Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Tarih Türk’le başlar tezini doğrularcasına, askerî, siyasal ve ekonomik olarak başarıya ulaşmış, tarihin ilk ve tek özgürlük/bağımsızlık hareketi Anadolu İhtilali’nin siyasî başarısını taçlandırdığı günün yıl dönümündeyiz. Bayrak, İstiklal Marşı, Atatürk resmi ve ismi, Mehmetçik, Türkiye haritası, Gençliğe Hitabe, Onuncu Yıl Marşı ve bayram kutlamaya giden şen çocukları görünce duygulanan herkesin bayramı kutlu olsun.

Türkün medeni olduğunun, medeniyetin Türksüz olamayacağının tarihe perçinlendiği gün, Gazi Meclis’imiz tarih sahnesinde yerini aldı. Tarihinden kopmayan, kadim geçmişinin tüm özelliklerini bağımsızlık mücadelesine yansıtan Büyük Önder’i ile bütünleşmiş, kökü Türk olmayanların bile kendisini Türk kabul ederek milletin ferdi olmaktan gurur duyduğu, savaşlarda tükenmiş sanılan bir halkın yeniden dirilişinin siyasi sembolünün ortaya çıkışıydı. Seymen Alayı’nın ve dağlara yakılan ateşlerin geldiği nokta buydu.

Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen mücadelenin haklılığı, sonuçlarının başarısı ve geleceğe dair barındırdığı umutlar bu önemli adımın ne kadar doğru olduğunu tekrar tekrar doğrulamaktadır. Milletin kaderinin bir hanedanın omuzlarına yüklenerek somutlaştırılmasından vazgeçilerek, milletin tamamının kendi kaderinde pay sahibi olabileceği yeni bir döneme girilmesinin nasıl bir ihtiyaç olduğu o günleri yaşayan ve milletin kaderi konusunda endişelenen herkesin ana gündemiydi. Bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda anlaşmazlıklar olmasına rağmen ortak bir beklenti söz konusuydu. O günleri anlayabilmek için başvurulması gereken ana kaynak olan Nutuk’ta Ulu Önder’in 23 Nisan 1920 gününe giden ve sonrasında devam eden sürece dair söylediklerine dikkatle bir göz atalım:

Baylar, bu gibi olaylara bundan sonra geniş ölçüde rastlayacağız. Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaşacak gibi görünen gericilik ve ayaklanma dalgaları olmuştur. Ben, bir yandan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken bir yandan da, Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu henüz gereği gibi bilmeyen milletvekillerini, korkulu olaylar karşısında bırakmamak ve bu gibi olayların ortaya çıkmasıyla Meclisin toplanamaması gibi uğursuz olasılıkları önleme çarelerini düşünüyordum, Bunun için, Meclisin açılmasında pek çok tezcanlılık gösteriyordum. Sonunda, gelebilmiş milletvekilleriyle yetinerek Meclisin, Nisanın yirmi üçüncü Cuma günü açılmasına karar verildi. Bu karar üzerine, 21 Nisan 1920 günü yaptığım bildirimi, o günün duygu ve anlayışına ne denli uymak zorunluluğu bulunduğunu gösterir bir belge olması bakımından, olduğu gibi bilginize sunmayı uygun görüyorum.

Tel: Çok ivedidir. Ankara’ya ivedi yazı gönderilmesi Ankara, 21.4.1920 Kolordulara (On Dördüncü Kolordu Komutanı Vekilliğine), Altmış Birinci Tümen Komutanlığına, Refet Beyefendi’ye, Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaai Hukuk Merkez Kurullarına, Belediye Başkanlıklarına

1- Tanrı’nın yardımıyla Nisanın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2- Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve ölüm dirimle ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü cumaya rastlatmakla o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, kutlu Hacı Bayram camisinde cuma namazı kılınarak Kuran’ın ve namazın nurlarından ışıklanılacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra, Peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak (Meclisin toplanacağı) özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. İşbu törende, camiden başlayarak, Meclise değin, Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel (tören) düzeni alınacaktır.

3- Bu günün kutsallığını pekiştirmek için bugünden başlayarak il merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği üzere, hatim indirilmeye (Kuran’ın baştan sona okunması) ve Buhari (Bu sanla tanınmış Buharalı hadis bilgininin kitabı. İçinde Hz.Muhammet’in sözleri ve buyrukları vardır.) okunmaya başlanacak ve hatimin son bölümleri, uğur için cuma günü namazdan sonra Meclisin toplantı yeri önünde okunup bitirilecektir.

4- Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde, yukarda belirtildiği gibi şimdiden hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya başlanacak; cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek; hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin şanlı adı anıldığı sırada, kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; cuma namazı kılındıktan sonra da hatim tamamlanarak yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan Büyük Millet Meclisi’nce verilecek yurt ödevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel söylevler verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluşu, esenliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinsel ve yurtsal tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılışından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Her yerde cuma namazından önce, uygun görülecek şekilde “Mevlit” okunacaktır.

5- Bu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tez elden köylere, en küçük askeri birliklere, yurttaki bütün örgütlere ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük kâğıtlara yazılarak her yere asılacak ve yapılabilen yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6- Ulu Tanrı’dan tam başarıya ulaştırmasını yakarırız. Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal

22 Nisan 1920 günü de şu bildirimi yaydım:

Tel 22.4.1920 Dakika geciktirilmeyecektir. Bütün İllerle Bağımsız Sancaklara, Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendi’ye, Bursa’da Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Hazretlerine, Bursa’da Elli Altıncı Tümen Komutanı, Albay Bekir Sami Beyefendi’ye, Balıkesir’de Altmış Birinci Tümen Komutanı Albay, Kâzım Beyefendi’ye, Tanrı’nın yardımıyla Nisanın 23’üncü cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun başvuracağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.

Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal

Görüleceği üzere Ulu Önder, milli hassasiyetleri ve kutsiyetleri çok iyi bilerek, hiçbir gücü kalmamış, tüm varlığını kaybetmiş bir milleti diriltebilmek için kendisinin de çok önemsediği bazı ritüelleri çok ön plana çıkarmakta ve iletişimden kaynaklanabilecek kusurları azaltabilmek için günün teknolojisini sonuna kadar kullanmak niyetindedir. Yine Nutuk’tan söylediklerini takip edelim:

Saygıdeğer baylar,

Şimdiye dek bilginize sunduklarım, kişisel olarak ve Temsilciler Kurulu (Heyeti Temsiliye) adına değindiğim olayların açıklanmasına ilişkin idi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan ve yöntemine göre hükümet kurulduktan bugüne değin meydana gelmiş olayları ve devrimleri kapsayacaktır. Bu söyleyeceklerim aslında herkesçe apaçık bilinen ya da kolaylıkla öğrenilebilecek olan olaylarla ilgilidir. Gerçekten, Meclis tutanaklarında, Bakanlık dosyalarında, basın koleksiyonlarında bu olayların belgeleri saptanmış ve saklanmış bulunmaktadır. Bunun için ben, bütün bu olayların genel gidişini göstermek ve saptamakla yetineceğim. Amacım, devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır. Bütün bu olayların oluşum ve gelişiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olarak bulunmuş olmaktan daha çok, örgütümüzün (Söz konusu örgüt, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti ve Söylev’in verildiği tarihte Cumhuriyet Halk Partisi’dir.) genel başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi yükümlü sayarım.

Baylar, Meclisin açıldığı ilk günlerde Meclise, içinde bulunduğumuz durumu ve koşulları açıklayarak izlenmesini ve uygulanmasını doğru bulduğum düşüncelerimi bildirdim. Bu düşüncelerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk ulusunun izlemesi gereken siyasal ilke ile ilgili idi.

Bilirsiniz ki, Osmanlılar zamanında çeşitli siyasal yöntemler tutulmuştu ve tutuluyordu. Ben, bu siyasal yöntemlerden hiçbirinin, yeni Türkiye devletinin yöntemi olamayacağı kanısına varmıştım. Bunu, Meclis’e anlatmaya çalıştım. Bu konu üzerinde, daha sonra da çalışılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak önceden ve sonraları, söylediklerimin temel noktalarını, burada hep birlikte anımsamayı yararlı bulurum.

Baylar, bilirsiniz ki, yaşam demek, savaşım ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, yüzde yüz savaşımda başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manen ve maddeten güce erke dayanan bir iştir. Bir de, insanların uğraştığı bütün sorunlar, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir savaşın dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğu uluslarının batı uluslarına saldırısı tarihin belli başlı bir evresidir. Doğu ulusları arasında Türklerin başta ve en güçlü olduğu biliniyor. Gerçekten Türkler, Müslümanlıktan önce ve sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar yapmışlar ve yayılmışlardır. Batıya saldıran ve yayılmalarını İspanya’ya girip Fransa sınırlarına değin sürdüren Araplar da vardır. Ama baylar, her saldırıya, her zaman, bir karşı saldırı düşünmek gerektir. Karşı saldırıya uğranılabileceğini düşünmeden ve ona karşı güvenilir önlem bulmadan eyleme geçenlerin sonu yenilgi ve bozgundur, yok olmaktır.

Batının Araplara karşı saldırısı, Endülüs’te acı ve ders alınmaya değer bir tarihsel yıkım ile başladı. Ama, orada bitmedi. Kovalama, Afrika kuzeyinde sürüp gitti.

Attila’nın, Fransa ve Batı Roma topraklarına dek genişletilmiş olan imparatorluğunu anımsadıktan sonra, Selçuk Devleti’nin yıkıntısı üzerinde kurulan Osmanlı Devleti’nin İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtını ele geçirdiği çağlara gözlerimizi çevirelim. Osmanlı padişahları içinde Almanya’yı, Batı Roma’yı ele geçirerek çok büyük bir imparatorluk kurmaya girişmiş bulunanlar vardı. Yine, bu padişahlardan biri, bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi, Mısır’ı ele geçirdi. “Halife” sanını takındı. Başka bir padişah da hem Avrupa’yı ele geçirmek, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü. Batının sürüp giden karşı saldırısı, İslam dünyasının tedirginliği ve ayaklanması ve böyle bütün dünyayı ele geçirme istek ve tasarılarının tek sınır içine aldığı çeşitli soydan insanların geçimsizlikleri, en sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nu da, benzerleri gibi, tarihin bağrına gömdü.

Baylar, dış siyasanın en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış siyasa, iç örgütle uyarlı olmak gerekir. Batıda ve doğuda, yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olan ve birbirleriyle bağdaşamayan toplulukları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü, elbette temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin, iç örgütü özellikle ulusal olmaktan uzak olduğu gibi, siyasal yöntemi de ulusal olamaz, Buna göre Osmanlı Devleti’nin siyasası ulusal değil; ancak, kişisel, bulanık ve kararsız idi.

Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar ve koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür. Ama, aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.

İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihte yazılıdır. “İstilacı” olmak hevesleri, konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.

Bizim açık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, “ulusal siyasadır”. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında düşçü (hayalperest) olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.

Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.

Görüleceği üzere Ulu Önder’in amacı öncelikle sınırlar içinde kendi başına ayakta durabilen bir devlet inşa etmektir. Dış politika böylece, içte oluşan kuvvetten destek bularak dengelenecek ve ulusun çıkarlarını gözeterek hayal peşinde koşmayacaktır. Dünyaya nizam vermek değil, örnek olmak ve bütünleşmek gibi bir istek göze çarpmaktadır. Bütünleşebilmek için ise en azından çağdaş seviyeyi yakalayabilmek zorunludur. Yine kendisinden dinlemeye devam edelim:

Baylar, Meclis’e önerdiğim önemli bir konu da, hükümet kurma sorunu idi. Bu sorunun ve bununla ilgili önerinin o evre için ne kadar önemli olduğunu iyi bilirsiniz

Gerçek, Osmanlı Devleti’nin ve halifeliğin yıkıldığını ve ortadan kalktığını düşünerek yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı. Ama, durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi. Çünkü genel eğilim ve düşünüş, daha padişah ve halifenin özürlü sayılacak bir durumda bulunduğu yolunda idi. Dahası, Meclis’te, ilkin halifelik ve padişahlık makamı ile bağlantı kurmak ve İstanbul Hükümeti ile uzlaşma aramak akımı baş göstermişti.

İstanbul’daki koşulların, halife ve padişah ile, ne açık ve ne de özel ve gizli görüşmeye elverişli olmadığını açıklamaya çalıştım. Böyle bir görüşme ile ne anlamak istediğimizi sordum. Ve “Ulusun, bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünü sağlamaya çalışmakta olduğunu haber vermek için ise, bu gereksizdir. Çünkü padişah ve halife olan kişi de bundan başka bir şey düşünüp isteyebilir mi? Bunun karşıtını, kendi ağzından işitsem inanmam, bunun yüzde yüz zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim.” dedim. Bize karşı çıkarılmış olan fetvanın uydurma olduğunu ve İstanbul Hükümeti buyruk ve bildirilerinin yorumlanması gerektiğini söyleyerek, yufka yürekli ve kıt düşünceli kimi insanların yol açmak istedikleri ağır davranıyı (savsaklamayı) gereksiz gördüğümü açıkladım.

Ulu Önder büyük bir ikilem yaşamaktadır. Tüm zerresine kadar bilmektedir ki, artık hanedan ile birlikte adım atabilmek mümkün değildir. Şartlar böyle gelişmiş, milletin kaderi ve geleceği ile hanedanın ki farklı kulvarlara savrulmuştur. Ancak yine bilmektedir ki, o gün için gerçekleri tüm çıplaklığı ile ileri sürmek mücadeleye zarar verecektir. Daha meclis kurulmadan önce verilen fetva ve hükümler ile başlatılan ayaklanmalar dahi bu durumu değiştirememiştir. Bu nedenle, konuyu daha politik bir lisan ile açıklayarak, oluşturulmak üzere olan birlik ve kardeşlik ortamını tehlikeye atmamaya çalışmıştır. Yine Nutuk’tan dinlemeye devam edelim:

Ulusal Egemenlik Temeline Dayanan Halk Hükümeti: Cumhuriyet

Şunu bilginize sunmak istiyorum ki, hükümet kurmakla ilgili bir öneride bulunmadan önce, duyguları ve görüşleri dikkate almak zorunluluğu vardı. Bu zorunluluğa uymakla birlikte asıl amacı saklı tutan önerimi yazılı olarak Meclis’e sundum; ve bazı karşı görüşler ileri sürüldü ise de kısa bir tartışma sonunda kabul olundu.

Bu önergeyi bugün gözden geçirecek olursak, orada temel ilkelerin saptanmış ve ortaya konmuş olduğunu görürüz.

Bu ilkeleri, izin verirseniz, burada belirterek sayacağım:

  • Hükümet kurmak zorunludur.
  • Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.
  • Meclis’te yoğunlaşan ulusal iradenin, yurt alınyazısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir güç yoktur.
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.
  • Meclis’ten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.

Not: Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis’in düzenleyeceği yasal ilkeler içinde durumunu alır.

Baylar, bu ilkelere göre kurulan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyet’tir.

Böyle bir hükümetin kuruluşunda ilke, kuvvetler birliği kuramıdır. Zaman geçtikçe bu ilkelerin kapsadığı kavramlar anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar birbiri ardınca sürüp gitti.

Ulu Önder, kafasında her şeyi biçimlendirmiştir. Yapılması gerekenin olabilmesi için taşları sırasıyla dizmiş ve geleceğin cumhuriyetinin temellerini daha TBMM’yi kurarken atmıştır. Bundan sonra olacaklar sadece zaman meselesidir ve sırası geldiğinde her konu gerçekleşecektir. Kendisinin söylediklerini dinlemeye devam edelim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkanlığa Beni Seçti

Saygıdeğer baylar, açık ve gizli oturumlarda bir iki gün süren açıklamalarımdan, konuşmalarımdan ve belirttiğim ilkeleri kapsayan önerimi ileri sürdükten sonra yüksek Meclis beni başkanlığa seçmekle bana karşı genel güvenini gösterdi.

Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:

Anımsarsınız ki, oluşmaya başlayan ulusal birliği, ulusun coşup uyanışına yormaktan daha çok, kişisel girişim sonucu olarak görüyorlardı. Bu arada benim girişimlerde bulunmamın yasak edilmesine önem veriyorlardı. Beni, ulusa ve hükümete, istenmez ve kötü kişi saydırmaktan yarar umuyorlardı. Yapılan propaganda: “Ben istenmez ve kötü kişi sayılırsam, ulusa ve devlete karşı hiçbir aykırı davranışta bulunulmayacağı; bütün kötülüklerin benden geldiği; bir adam için, bir ulusun birçok tehlikeleri göze almasının akla yatmayacağı” yolunda idi. Hükümet ve düşmanlar, beni, ulusa karşı bir silah gibi kullanıyordu. Bunun için 24 Nisan 1920 günü gizli bir oturumda Meclise bu durumu açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak göz önünde tutulmasını ve yalnız ulusun ve yurdun esenliği düşünülerek oy ve kararların uygun ve doğru olarak verilmesini rica ettim.

Ulu Önder, İstanbul Hükümeti’nin kendisini hedef yaptığını ve milli mücadeleyi yok etmek için bu durumu kullandığını fark etmektedir. Meclisin açılışının hemen ertesi günü yapılacak başkanlık seçiminde vekillere bu durumu anlatır ve belki de kendisinin başkan olmasının milli mücadeleyi boğmak isteyenler tarafından kullanılabileceğini söyler. Oylarını verirken buna dikkat etmeleri gereğini hatırlatır. Kritik aşamaları yine kendisinden dinleyelim:

Bakanlar Kurulu Oluşturulması

Baylar, Büyük Millet Meclisi, bakanların seçimi ile ilgili 2 Mayıs 1920 günlü yasa ile, Büyük Millet Meclisinde on bir bakandan meydana gelen bir “Bakanlar Kurulu” kurdu. Bu kurul, Genelkurmay işlerini de yürütecekti.

Görülüyor ki, Meclisin açılış günü olan 23 Nisan’dan beri bir hafta kadar zaman geçmiş bulunuyor. Bu süre içinde ülke ve ulus işleri ve özellikle olumsuz akım ve çalışmalara karşı önlem almak işleri bir an bile duraklayamazdı ve duraklamamıştır, Yalnız, bakanlar kurulu seçimi ile ilgili yasa çıktığı zaman Meclisçe bakanlığa seçilen kişilerden kimileri daha önce göreve başlamışlar, bana yardım ediyorlardı. Bu arada İsmet Paşa Hazretleri de Genelkurmay işlerini üzerine almış bulunuyordu.

Baylar, bununla ilgili olarak bir noktayı bildirmeyi gerekli görüyorum: O günlerde, arkadaşların hangi işlerde görevlendirilmesinin uygun olacağı düşünülürken, Genelkurmay Başkanlığı için İsmet Paşa’yı yeğlemiştim. Ankara’ da bulunan Refet Paşa, beni özel olarak görüp bilgi istedi. Anlamak istediği, Genelkurmay Başkanlığının en yüksek askeri kat olup olmadığı noktası idi. Benden, sözü geçen katın en büyük askeri makam olduğu ve ondan daha büyük makamın Millet Meclisi olacağı yanıtını alınca, buna karşı olduğunu bildirdi; İsmet Paşa’nın Başkomutanlık demek olan bu durumunu kabul edemeyeceğini söyledi. Görevin çok önemli ve ağır olduğunu; benim bütün arkadaşlar hakkındaki bilgime ve yansızlığıma güvenmenin uygun olacağını belirttim. Kendisinin böyle bir savda bulunmasının uygun olmadığını da sözlerime ekledim.

Baylar, daha sonra Batı Cephesi karargâhında görüştüğüm Fuat Paşa da, İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığına getirilmesine kesinlikle karşı çıktı. Fuat Paşa’yı da, durumun gerektirdiği en uygun çözüm yolunu kabul zorunluluğuna inandırmaya çalıştım. Refet ve Fuat paşaların kendilerine özgü birtakım düşüncelerine ekledikleri şu idi: Kendileri daha önce Anadolu’da benimle işbirliği yapmışlar, İsmet Paşa ise sonradan katılmış. Oysa, bundan önceki sözlerim arasında sırası ve yeri geldiği için bildirmiştim ki, İsmet Paşa, ben İstanbul’dan ayrılmadan önce benimle işbirliği yapmıştı. Daha sonra Anadolu’ya gelip birlikte çalışmıştı. Ama, Fevzi Paşa Hazretlerinin Harbiye Nazırı (Savaş -Savunma- Bakanı) olması üzerine, önemli bir takım düşünceler dolayısıyla, özel görev verilerek yine İstanbul’a gönderilmişti. Bunun için iş ve görüş birliğinde öncelik söz konusu olamazdı.

Genelkurmay Başkanlığı görevinin ilkin İsmet Paşa’ya verilmesi yerinde olmasaydı, bu işte Fevzi Paşa Hazretlerinin de beni uyarmaları bir yurt görevi olurdu. Oysa, Paşa Hazretleri, tam tersine, bu görevlendirmeyi pek uygun bulmuş ve kendileri, verilen Milli Savunma Bakanlığı görevini içten gelen bir duygu ile hemen kabul buyurmuşlardır. İsmet Paşa’nın, gerek Genelkurmay Başkanlığı’nda gerekse daha sonraki eylemli olarak Cephe Komutanlığında gösterdiği yararlık ve üstün çaba, kendisine görev verişteki yanılmazlığımı eylemli olarak ortaya koymuş bulunduğu için ulus karşısında, ordu karşısında ve tarih karşısında içim adamakıllı rahattır.

Ulu Önder, ilk büyük sınavını yeni devletin nüvesi oluşturulurken yapılan görevlendirmeler sırasında yaşar. İki çok değer verdiği arkadaşı Refet ve Ali Fuat Beyler, İsmet İnönü’ün Genelkurmay Başkanlığına muhalefet ederler. Çıkış noktaları basittir: Kendileri Ulu Önder ile birlikte Samsun’a çıkmıştır, İsmet Bey sonradan Anadolu’ya geçmiştir. Ancak Ulu Önder, durumu hem İsmet Bey’in 19 Mayıs öncesi kendisine olan biatını, hem de Fevzi Paşa’nın gösterdiği olumlu tutumu anlatarak nedenlerini ortaya koymaktadır. Ayrıca, daha sonra İsmet Bey’in ortaya koyduğu büyük başarılar tarih önünde durumun ne kadar isabetli olduğunu kanıtlamıştır. Daha sonra o gün için meclisin yaptığı en önemli ve ivedi iş ile ilgili açıklamaları kendi ağzından dinleyelim:

Yurt Hainliği Yasası ve İstiklal Mahkemelerinin Kurulması

Baylar, Meclis 29 Nisan 1920’de, Yurt Hainliği Yasasını (Hıyaneti Vataniye Kanunu) ve sonraki aylarda İstiklâl Mahkemeleri yasalarını da çıkarmakla devrimlerin doğal gereklerini yerine getirmiş oldu.

Baylar, İstanbul’un işgalinden sonra başlayan birtakım yıkıcı akımlara, olaylara, ayaklanmalara değinmiş idik. Bunlar, yurdun her yerinde birbiri ardınca belirdi ve sürüp gitti.

İstanbul’da Damat Ferit Paşa, ivedi olarak yeniden işbaşına getirildi. Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul’da bütün yıkıcı ve hain örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, elbirliği ile bize karşı çalışmaya başladılar. Bu ortak saldırı siyasasının yönergesi de, Padişah ve Halifenin, içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı “Padişaha Karşı Ayaklanma” (huruc alessultan) fetvası idi.

Bu genel, çeşitli ve haince saldırılara karşı biz de, daha Meclis açılmadan önce, Afyonkarahisar’da, Eskişehir’de ve bütün demiryolu boyunda bulunan yabancı devlet askerlerini Anadolu’dan çıkararak; Geyve, Osmaneli, Carablus köprülerini yıkarak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’daki saygıdeğer din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.

Ulu Önder kendisinin, bir milletin var olabilmek için göstermesi gereken refleksi gösterebilmesini sağlayan bir aracı olduğunu net olarak ifade etmektedir. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa o yapılmıştır. Uzuv kangren olmuşsa kesilir, organ hastalanmışsa tedavi edilir. Ulu Önder’in yaptığı tam olarak budur. Bu sayede Türk Milleti var olmaya devam etmiştir. Sonsuza kadar da var olacaktır. Bunun önemli dönüm noktalarından birisi de mücadeleyi örgütleyen TBMM’dir. İşte bu yüzden 23 Nisan 1920 ve takip eden tüm 23 Nisan’lar Türk tarihi için önemlidir.

Türk’e rağmen mazlum milletleri ve ülkemizi sömürme peşinde olanlara 99 yıl önce neler yaptığımızı hatırlatarak değişen bir şey olmadığını söylemek boynumuzun borcudur. Ayağa kalkmak ve takılmak istenen prangaları çıkarmak için muhtaç olduğumuz yegâne kudretin damarlarımızda olduğunu biliyoruz. Bu sefer savaşmadan yapacağız; her şeye rağmen ilimle ve fenle. Biliyoruz ve inanıyoruz “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız milletindir”. Ve o kadar mutluyuz ki “Ne mutlu Türküm Diyene” derken.

NOT: Sadeleştirilmiş Nutuk için kaynak olarak http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR-81737/3-bolum.html kullanılmıştır.