiliği, ISBN: 9786059121101, Parola Yayınları, İstanbul, 2015.

(2)  http://unesdoc.unesco.org/images/0007/000747/074752eo.pdf