Rasyonel tabii hukuk doktrinin de etkisiyle İngiltere ve Fransa’da meydana gelen gelişmeler neticesinde, burjuva devrimleri yaşanmış, ilk yazılı insan hakları belgeleri, anayasal belgeler ortaya çıkmıştır. Özellikle İngiltere’de, 1215 Magna Carta Libertatum ile beraber, devamında 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihli Habeas Corpus Act,1689 tarihli Bill of Rights ve 1701 tarihli Act of Settlement ile hürriyetlerin sınırları gittikçe genişletilmiş, hükümdarın iktidarı bu haklarla sınırlanmaya çalışılmıştır. Yalnız, belirtmek gerekir ki; pozitif hukukta yer alan bu ilk belgeler Amerikan ve Fransız Bildirileri gibi gerçek anlamda birer Haklar Bildirisi sayılamazlar. Bunlar, İngiliz aristokrasisinin ve onun etrafında toplanmış olan burjuvazinin, kralın mutlak iktidarını kısmak ve sınırlandırmak yolunda girişmiş oldukları hürriyet mücadelesinin birer aşaması sayılırlar.

Yeniçağın başlarında Amerika kıtasının bulunması, Avrupa insanın önünde geniş ufuklar açmıştır. XVII. Yüzyıl başlarından itibaren İngilizler, Kuzey Amerika’nın doğu kesimlerinde koloniler kurmaya başlamışlardır. Giderek sayıları on üç olan bu koloniler ile İngiltere arasında, Fransa’nın da etkisiyle anlaşmazlıklar çıkmış ve 1773 yılında bağımsızlık savaşı başlamıştır. 10 yıl süren bu savaşın ardından İngiltere, eski kolonilerinin bağımsızlığını tanımış, bağımsızlığını kazanan bu on üç koloni, 1787 yılında ilan ettikleri ve temelinde 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirisi olan Anayasa ile dünyadaki ilk federal devlet olan Amerika Birleşik Devletlerini kurmuştur. Doğal hukukun da etkisiyle “insanların doğuştan gelen özgürlüklere sahip ve birbirlerine eşit oldukları” ilkesiyle yer verdiği pek çok hak bir yana, Amerikan Anayasası devlet iktidarını sınırlandırma bakımından değerlendirildiğinde; Rousseau’nun halk egemenliği ve Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı ilkelerinin temel alındığı ve bu iki anlayışın bir siyasal potada kaynaştırıldığı görülmektedir.[i]

ABD’nin kurulmasının ardından, 1789 yılında patlak veren Fransız İhtilali de insan haklarının gelişimi ve anayasalar tarafından güvenceye kavuşturulması sürecine önemli bir ivme kazandırmıştır. İhtilal, kralın danışma kurulu olan Etats Generaux’da “üçüncü tabaka (burjuvazi)” temsilcilerinin oluşturduğu kanat, kendisine “Ulusal Kurucu Meclis” adını vererek, 27 Ağustos 1789 günü ilan ettikleri “İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi” ile ihtilalin fitilini ateşlemişlerdir. Bu bildiri, tarihsel bir ün kazanmış, insan hak ve özgürlüklerinin çok uzun süre en doyurucu ifadesi sayılmış ve XX. Yüzyıl insan hakları bildirilerine de temel oluşturmuştur. Aslında Fransız bildirisi haklar beyannamelerinin ilki değildir ve orijinal bir belge sayılmaz. Kendisinden önceki bildirilerle arasında,  içerik yönünden büyük bir benzerlik vardır. Buna rağmen Fransız Bildirisi daha büyük bir üne kavuşmuş ve daha etkili olmuştur. Kapani; bunun sebebini, Fransız Bildirisinin ifade gücüne, üslubuna, kullanılan ifadelerin daha evrensel oluşuna ve nihayet o dönemde Fransızcanın İngilizceye göre daha yaygın bir dil olmasına bağlamaktadır. 1791 tarihli Fransız Anayasası da 1789 tarihli bildiride yer alan ilkeleri içerir. Bu anayasa da; egemenliğin halka ait olduğunun belirtildiği 3. maddesi, insan haklarına saygısızlığın hükümetlerin başarısızlık sebebi olduğuna dair vurgusu bakımından dikkat çekicidir.

Doğal hukuka dayalı bir gelişme gösteren insan haklarının anayasallaşması sürecinde devletler, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar perspektiflerine “evrensellik” prensibini getirmezler. Uygulamalara baktığımızda da; soyut olarak herkese tanınan hakların herkes için hayata geçtiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin; ABD, 1787 tarihli Anayasasında insan hakları normatif olarak savunulmasına rağmen, 1865 yılına kadar Anayasa ve Virginia bildirisi anlayışı ile çelişen insan hakları uygulamaları yapmıştır. İnsan haklarını sadece beyazlara tanımış, 1815 tarihli Viyana Kongresinde yasaklanmasına rağmen kölelik ticaretini meşru görmüştür.

Bir diğer değerlendirme de; Fransız Bildirisinin soyut olarak herkese tanıdığı hakların pratikte gerçekleşmeyişi idi. Bunun sebebi olarak Kapani; Fransız Bildirisinin 18. yüzyılın ferdiyetçi doktrinin anlayışını yansıtmasını gösteriyor. Bu esasa göre; ihtilalin başlıca hedefi devlet iktidarını sınırlandırmak olmuştur. Ancak Fransız İhtilali, bilindiği gibi burjuvazinin yönettiği bir ihtilaldir ve her şeyden önce o zamana kadar egemen sınıf olan aristokrasiye karşı burjuva sınıfının haklarını sağlamak hedefi gütmüştür. Yani iktidarı sınırlandırma girişimi bu düzlemde ele alınıp değerlendirilmelidir. Nitekim sonradan da anlaşılacağı gibi, bu insan haklarından fiilen sadece burjuvanın kendisi yararlanma imkânlarına sahip olmuş, asıl büyük kitleler için bu haklar kâğıt üzerinde kalmıştır. Örneğin; Fransız devriminde kadınların yoğun bir biçimde yer aldıkları, devrim döneminde Bastille ve Versailles’e yapılan saldırılara katıldıkları, devrim dışı güçlerin hücumlarına karşı korumak konusunda etkili oldukları tarihsel bir gerçek olmasına rağmen, 1789 yılında yayımlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde savunulan insan kavramına kadınlar dâhil edilmemiştir. Bu nedenle 1789 Bildirisi, erkek hakları demeci olarak da nitelendirilir. Aslında bu nitelendirme de tam olarak yerinde sayılmaz; çünkü erkeklerin tamamı da hak sahibi yurttaş kavramına dâhil edilmemiştir. 1791 Anayasasında aktif yurttaş –pasif yurttaş ayrımı yapılarak; kadınlar, çocuklar, yabancıların yanı sıra kamusal yapıyı ayakta tutmaya katkıda bulunmayanlar (belli oranda vergi vermeyenler – parasız erkekler) pasif yurttaş statüsüne sokulmuştur. Devrimci Fransız kadınları bu eşitsizliğe karşı çıkmışlardır. Ollympe de Gouges,  1793 yılında bir kadın hakları bildirgesi yayımlamıştır. Bu demeçte; kadının hür doğduğu ve erkeklerle eşit haklara sahip olduğu vurgulanmıştır. Ancak bu girişim başarıya ulaşamamış ve Ollympe de Gouges Fransız devriminin terörü içinde ölümle cezalandırılmıştır. İzleyen yıllarda; Mary Wollstonecraft, A.C.Condorcet, Von Hipel, İngiltere’de de J. Stuart Mill,  kadınların da erkekler kadar akıl sahibi ve yetenekli olduklarını,  fakat toplumun kadınlar için belirlediği yaşam biçiminin ve kadınların eğitim olanaklarından yoksun bulunmalarının onları zayıf ve bağımlı bir konuma ittiğini öne sürerek kadınlara da erkeklerle beraber  eşit statü tanınması gerektiğini savunmuşlardır. Yine bir başka kadın yazar, Mary Astell; daha 1700 yılında;  “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” bayrağını yükseltirken yüzlerce yıllık geleneği sürdürerek kadınları dışlayan bir “insan” soyutlaması yapmasına tepki göstererek John Locke ile bir tartışmaya girmiş ve “eğer mutlak hükümranlık devlet için gerekli değilse, nasıl oluyor da aile için gerekli sayılıyor? … Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse, nasıl oluyor da kadınlar köle doğuyor” diye haklı olarak sormuştur.

Fransız İhtilalinin ferdiyetçi doktrin etkisi taşımasının bir diğer sonucu da;  insanı içinde yaşadığı toplumdan ve çevreden sıyırarak soyut bir varlık olarak ele almasıdır. Günlük hayat şartları ile mücadele eden, bu hayat şartlarının karşısına çıkardığı güçlükleri yenmeye, geçimini ve varlığını sağlamaya çabalayan kişi, sosyal varlık olarak <yaşayan insan> hiç dikkate alınmamıştır. Onun, bildirilerde parlak ifadelerle kendisine tanınmış olan haklardan ve hürriyetlerden çoğunlukla haberi bile yoktur; haberi olsa bile bu hakları kullanma imkânlarına sahip değildir. Her şeyden önce kendisine hayat hakkı, yaşama hakkı tanınmıştır; fakat en basit sağlık şartlarından yoksundur, hayatını tehdit eden çeşitli hastalıklara karşı çaresizdir. Kendisine konut dokunulmazlığı tanınmıştır, ancak başını sokacak konutu yoktur, kendisine öğrenme hakkı, fikir hürriyeti tanınmıştır fakat daha küçük yaştan hayatını kazanma kaygısıyla tanıştığından ne öğrenmek için okula gidecek zamanı vardır, ne de gerçek bir fikir hürriyetinden yararlanabilmek için gerekli olan fikri gelişmeyi sağlayacak imkânlara sahiptir. İşte, Fransız ihtilalinin insan hakları anlayışında sağladığı bu aşamanın yetersiz olduğu kısa zamanda anlaşılacak, ferdiyetçi ve liberal zihniyetin devlete yüklediği pasif rol – karışmama zorunluluğu- kısa zaman sonra yerini devletin müdahalede bulunması ve tedbirler alması zorunluluğuna bırakacaktır. İnsan haklarında da artık negatif hürriyetler sınıfından, devletin olumlu yükümlülükler yüklenmesini gerektiren pozitif haklar sınıfına geçilecek, devlet fonksiyonu anlayışında sosyal yönde bir gelişme görülecektir. Bu şekilde, 1793’te kabul edilen ve aynı yıl Anayasanın başına eklenen ikinci İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde bazı sosyal hakların yer aldığı görülür. 1848 tarihli Fransız Anayasası ise sosyal hak ve sosyal hukuk anlayışının geniş ölçüde yansıtıldığı bir anayasadır. 1917 tarihli Meksika Anayasası, 20. yüzyılda sosyal hakların aşağı yukarı tam bir listesine yer veren ilk anayasadır. 1919 tarihli Weimar Anayasası ile sosyal haklar konusunda daha da ileri bir aşamaya ulaşılmış, devletin sosyal fonksiyonu anlayışı açıkça yansıtılmıştır.

Yirminci yüzyılda yaşanan iki büyük yıkıcı dünya savaşının sonunda, uluslararası toplumda insan hakları anlayışı evrensel bir nitelik kazanmıştır. Daha evvel pek çok ülkenin anayasasında yer alan “Her Türk”, “Her Alman” “Her Fransız” .. vs gibi ifadelerin yerini “her insan” “herkes” ibareleri almıştır. 1945’te Birleşmiş Milletlerin kuruluşu ve devamında BM Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948’de kabul ve ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi;  insan haklarına uluslararası bir boyut kazandırarak, insan haklarının uluslararası hukuk kapsamına girmesini sağlamıştır. Bu sayede;  insan hakları, devletlerin kendi ulusal meseleleri olmaktan çıkmış, devlet iktidarlarına dışarıdan bir sınırlandırma getiren yeni bir boyut kazanmıştır. 1948 Bildirisi,  kapsamı ve tarihi önemi bir tarafa bırakılırsa, aslında hukuki bir bağlayıcılığı ve zorunlu uygulanabilirliği olan bir belge değildir. Ancak; bu bildiride yer verilen haklara hukuki bağlayıcılık kazandırmak amacıyla BM bünyesinde yapılan çalışmalar neticesinde 1976 yılında iki uluslararası sözleşme ( İkiz Sözleşmeler olarak da adlandırılan Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi) yürürlüğe girmiştir.[ii]

             Türkiye’nin insan hakları alanında kat ettiği yol ve ulaştığı seviye incelendiğinde; Tanzimat Dönemi’nden bu yana sağlanan ilerlemenin, çağdaş demokratik ülkelerin hep gerisinde kaldığı gözlemlenmektedir. Bu alanda atılan ilk adımların,  tabandan gelen talepler ve bu yönde verilen mücadeleler sonucunda değil, tavandan tabana bir seyir izlediği, Türk toplumunun haklarını talep eden ve bu uğurda mücadele veren bir toplum değil, hak bahşedilen bir toplum olduğu ve bu nedenle demokrasisinin ve siyasal kültür gelişiminin zayıf olduğu yönünde tespitler yapılmaktadır. Anayasal gelişme sürecimiz incelendiğinde de; halkın kendi kendini yönetmek konusunda yetkin olmadığı, sağlanan özgürlüklerin bu halka bol geldiği gerekçeleriyle,  anayasal güvencelere kavuşturulan hakların, iktidarlar tarafından daha sonraları sınırlandırıldığını görüyoruz. Ancak ülkemiz; Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarından itibaren çağdaşlaşmaya ve demokratik bir ülke olmaya önem vermiş, bu uğurda önemli toplumsal ve siyasal inkılâplar hayata geçirmiştir.

İnsan; doğan, yaşayan, yaşarken tüketmek zorunda olan, maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek için ekonomik bir gelir elde etmesi zorunlu olan ve ontolojisi gereği grup içinde yaşayan bir varlıktır. İhtiyaç duyduğu ekonomik geliri ya üreterek,  ya çalarak ya da başkalarının kendisine bunu sağlaması sayesinde (bağış gibi) elde edebilir. Hayatını idame etmek için bunlardan hangisini tercih ettiği, onun sosyal hayatını ve özgürlük durumunu da etkileyecektir. Kolektif boyutta ele aldığımızda ise, bir toplumun ekonomik ve sosyal yaşantısı, bize onun siyasal kültürünü değerlendirebilmemiz için de önemli bir veri hizmeti görecektir.

Türkiye’nin anayasal devlet olma bakımından gelişim süreci, Türkiye ve Batı’nın ekonomik ve siyasi tarihleri de gözönüne alınarak daha gerçekçi bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Türk halkının sosyal devlet politika uygulamaları ile tanışması henüz çok yeni bir gelişme (1961 Anayasası ile birlikte başlayan, 1982 Anayasası ile yine azalan ölçülerde devam eden) olduğu ve sosyal devlet anlayışının ortaya çıkış ve talep ediliş sürecinin Batı ile farklılık göstermesi, halkın toplumsal katılımını ve siyasal toplumsallaşmasını da geciktirmiştir. Batıda ise, sömürgecilik ve devamında hızla gelişen sermaye birikimi, sanayi devrimi sonrasında işçi sınıfının ortaya çıkışı, kapitalizmin acımasız uygulamaları ile sosyalizm tehlikesi karşısında bir orta yol bulunması arayışlarının sonucu olarak sosyal devlet ve sosyal demokrasi siyasi ideolojiler arasında yerini almıştır. Türkiye’de ise Batı’daki gibi burjuva devrimleri yaşanmadığı, sömürgeciliğe dayanan bir sermaye birikimi ile sanayi devriminin ürettiği bir işçi sınıfı ortaya çıkmadığı için, sosyal devlet anlayışının gelişmesi de gecikmiştir. Türk toplumsal ve ekonomik yaşamı, İslam dininin de etkisi ile bireylerin “bir lokma, bir hırka” hayat anlayışı temelinde, aşırı bir ekonomik faaliyet içinde olmadan gelişim gösterdiği yönündedir. Bu hayat tarzının bir etkisi olarak ekonomik anlamda bir orta sınıf da gelişmemiş, sınıf çatışması ve bu çatışmadan kaynaklanan artık ürünün paylaşılması sorunu da yaşanmamıştır. Batı’ya kıyasla Türkiye’deki sivil ve demokratik kitle örgütlerinin gelişiminin ve yaygınlığının yetersiz oluşunun temelinde Osmanlı – Türk ekonomik ve sosyal hayatın kendi halindeliği yatmaktadır. O yüzden de Türk toplumunun siyasal ve toplumsal katılımının düşük ve yetersiz oluşundan dolayı eleştirilere maruz kalması haklı bir eleştiri olmamakla birlikte, örgütlü hareket edebilme potansiyelinin ne kadar güçlü olduğunun bir örneği yoksulluk ve eğitimsizliğin yaygınlığına rağmen Kurtuluş Savaşı ve özellikle Kongreler dönemidir.

Yirmi birinci yüzyıl anayasal gelişim açısından bakıldığında ise; pozitif hukuktaki gelişmelerin kurumsallaşmamış olması ve gittikçe zayıflayarak, kuvvetler ayrılığı – yargı bağımsızlığı ilkelerinin ortadan kaldırılması yolundaki girişimler, yürütmenin yasama üzerindeki giderek artan hakimiyeti birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de anayasal devlet mekanizmalarının yürütme lehine güç kaybettiği düşünülmektedir.

Kurumların; yasama, yürütme ve yargının, kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun çalışması bir yana, bunların eş güdümlü ve uyumlu bir şekilde işleyerek demokrasiyi yaşatması mümkündür.     Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en yoğun siyasal tartışmalarının yaşandığı ve belirsizliklerle dolu, insanların anlamakta güçlük çektiği gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçmektedir. Bir taraftan ulus devlet yapısının tartışılması, diğer taraftan siyasal partiler arasında yaşanılan uzlaşmazlık ve gerginlikler ülkeyi adeta bir kaosa – çıkmaza sürüklemektedir. Halkın kültürel ve dini duygularının sömürüldüğü, çeşitli yoksunluklarının giderilmesi yoluyla müşküllüklerinin suiistimal edildiği, varsıl bazı insanların ise ekonomik çıkarları uğruna siyasi yolsuzlukların içine battığı son yıllarda ülkemiz, içinden çıkılması çok zor bir duruma itilmiştir. T.C. Başbakanı’nın “Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesi” olarak adlandırdığı bu durum ne acı ki, Kurtuluş Savaşı dönemindeki gibi ülkenin yabancı ülkeler tarafından işgal edilmesi nedeniyle gerçekleşmemiştir. Ayrıca da “Yeni Türkiye” kavramı dikkatlice değerlendirilmesi gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin hem hukuki hem de siyasi olarak ‘eski’ ve ‘yeni’ hallerinden ne kastedildiği çok çetrefilli bir tartışma konusudur. Bu mücadelenin varlığının kabul edilmesi halinde ise durumun vahameti daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk; Gençliğe Hitabesi’nde, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetinin tezahür edebileceği durumları bildirmekte, memleketin her köşesinin bilfiil işgal edilmiş olmasından daha elim ve daha vahim olanın, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanların gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunmaları olduğunu söylemektedir. O halde yapılması lazım gelen Atatürk’ün gençliğe bıraktığı bu ödevi yerine getirmek, dâhilde bulunan gaflet, dalalet ve hıyanet içinde bulunanların gereğini yapmaktır. Bu da ancak, spor ve magazin kültürünün boyunduruğundaki gençlerin – halkın siyasal katılımını sağlayarak mümkün olabilir. Bir diğer taraftan da kültürümüzde oluşan yozlaşmayı ve kirlenmeyi temizlemek suretiyle insanların akıl tutulmasından kurtulmaları sayesinde. Bu kültürel temizlenmeyi Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı manevi mirasa sahip çıkarak, O’nun düşünce ve eserlerini anlayıp yerine getirerek mümkün kılabiliriz. Aksi takdirde; bırakın anayasal devleti, insan haklarından bahsedebileceğimiz ne ülke kalacak, ne de insan.

 

KAYNAKÇA

Adnan GÜRİZ,  Feminizm, Postmodernizim ve Hukuk, Phoneix Yayınları, 2. Baskı, 2011

Ahmet MUMCU,& Elif KÜZECİ,İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Turhan Kitabevi, 4.Baskı, 2007.

Anıl ÇEÇEN, İnsan Hakları, Savaş Yayınevi, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara 2000.

Anıl ÇEÇEN, Türkiye’nin Birliği, Togan Yayıncılık, Ekim 2013.

Anıl ÇEÇEN, Ulus Devlet Türkiye Cumhuriyeti, Kilit Yayınları, 2. Baskı, 2009.

Artun ÜNSAL, Siyaset Ve Anayasa Mahkemesi, AÜSBF Yayınları, 1980

Atilla YAYLA, Siyaset Teorisine Giriş, Siyasal Kitabevi, 4. Baskı,2004

Deniz ACARAY,İnsan Haklarının Korunması Amacıyla Devlet İktidarının Sınırlandırılması ve Siyasal Katılmanın Buna Etkisi”, Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt:2, sayı:4, 119-144, 2013

Erdoğan TEZİÇ, Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 2. Baskı, 1991,

GÖZLER, Kemal, Devletin Genel Teorisi, Ekin Yayınları, 3. Baskı, 2011.

Halil KALABALIK, İnsan Hakları Hukuku, Seçkin Yayınları, 2. Baskı, 2009

HEYWOOD, Andrew, Siyaset, Adres Yayınları, editör: Buğra KALKAN, Ekim, 2007.

İbrahim Ö. KABOĞLU, Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi, 4. Baskı, 2007

Jacques CHEVALLIER, Hukuk Devleti, Çev: Ertuğrul Cenk GÜRCAN, İmaj Yayınevi, 2010

Karl DOEHRİNG, Genel Devlet Kuramı, Çev.Ahmet MUMCU, İnkılap Yayınları, 3. Baskı, 2002,

Levent GÖNENÇ, Siyasi İktidar Kavramı Bağlamında Anayasa Çalışmaları İçin Bir Kavramsal Çerçeve Önerisi, AÜHFD, 2007, C.56, s.155.

Mary Astell, Reflections upon Marriage,  aktaran Fatmagül BERKTAY, “Kadınların insan Haklarının Gelişimi ve Türkiye”, Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları, No:7, 2004

Max, WEBER, Toplumsal Ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, Çev: Özer OZANKAYA, İmge Kitabevi, 1.Baskı, 1995.

Meltem DİKMEN CANİKLİOĞLU, Anayasal Devlette Meşruiyet, Yetkin Yayınları, 2010,

Metin GÜNDAY,  İdare Hukuku, İmaj Yayınevi, 6. Baskı, 2002,

Mustafa ERDOĞAN, Anayasa Hukuku, Orion Yayınevi, 4. Baskı, 2007,

Muvaffak AKBAY, Umumi Amme Hukuku Dersleri, Güney Matbaacılık, 1. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1951,

Mümtaz SOYSAL, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979

Mümtaz SOYSAL, Dinamik Anayasa Anlayışı Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme, AÜSBF Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969

Şeref İBA, Anayasa Hukuku Ve Siyasal Kurumlar, Turhan Kitabevi, 2. Baskı, Ankara 2008

Tayyar ARI, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, Alfa Yayınları, 2. Baskı, 2002,

Turhan FEYZİOĞLU, Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Kazai Murakabesi, Güney Matbaacılık, Ankara 1951

Zehra ODYAKMAZ, Ümit KAYMAK, İsmail ERCAN, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, İkinci Sayfa Yayınları, 12. Baskı, 2011,

 

[i] Kapani; ABD’nin kuruluşunda Locke’nun ve Montesquieu’nun etkisi olduğunu söyler.

[ii] Türkiye ikiz sözleşmeleri 2003 yılında onaylamıştır.