Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Ne için yaşarız? Ya da daha incelterek soralım; ne için yaşarsınız? Büyük bir şans eseri gelmeyi başardığımız dünyada bir şeyler yaparak iz bırakmak mı yoksa varlığımızdan utanarak ve çekinerek; varmış gibi yaparak aslında yok olarak mı yaşamayı isteriz? İradenize sahip çıkmak mı, yoksa hep bir irade altında ezilmek mi istersiniz? Sürüleştirilmekten zevk almak zorunda kalmak mı, birey olmanın onurunu yaşamak mıdır hayattan beklenti?

Beklentiler kişiye göre değişebildiğinden, onurlu birey olarak yaşamanın kişiye göre değişen bir tarifi olabilir. Mesela, özgür irade ile karar verebilmek ve “Doğrusu bu, buna inanacaksın.” diyene meselenin tüm boyutlarını öğrenene kadar karşı durabilmek, bazıları için onurlu birey olmanın kaçınılmaz gereksinimi olabilir. Bazıları için zayıfı korumak ama zayıfın sırtına basmamak onurlu duruş olabilir. Bazıları için doğru söylemek ve ne olursa olsun doğru söylemekten vazgeçmemek onurlu olmanın asıl kuralı olabilir. Bazıları, milletini üstün tutar, her şekilde onun için çalışır, onlar için tek onur kaynağı budur. Bazıları, vatan ve milleti aynı potada görür ve ikisini birden yüceltmek amacından vazgeçmez; onlara göre onurlu duruş budur. Bazıları, güce asla biat etmez, her zaman gücü daha iyi davranmaya zorlar; gücün dizginlenmesi ve herkese şefkat göstermesinin sağlaması onlar için hayati önemdedir. Bazıları insan hayatına ve esenliğine önem verir. Bazıları, ülkenin gelecekte yer edinebilmesi ve sadece eğitim değil, her türlü alt yapıyı sağlayabilmek için hayatını vakfeder. Bazıları için toplum sağlığı kendi sağlığı kadar önemlidir; bu konuda yapılabilecek her şeyi yapmak onurlu duruş için gereklidir. Bazıları onurlu yaşayabilmek için onurlu bir ülkeye sahip olmak gerektiğini düşünüp o ülkeyi gerçekleyebilmek için karşısına çıkan düşmanlarla harp meydanlarında savaşır. Bazıları, düşmanlarına bile saygı gösterip onların saygısını kazanırken dünya barışını yönlendirir. Bazıları en onurlu yönetim sisteminin ne olduğunu bulmaya çalışır, araştırır. Bazıları, kulluk sisteminin karşısına dikilen mümkün en mütekâmil sistemi ülkesinde uygular ve gelecek nesilleri de onurlu birey olabilecek fırsatlarla tanıştırır. Birisi de bunların hepsini kısacık bir ömürde yapar ve ATATÜRK olur.

“Tarih Türk’le başlar” düsturundaki herkes, Anadolu’da kurulan devletlerimizin sonuncusunu Yüce Atatürk’ün önderliği ve nezaretinde kurarak Yüce Türk Milletini onurlandıran tüm büyüklerimizi saygıyla anarken sorumluluklarının da bilincinde olarak karanlık işgal günlerini hatırlamalıdır. Osmanlı neden devletini kaybetti; süreç nasıl gelişti; memleket elden giderken halk nasıl birbirini boğazlayan yapıların içinde yer aldı; iç isyanlar neden ve kime karşı çıktı; iç isyanları çıkaranlar kimlerden destek aldı; Meclis Hükümeti (dikkat: devlet değil çünkü devlet henüz yok) doğuda Ermeni; Karadeniz’de Rum çetelerine karşı nasıl mücadele etti; İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Amerikalılar, Ruslar ve Almanlar hangi planların peşinden koştu ve hangilerini uygulamaya çalıştı, bunlar hatırlanmalı. Hatırlanmazsa ne olur? Üstünden biraz vakit geçince hafızanız size oyun oynamaya başlar ve kimler kahraman, kimler hain birbirine karıştırmaya başlarsınız. Milli mücadelenin başarısından haz etmeyenlerin kalıntıları dünyanın en onurlu mücadelesini çarpıtmaya başlar; siz de tereddüde düşersiniz.

Bazı başlıkları kısaca ve net olarak açıklayalım ki hatıralarınız canlansın. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti Mondros mütarekesini imzalayarak Birinci Cihan Harbi’nde yenildiğini ve ateşkes şartlarını kabul ettiğini deklare etti. Galip devletler, diğer mağlup devletlerle kendi kazançlarını perçinleyen barış antlaşmaları yaptılar; ancak Osmanlı için süreç biraz farklı oldu. Aslında tek başına Mondros yeterince yıkıcı bir anlaşma olmasına rağmen bununla yetinmek istemediler. Osmanlıyı nasıl parçalayıp bölüşecekleri konusunda yaklaşık bir buçuk yıl tartışıp görüştüler. En sonunda 24 Nisan 1920’de (tarihe dikkat) San Remo konferansında bir araya gelip nihai bir metin oluşturdular ve 11 Mayıs 1920’de incelenmesi maksadıyla Osmanlı Devleti’ne verdiler. Sultan Vahidettin‘in başkanlığında toplanan Şüra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920’de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer” görerek Antlaşma’nın onanmasına karar verdi. Anlaşmayı imzalamak maksadıyla görevlendirilen Tevfik Paşa, onuruna yediremediği için, anlaşmayı imzalamayınca yerine yeni bir heyet oluşturuldu. Antlaşma 10 Ağustos 1920’de bu heyet tarafından imzalanmış, 19 Ağustos 1920’de TBMM anlaşmayı imzalayan ve onaylayanlar için vatana ihanet kanunu çıkarmıştır. Sevr’i önemli kılan ve üzerinden geçen bunca yıla rağmen tartışmalı yapan önemli birkaç husus vardır. Mondros oldukça ağır bir ateşkes anlaşmasıdır, Osmanlı’yı ortadan kaldırmak hevesindedir ve kaldırmıştır. Sevr ise Anadolu’daki Türklüğü yok etme hevesindedir ve uygulanamamıştır. Uygulanamayışı düşmanların, cihan harbi galiplerinin veya dış mihrakların beceriksizliğinden değil şahlanan Türk Direnişi yani Milli Mücadele’nin başarısından kaynaklanmaktadır. Sevr, bugün halen bölgemizde devam eden mücadelelerin hedeflediği ortamı yüz yıl önce kurmaya çalışan uluslar arası hukuk kandırmacasıydı. O kandırmacayı bozan milli mücadele biraz hız kesip, şiddetini düşürünce aynı kan emici ekip, aynı heveslerle sahneye çıkmıştır.

Milli Mücadele devam ederken dış güçlere karşı eğilebildiği kadar eğilen İstanbul yönetimi, milli mücadelenin gücünü azaltmak için elinden gelen her şeyi yapmış, iç isyanlar çıkartmıştır. Ahmet Anzavur, Kuva-yı İnzibatiye (Halifelik Ordusu), Bozkır-Zeynelabidin, Bolu-Düzce, Çapanoğulları, Delibaş Mehmet-Konya, Cemil Çeto, Cemil Çeto, Koçgiri İsyanı, Ali Batı, Çopur Musa isyanları bir çırpıda akla gelen isyanlardır. Bu isyanlar rastlantı eseri olarak ortaya çıkmış halk hareketleri olmayıp bir düzene, siyasi ve ekonomik bağlantılara sahiptir. 24 Mayıs 1920 tarihinde Atatürk için idam fermanı verilmiştir.[1] Sevr’de Türk Milletine kesilen idam hükmünden yaklaşık üç ay önce Mustafa Kemal’e aynı hükmün verilmesi de aynı güçlerin üstün çabasıyla gerçekleşmişti. Ancak, milletiyle birlikte üstün bir güç oluşturan Mustafa Kemal tüm şer güçleri hüsrana uğratmış, devleti kurmayı başarmıştır.

Devletin tercih edilen yönetim şeklinin “cumhuriyet” olmasının birçok nedeni vardır. Bunları ciltler dolusu araştırma sonuçlarından takip edebilir veya yeni araştırmalar yapılabilir. Ya da bahsi geçen tüm konuların odağındaki kişi ve son Türk yurdunun bileği bükülmez kahramanı, devletin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ağzından cumhuriyetin faziletlerini dinleyebiliriz.

ATATÜRK’ün Cumhuriyet Rejiminin Faziletleri ile İlgili Sözleri[2]

  • Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.” 1933 (Afetinan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler s. 251)
  • Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir. (Muhit Mecmuası, Sayı: 32, 1931, s. 7-8)
  • Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını temin eden hükümet şekli, cumhuriyettir.” 1930 (Afetinan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s. 410-411)
  • Türk milletinin tabiat ve âdetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir.” 1924 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, s. 74)
  • Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki başarıyı Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz.” 1933 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 272)
  • Cumhuriyet, Türk milletinin refah ve yükselmesi yolunda asırların görmediği başarılara erişti. Milletin eğilimlerini ve ihtiyaçlarını bularak ve öğrenerek onun refah ve gelişim gereklerini gerçekleştirmekte Cumhuriyetin az zamanda elde ettiği neticeler, Cumhuriyet idaresinin milletimize hazırladığı geleceğin daha ne kadar parlak olduğunu tahmin ettirmeğe kâfidir. Asla şüphe yoktur ki Cumhuriyetin gelecek evlâtları, bizden daha çok refaha kavuşmuş ve bahtiyar olacaklardır.” 1933 (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, s. 272)
  • Bugünkü hükümetimiz, devlet örgütümüz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet örgütü ve hükümettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.” 1927 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 435)
  • Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir.” 1926 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, s. 80)
  • Türkiye Cumhuriyeti her manası ile büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlâtlarının elinde daima yükselecek, ebediyen yaşayacaktır. (Hasan Rıza Soyak, Doğumundan Cumhuriyetin İlânına Kadar Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, s. 67-68)
  • Cumhuriyet yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve sağlam bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.” 1936 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 372)
  • Bütün dünya bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır; Cumhuriyet taraftarlığı, fikri ve sosyal inkılâp taraftarlığı. Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda bir ferdi, hariç düşünmek istemiyorum.” 1924 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 189)

Tarih Bilmeyenlere…

Tarih bir bilim dalıdır. Aynı matematik ve fizik gibi nesnel doğrularla ilgilenir. Bizim ona inanıp inanmamamızdan bağımsız olarak dünya döner, yer çeker, su kaldırır. İdeolojilerin yönlendirdiği bilim, zamansal üstünlükler yaratabilir. İdeolojileri savunan baskın güç, gücünü kaybettiği zaman bilimin nesnelliği tekrar gücüne kavuşur, çünkü değişmez ve gerçektir. Tarih de, zamandan bağımsız olarak nesnel bir inceleme alanıdır. Belgeler ve bilimsel çalışmalar farklı yerlerde yapılır. Belli bir coğrafyada bazı gerçekleri inkâr etmek diğer coğrafyalarda yer alan belgelerin içeriğini değiştiremez. Fesi getiren padişahı “gâvur” ilan eden, daha sonra “Osmanlı’nın olmayan fesi” Osmanlı simgesi görenlerin zihniyetini Milli Mücadele’nin karşısında görmek sürpriz değildir. Sürpriz olan, gerçeği tam olarak bilenlerin “böyle bir durum yokmuş gibi” davranmasıdır.

Hiçbir yönetim sistemi tamamen kusursuz ve yüzde yüz problemsiz değildir. Her sistem kendi problemleri ile birlikte çözümlerini de getirir. Önemli olan kusurları görebilmek ve nesnel olarak ortaya koyabilmektir. Problemler doğru teşhis edilmezse, hasta yanlış ilaç kurbanı olur. Cumhuriyet, insan medeniyetinin bugüne kadar ortaya koyabildiği en gelişmiş yönetim sistemidir. Hataları çoktur, ancak hataların düzeltilebileceği bir atmosfer de yaratır. Yüce Milletimiz, Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip olabilmek için büyük bedeller ödemiştir ve ödemeye de devam etmektedir. Basit ve günlük politik çekişmelere “medarı iftiharımız” olan cumhuriyetimizi çerez etmeyelim, kıymetini bilelim. Kanıyla ve teriyle ülkemizin yücelmesinde ve ayakta kalmasında katkısı olanlara borcumuzun büyüklüğünü hatırlayarak gerçek değerlerimize sahip çıkalım. Borcumuz çalışmaktır, çok çalışalım. Gerçekten vatanı seviyorsak üretelim, çok nitelikli üretelim. Birbirimize düşman olmayalım, kenetlenelim; bizi birbirimize düşman etmeye çalışanları bilelim, öğrenelim. Toprağımızı işleyelim ama gurur ve kibirle yere sert basmayalım; kim bilir belki “şüheda” gerçekten incinir.

[1] https://www.tarihin.com/ataturk-e-verilen-idam-karari.html

[2] http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-36/cumhuriyet-kavrami-ve-ataturkun-cumhuriyet-anlayisi