Yapmayın hanımefendiler, etmeyin beyler. Sizin söylediğiniz gibi olmadı, hele o kadar kolay hiç olmadı. Hain örgütle gece gündüz ve dağ tepe mücadele etmiş ve etmeye devam eden Koçyiğitler beni net anlayacak.

            Denemek için şunu yapın: Üzerinize abadan bir üniforma geçirin (bulamazsınız, o nedenle uzun kollu pamuklu bir şey giyin bakalım). Ayağınıza öküz, eşek veya katır gönünden ayakkabıları çekin (bulamazsınız, markalı cici spor ayakkabılarınızı giyin bakalım). Ayakkabının içine yünden çorapları eksik etmeyin (zor bulursunuz, pamuklu giyin bakalım). Dört kiloluk mavzeri ve iki kiloluk mermilerini temsilen siz elinize uzun sağlam bir dal alın (hem kilodan tasarruf edersiniz hem de bu sopa dengenizi sağlar). Bir sırt çantası bulun (artık onu bulun). İçine bir battaniye, bir sefer tası, bir kaşık, bir çatal, bir çift çorap, bir atlet, bir don, bir matara (palaskanız kesin yoktur, o nedenle çantaya koymanız gerekir), yarım Trabzon ekmeği (ağırlık iki günlük tayını tutsun diye), bir de orta büyüklükte ay yıldızlı al bayrak koyun. Şehit düşerseniz son örtünüz olacak bu mümtaz kumaşı öperek koyun çantaya. Liste ayrıntılı oldu. Bulamazsınız. Onlar hücum çantalarını yaklaşık on dört kilo olarak almışlardı. İç Güvenlik Koçyiğitleri kışın -40 Cº’lik uyku tulumu taşıdıklarında otuz beş kilo civarında taşıyorlar. Ama size torpil yapalım çantanıza sadece on kilo gelen herhangi bir ağırlık koyun. Arabanıza atlayın ve şehir dışına çıkın. Gözünüze bir tepe kestirin. Bir ucundan bir ucuna yaklaşık bir km ve bulunduğunuz yerden yüksekliği de sadece yüz metre olsun. Arabanızı park edin. Tepenin bir başından öbür başına size söylediğim kıyafet ve sırtınızda sırt çantası ile yürüyün. Ufak bir ayrıntıyı unutmuşum, mevsim de Ağustos olmalı; Anadolu’nun en sıcak ve yakıcı mevsimi Ağustos.

            Tepenin bir ucundan öbür ucuna geçtiğinizde sırt çantanızı çıkarın ve gölge bir yer bulup dinlenin. Yanınızdaki suyu kana kana için. Sonra yaklaşık 100 yıl önce ülkeyi kurtaran kahramanların bu yaptığınız şeyi yaklaşık 600-700 defa yaparak sadece on dört günde Dumlupınar’dan İzmir’e gittiğini düşünün. İkmal kanalı saat gibi işlemiyordu; istedikleri zaman su ve cephane bulamıyorlardı. Üstelik öyle gezinti yapar gibi de gidemediler. Karşılarında canlarını kaybetmemek için canı pahasına bulunduğu yerleri terk etmemeye çalışan her türlü silahla teçhiz edilmiş ve bunu kullanmaktan çekinmeyen bir düşman vardı. Taarruz edilen mevziler müthiş tahkim edilmişti. Denetleme yapan uzmanlar bu tahkimatın Türkler tarafından geçilmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Yani sadece dağ tepe yürümediler, mermiden ve bombadan etkilenmediler; aynı zamanda ateşle korunan engelleri de aştılar. Moral olarak da çok yüksek oldukları söylenemez. En son taarruzda (Sakarya Meydan Muharebesi) ordunun komuta heyetinin nerdeyse tüm alt ve orta kademesi şehit olmuş, ordunun önemli bir kısmı ise firar etmişti. Yeni gelen askerler ise her akşam “haberleri seyrederek” dünyadan haberdar olan değil; tam tersine her şeyden bihaber, yalnızca “BAŞKOMUTANINA” güvenen ve çaresizce sevdiklerini memleketinde bırakıp gelen her yaştan aslanlardır.

            Devlet henüz yoktur. Ölünce “şehit”, yaralanınca “gazi” olabileceği meçhuldür. Geride kalanlara kendisi için “hain” veya “kahraman” deneceği belli değildir. “Şimdi yaptığı askerlik, daha sonra vatan hizmetinden sayılıp askerliğinden düşecek midir?” o bile belli değildir. Bedel sadece hayattır. Başka bedel yoktur. Durmak, dinlenmek nefeslenmek de yoktur. Başkomutan emrini vermiştir: İLK HEDEF AKDENİZ, İLERİ! İnisiyatifin artık bize geçtiğini gösteren en büyük moral kaynağı da budur zaten.

            Ağustos ayı Türk’e sıcak geçer, kutlu aydır. Sayısız zaferimiz vardır. En basit harp prensiplerinden olan “sıklet merkezi” esasına dayalı olarak taarruz ettiğimiz mevzilerde bile düşmana karşı hiçbir konuda nicel üstünlüğümüz yoktur Dumlupınar’da. Bu prensip bize, “taarruz edeceksen düşmana karşı silah, teçhizat, asker, konum ve hepsinin bileşiminde üçe bir, olmadı ikiye bir üstün olmalısın” der. Ama Dumlupınar’da böyle bir üstünlük hiç yoktur. Bunun yerine kazanacağından emin bir başkomutan ve ona inanmış tek vücut bir ordu vardır. Ordu, o kadar inanmıştır ki, görevini başaramadığını düşünen kendi canına kıyar. Sonuç tüm Ağustosların ve tüm Türk Tarihinin en büyük ve en kesin zaferidir. Dünya tarihinde siyasi sonuçları ile birlikte değerlendirildiğinde bu kadar büyük bir zafer yoktur. 30 Ağustos bir milletin yok olmanın eşiğinden dönüp var olduğunu ispat ettiği gündür. Zafer elde edilmeseydi ne olacağı önceden prova edilmiştir, en hafifinden bir SEVR zulmünün uygulamaya sokulacağı aşikârdır.

Ama siz kimseyi dinlemeyin. Bir sırt çantası ayarlayın ve dediğimi deneyin. Sonra elinizi kalbinizin üzerine koyup insafa gelerek onları düşünün. Hak ettikleri saygıyı duyacağınıza eminim.

            Dünya tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazanarak onu siyasi başarıyla taçlandıran başta Ulu Önder Atatürk ve Silah Arkadaşları olmak üzere, sıradan toprağı kanı, canı ve teriyle sulayarak vatan yapan bağrı yanık milletin eşsiz askeri Mehmetçik için rahmet dilemek ve saygı ile anmak, bu ülkede yaşayan her vatandaş için insanlık borcudur.

            NOT: Tüm şehitlerimize rahmet, acılı ve gururlu ailelerine sabır, gazilerimize şifa dilerken böyle onurlu bir bayrama sahip olan milletimizi tebrik ederim.