COVİD-19 SALGININDA TÜRKİYE TARIMININ SORUNLARI İLE YÜZLEŞMEK

Koronavirüs salgını nedeniyle gıda tedarik zincirinde yaşanması muhtemel sıkıntıların bir gıda krizine yol açabileceği, en çok kaygı duyulan konulardan birisi olarak sıkça gündeme getiriliyor.

Bu sebeple “Koronavirüs Sonrası Türkiye” başlıklı yazımızda, Türkiye’nin gelecek aylardan itibaren, tarımdan kaynaklanan gıda kriziyle karşı karşıya kalabileceğine dikkat çekmiştik.

Konuyla ilgili uzmanlar, gelecek yıllarda insanın doğa üzerindeki etkisi arttıkça koronavirüs benzeri virüslerin evrimleşerek insanlığı tehdit etmeye devam edeceği, yani insanlığın benzer salgınlarla karşı kalacağını dile getiriyorlar. Bu tehdit dikkate alındığında, insanların bağışıklık sistemini güçlü durumda tutmak için dengeli beslenerek virüslerin yol açacağı hastalıklarla mücadele etmesi önem kazanmıştır. Hekimler ve beslenme uzmanları, yakın gelecekte hızlı yemek tarzı gibi beslenmeden uzaklaşılarak, daha sağlıklı şekillerde beslenmenin yaygınlaşacağını öngörmektedirler.

Vatandaşların sağlığının korunması gibi iyi ve dengeli beslenmesini sağlayabilecek gıdaya ulaşmasının teminatı da sistematik ve iyi kurulmuş, yani amaçları bakımından yurttaşlarını öne alan bir devlet organizasyonudur. Buna bağlı olarak, yurttaşlarının güvenli ve uygun fiyattaki (satın alınabilecek/alım gücüyle orantılı) gıdaya ulaşmasını sağlamak, devletlerin en önemli sorunu haline gelmiştir. Bu durum, devletler açısından Gıda Güvenliğinin öne çıkması anlamına gelmektedir.

Türkiye’nin tarıma elverişli toprakları ve uygun iklim yapısı, halkımızı besleyebileceği gibi komşu ülkeleri de besleyecek üstünlüklere sahip bulunmaktadır. Bu bakımdan, ülkemiz için tarım vazgeçilmez bir alandır.

Sürdürülebilir gıda güvenliği, sağlık ve güvenlik kadar ötelenemeyecek bir alan olduğunun altını çizmek gerekiyor. Onun için tarım ve hayvancılık sektörü ülke içinde kesintisiz bir şekilde üretim politikalarına sahip olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Gıda tedarik zinciri tarımsal girdiler, üreticiler, nakliye zincirleri, gıda işleyicileri, dağıtım sistemleri ile birlikte kompleks bir bütün olduğu biliyoruz. Bu yazımızda koronavirüs salgınının ülkemizde ki gıda üretim ve tedarikini nasıl etkileyeceğini, bu konuda alınması gereken önlemleri ortaya koymaya çalışacağız.

Geçtiğimiz hafta, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Gıda Programı’nın (WFP) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne verdikleri rapora göre, küresel gıda güvenliği açısından zaten kötü bir yıl olması beklenen 2020’de, hükümetlerin kimi tarım ürünlerine ihracat yasakları getirmesi, gümrük uygulamalarının sıkılaştırılması ve tarım işçilerinin lojistiğinde yaşanması muhtemel sorunlar, birkaç hafta içinde dünyanın kimi yerlerinde gıda temininde sıkıntıların yaşanmasına yol açabilir.[1]

‘Pandemi nedeniyle büyük ihracatçı ülkeler kendi iç taleplerini güvene almak için kısıtlamalara gitmeye başladılar.’ Geçtiğimiz hafta Rusya Federasyonu, Kazakistan, Ermenistan, Belarus ve Kırgızistan’ın oluşturduğu Avrasya Ekonomik Birliği, koronavirüs (Covid-19) önlemleri kapsamında çok sayıda tarım ürününün ihracatını 30 Haziran’a kadar yasakladı.[2]

Şimdi, bu konuda ya diğer ülkelerde benzer önlemleri almaya başlarsa diye uluslararası büyük bir endişe var. Aynı zamanda tüm dünya ülkelerinde tüketiciler gıda fiyatlarında enflasyon artışına hazır olmak durumundalar.

Kısacası, Covid-19 salgınıyla, “kutsal kitaplardakileri anımsatacak” bir küresel açlık krizi kapımızda ve kendimiz üretemezsek, artık ihtiyacımız olan ürünleri ithal edemeyebileceğiz. Bu yönden tarımın stratejik bir alan olarak belirlenmesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Buna ilave olarak, küresel çevre ve iklim değişimleriyle, gıdanın önümüzdeki süreçlerde daha stratejik bir alan olarak gündeme geleceği beklenmektedir.

Türkiye’de de uzmanlar, salgın ortaya çıktığından beri tarım sektöründeki mevcut ve ortaya çıkabilecek sorunlar ile alınması gereken önlemler hakkında uyarılarda bulunuyor. Dolayısıyla tarım sektöründeki sorunlarla yüzleşmenin şimdi tam zamanıdır.

Türkiye Covid 19 salgınına, yaklaşık iki yıldan beri ağır bir ekonomik kriz refakatinde, uzun süreden beri devam etmekte olan tarım krizinin sonunda yakalandı. Bunun yerel/ulusal nedenleri olduğu gibi, asıl olarak, kapitalizmin neoliberal dönüşümünün çevre ülkelere dayattığı yeni işbölümünün yarattığı etkiler belirleyici oldu.

Bu bağlamda, son 20 yılda, üretimden koparak stratejik tarım ürünlerinde net ithalatçı konumuna gelen Türkiye’de de bir açlık krizi olasılığının giderek güçlendiği iddia ediliyor.

Peki bu gerçek midir? Buna tarımdaki istihdam edilen nüfus durumuna bakarak başlayalım.

TARIMDA İSTİHDAM EDİLEN NÜFUS ORANI AZALIYOR

Dört mevsimi bir arada yaşayan bereketli topraklarımızda 2002 yılından sonra köyleri mahalleye dönüştürülen çiftçilerimizin büyük bir kısmı (700 bin çiftçi ailesi) [3] gençlerin geçim kaygısı nedeniyle, ekonomik zorluklar nedeniyle tarımdan uzaklaştı. Çiftçi ailelerinin çoğu kırsaldan şehirlere asgari ücret karşılığı dahi çalışıp geçinmek üzere göç etti.

Konuya diğer yönden bakacak olursak; 1991 yılında çalışan nüfusun %47’sinin tarımla uğraştığı Türkiye’de 2017 için bu oran %19’a düşmüştür. Yani Türkiye’de tarımla uğraşan nüfusun oranı, dünya ortalamasından bile daha hızlı bir şekilde azalmıştır.

TÜİK işgücü verilerine göre, Türkiye’de tarım sektöründe istihdam edilen kişi sayısı 2002’de 7 milyon 458 bin kişiyken, 2018 Şubat ayı itibariyle 4 milyon 983 bin kişiye geriledi. Bu da son 16 yılda 2 milyon 475 bin daha az tarım çalışanı anlamına gelmektedir. [3]

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın yayımladığı, “11. Kalkınma Planı”nda (2019-2023) yukarıdakileri doğrular nitelikte ilgi çekici veriler yer alıyor:

Tarım sektöründe, tarımın istihdamdaki payı sürekli azalarak 1990’larda yüzde 46 olan pay, 2010’da yüzde 23.3’e, 2018’de yüzde 17.3’e gerilemiştir.

Tarım alanlarının, tarımsal üretimin, çiftçi sayısının, kırsal alan nüfusunun sürekli düştüğü bu süreçte, en büyük pay aracılara ve sözleşmeli tarımla çiftçiyi, taşeronu olarak kullanan büyük şirketler ile ithalatçı firmalara gitmektedir.

Bu durum, bırakın rekabet edebilmeyi, çiftçinin üretim yapamaz durumuna gelmesine, yoksullaşmasına, üretimden vazgeçmesine, arazisini satmasına, kente göç ederek vasıfsız işsizler yığınına katılmasına, kentlerde artan sorunların yeni ortaklarından biri olmasına yol açmaktadır. [4]

Buna bağlı olarak tarımsal üretimde düşüş meydana gelmekle beraber, başka bir sorun daha ortaya çıkmaktadır. Bu da, şehirlerdeki nüfusun kırsala göre artışının küresel iklim değişikliğine yol açması gibi yerelde içme suyu kıtlığı, atık yönetimi zorlukları, *sanitasyon problemleri, salgın hastalıkların hızlı yayılımını beraberinde getirmesidir. Bu durum, Dünya Ekonomik Forumu raporlarında da yer almaktadır.

TARIM SEKTÖRÜ KÜÇÜLÜYOR

Büyükşehir yasasıyla köy tüzel kişilikleri ortadan kaldırıldı. Köylerin bütün mal varlıklarına el konuldu. Yeni vergiler, su ve taşımacılığın şehir fiyatlarına yaklaşması köylüleri sıkıntıya soktu. Köylüler araziden arsaya dönen tarım toprakları için vergilerini ödeyemez hale gelince, tarlasını sürmek yerine satıp şehirlere göç etti. Hazine üzerinde zilliyet olarak köylülere ait olması gereken taşınmazlar parası olana devredildi. Mera alanlarının köylerin elinden alınmasıyla küçükbaş hayvan üretimi ortadan kaldırıldı.

Büyük tarımsal alanlar, turizm ve rant elde etmek için imara açılarak daraltıldı veya tamamen ortadan kaldırıldı. Bu kapsamda Ege, Akdeniz gibi denize yakın bölgelerde zeytin başta olmak üzere verimli ekim-dikim arazileri yazlık müteahhitlerine ve ranta kaptırıldı.

Taşımalı Eğitim”, eğitim kalitesi ve yaygınlığını; aile hekimliği ise sağlığın kaliteli ve yaygınlığını ortadan kaldırdığı (erişimine zorlaştırdığı) gibi her ikisi de ticari bir faaliyet haline geldi. Bu durum köylerde oturma koşullarını daha da zorlaştırdı.

Bazı bölgelerdeki taş ocakları, maden işletmeleri, RES’ler tarım alanlarının hızla daralmasına yol açtı.

Yerel özgün tohumlar (bamya, börülce, bakla, karpuz, enginar vb.) artık yetişmediği gibi bazı küçükbaş hayvan türleri de yok olmaya yüz tuttu.

Bu nedenlerle çiftçilerin büyük çoğunluğu toprağına, tarlasına huzur içinde, ekonomik kaygı taşımadan, sadece üretmek için artık gidemiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’deki ekilebilir alanların 3’te 1’i boş [5] durumda, 2015 itibarıyla ülkede ekilmeyen arazi büyüklüğü iki Trakya büyüklüğünde! [6]

Mevcut desteklerden faydalanan üreticilerin destek kapsamında olan ürünleri ekmiş gibi göstermesi sık rastlanan bir durum haline gelmiştir. Çünkü, hasat zamanı geldiğinde işçilik, mazot fiyatlarının yüksekliği; mahsullere biçilen düşük alım rakamları çiftçinin mahsulü tarlada bırakması için bir neden teşkil ediyor.

Doğal afetlerle, yüksek mazot fiyatlarıyla, kredi borçlarıyla boğuşan, geçim derdine düşen çiftçinin verimli üretim yapması beklenebilir mi? Aşağıda belirtilen sayısal veriler, bunun yanıtı olacak nitelikte:

Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün GSYİH içindeki payı itibariyle yapılan analizlere göre, değişim oranları tarım sektörünün 2015’in son çeyreğinden 2017 yılına kadar devamlı olarak küçüldüğünü gösteriyor. 1998’den bu yana tarım sektöründe dört çeyrek üst üste küçülmenin yaşandığı iki yıl ekonomik krizlere denk gelen 2001 ve 2007 yılları olmuştur. 2016’nın üçüncü çeyreğindeki küçülme oranı ise %7,7 olmuştur.[7]

Türkiye’de tarım sektörü son 20 yılın en kötü dönemini geçirmiştir. Örneğin 2002 yılından sonra, pamuk ekim alanlarının %40 oranında daralmış ve 2002 yılında 988 bin ton olan lif pamuk üretimi 2015 yılında 738 bin tona düşmüştür.[8]

Ayrıca, ülkemizde tarım işletmelerinin sahip olduğu alan, dünya ortalamasının altındadır. Bu işletmelerin yüksek girdi maliyetleri nedeniyle tarımsal üretimden elde ettikleri kâr da düşüktür. Arazi toplulaştırmasıyla hane başına düşen kullanılabilir tarım arazisi miktarı ve su kaynağına erişim, kiralanabilir arazi miktarı artmaktadır. İşletmelerin arazi büyüklüklerini arttırmaya yönelik yapılan toplulaştırma çalışmalarının ve arazi parçalanmasını önleyecek olan yeni miras hukuku düzenlemelerinin orta ve uzun vadede olumlu katkıları olacaktır. Küçük ve orta büyüklükteki tarımsal işletmeler desteklenerek, bu işletmelerin pazardan dışlanması önlenebilir.

Bunlara bir de balıkçılığı ilave edecek olursak, sahil kasabalarında geçmiş yıllardaki gibi balıkçılık çok küçülmüştür. Buralarda trol ve gırgır tekneleri dışında birkaç küçük balıkçı ayakta kalmaya çalışmaktadır. Çevre kirliliği ve yoğun avlanma balık miktarını ve çeşitliliğini çok azaltmakla beraber balık fiyatları büyük şehirlerdeki fiyatlarla kıyaslanır hale gelmiştir. Bu kapsamda, su ürünleri üretimi 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,3 azalarak 628 bin 631 ton olarak gerçekleşti. Su ürünleri avcılığı 2018 yılında yüzde 11,4 azalırken, yetiştiricilik yüzde 13,8 arttı. Deniz ürünleri avcılığı bir önceki yıla göre yüzde 11,9, iç su ürünleri avcılığı yüzde 6,2 azaldı. Kişi başına ortalama balık tüketimi 2017 yılında 5,49 kg olarak gerçekleşirken, 2018 yılında yüzde 11,8 artarak 6,14 kg olarak gerçekleşti.[9] Bu durum, halkımızın balık tüketimi artarken  üretimin azaldığını göstermektedir.

TÜRKİYE, STRATEJİK TARIM ÜRÜNLERİNDE DIŞA BAĞIMLI DURUMA GELDİ

Türkiye tarım/hayvancılık dış ticaretinde net ithalatçı, gıda ürünleri/içecekler dış ticaretinde ise net ihracatçı konumdadır. 2019 yılında tarım ve hayvancılık dış ticaretinde yaklaşık 4 milyar dolar açık, gıda ürünleri ve içecekler dış ticaretinde ise yine yaklaşık 7 milyar dolar fazla verilmiştir. Bu iki sektörün birlikte değerlendirilmesi durumunda toplamda 3 milyar dolar düzeyinde bir dış ticaret fazlalığı görülmektedir ki, bu da Türkiye’nin tarım ve hayvancılıkta net ithalatçı konumunu ortaya koymaktadır.[10]

Türkiye’nin, gıda ve yem sanayiinin ihtiyaç duyduğu hammadde üretiminde ithalata bağımlı ülke konumu, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayımladığı ve aşağıya alınan kendine yeterlilik oranları üzerinden net bir biçimde açığa çıkmaktadır.

Buna göre, Türkiye’nin kendine yeterlilik oranları, bazı temel ürünler açısından şöyledir: Arpa % 89, Çeltik % 70, Mısır % 88, Kuru fasulye % 82, Kırmızı mercimek % 77, Nohut % 92, Ayçiçeği % 80, Kanola % 27, Pamuk % 50, soya % 6…[10]

Bu veriler tarımda vardığımız noktayı, Anadolu’nun geleneksel ürünleri olan mercimek ve nohudu dahi ithal eder duruma geldiğimizi ortaya koymaktadır.

Yukarıdaki kendine yeterlilik oranları, Uzak Asya, Rusya ve çevresi ile başlayıp Avrupa Birliği (AB) ve Amerika’ya yayılması olası görülen ihracat kısıtlamalarının Türkiye’de hangi sektörleri ne düzeyde etkileyeceğine ilişkin bazı öngörüler yapılmasını olanaklı kılmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye uzun zamandır uyguladığı politikalarla buğday, mısır, ayçiçeği, pirinç ve et gibi stratejik ürünlerde dışarıya bağımlı gelmiş, hatta yıllar içerisinde bu ürünlerdeki ithalatını da ciddi oranda arttırmıştır. Yem ve yağ sanayiinin gereksinimi olan ürünler açısından da durum farklı değildir.

2002-2016 yılları arasında, tarımsal hammadde ithalatı ihracatın 6 katına ulaşmıştır.[11] Gelişmiş ülkeler tarım sektöründe, kendi tarımını ve çiftçisini her yönden koruyup desteklerken, aynı zamanda dışa bağımlılığı azaltacak uygulamalar yaparken biz ne yazık ki kendi çiftçimizi üretimden uzaklaştırıp, sayısız tarım ürününde dışa bağımlı hale getirmiş durumdayız.

Bunun yanında kırmızı et üretimi yıllar içerisinde az da olsa artış gösterirken, hem canlı hayvan ithalatı hem de işlenmemiş et ithalatı yıllar içerisinde oldukça artmaktadır.

Bu durum, tarımda egemenliğimizi yitirmemiz anlamına gelmektedir.

TARIMSAL GİRDİ FİYATLARI SÜREKLİ ARTIŞ GÖSTERİYOR

Bugün ülkemizin neresinde olursa olsun çiftçilerin en büyük sorunu, yüksek maliyet, girdilerin her gün artmasıdır. Ayrıca uluslararası tütün tekellerinin baskısıyla çıkartılan yasalarla bazı bölgelerde tütün üretimi sonlandırılmıştır. Tütünün yerine alternatif olarak üretilmeye çalışılan ürünler (bamya gibi) ise fazla bir gelir getirmemektedir.

Önemli tarımsal girdilerden olan gübre fiyatlarında yaklaşık olarak yüzde 100 oranlarında artış meydana gelmiştir. Bu kapsamda gübre, ekilen ürüne göre değişiklik göstermektedir. Ancak Mart 2019 itibariyle gübre fiyatlarındaki değişimi görmek için nispeten en ucuz (%21 Azot gübresi), en pahalı (DAP gübresi) ve en fazla kullanılan (20.20.0 gübresi) üç gübre çeşidini kıyaslarsak rekor fiyat artışları karşımıza çıkmaktadır. Buna göre yüzde 21 azot içeren gübre 2002’den bu yana yüzde 950, DAP gübresi yüzde bin 30, 20.20.0 gübresi ise yüzde bin pahalı duruma gelmiştir.[12] Çiftçinin tam gübre kullanacağı bir dönemde (Mart 2020’de), 1600 ile 1650 lira arasında satılan üre gübresi, arka arkaya gelen zamlarla tonu 2 bin liraya kadar çıkmıştır.

Akaryakıt (özellikle tarım sektöründe daha çok kullanılan mazot) fiyatlarındaki artışlar maliyeti sürekli artırmaktadır. Tüm bunlara karşılık alım fiyatlarında yetersiz artışların, üreticiye herhangi bir yararı olmamaktadır.

Çiftçiler emeğinin karşılığını alamayınca, köyünü, toprağını, tarlasını terk etmeye zorlanmıştır. Tarımda ki bu yanlış politikaların bedelini, tarlasını ekemeyen, toprağını işleyemeyen çiftçiler öder duruma gelmiştir.

ÇİFTÇİNİN DURUMU

Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk tarımına ve Türk çiftçisine verdiği önemi bir sözünde şöyle açıklamıştır:

Arkadaşlar, dünyada zaferlerin iki vasıtası vardır. Biri kılıç, diğeri saban. Hakiki zafer kılıçla değil, sabanla yapılandır. Milletleri vatanlarında yerleştirmenin, millete istikrar vermenin aracı sabandır, saban, kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir… Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sabanı topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.”

Oysa bugün çiftçimizin elinde, borç senetleri var, satamadığı ürünün etiketleri var.

Örgütlenemeyen çiftçi, özelleştirmelere, şirketlere, aracılara yenik düşmüş durumdadır.

Çiftçilerin emeğinin karşılığını alması, zor şartlarda yaptıkları üretimin desteklenmesi, bilinçli çiftçilerin yetişmesi, tarımın, toprağın, üretimin değerini bilen, üreten çiftçilerin sayısının çoğalması gerekmektedir.

Çiftçiler emeğinin karşılığını alamayınca, köyünü, toprağını, tarlasını terk etmeye zorlanmıştır.

Kentlere göçün yolu açılmıştır. Küçük üreticiyi, çiftçiyi desteklemek yerine, birçoğu yabancı ortaklı olan şirketlerin desteklenmesiyle, dışa bağımlılık iyice artmıştır.

ÜRETİMDEKİ AZALMANIN FİYATLARA YANSIMASI

Tarım sektöründeki üretimin giderek azaldığı görülüyor. Üretimin azalması demek, ürünün pahalanması demektir. Özellikle et ve süt ürünlerine sürekli zam gelmektedir ve gelmeye devam edecektir. Hayvancılığın da yok olmaya doğru gitmesi ile sıkıntının daha da artabileceğine dikkat çekilmektedir.

Covid-19 salgını sonrasında sebze ve meyve fiyatlarının üç veya dört katına çıkması olasıdır.

Uluslararası raporlara göre, başta merkez ekonomiler olmak üzere dünyanın birçok ekonomisinde faaliyetler en az üç ay boyunca yarı yarıya azalacak.

Üretim, tüketim, ticaret ve yatırım faaliyetleri belirgin bir biçimde düşerken ulusal hasıla ortalama yüzde 20 oranında küçülecek. Virüse karşı aşının bulunmasıyla ilgili henüz bir olumlu gelişmenin olmadığı bir süreçte, bu gelişmeler özel yatırım ve tüketim harcamalarının ciddi olarak azalmasıyla sonuçlanırken devletler açısından vergi gelirleri düşecek, bütçe açıkları ve borçlanmalar artacak. Bunların topluma yansıması ise kemer sıkma politikaları biçiminde olacak.[13]

Türk-İş Araştırmasının 2020 Nisan ayı sonucuna göre; dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 374 TL oldu.

Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 7 bin 733 TL’ye yükseldi.[14]

Türk-İş’ten yapılan açıklamada şu tespitlere yer verildi: Küresel salgın Koronavirüs ülkemizde de olumsuz etkisini göstermektedir. Ancak yaygınlaşan işsizlik ve yetersiz gelir yoksul kesimlerin geçim koşullarını daha fazla kötüleştirmektedir.

Dolayısıyla, bu durum Türk halkının iyi gıdaya ulaşması ve dengeli beslenebilmesinin gittikçe zorlaşmakta olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

TOHUMCULUK YASASI, TOHUM VE TARIMSAL ÜRETİM POLİTİKALARI

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın yayımladığı, “11. Kalkınma Planı”na (2019-2023) göre, sebzede yüzde 75, patateste yüzde 95 yabancı menşeli tohum kullanılmaktadır. Sadece sertifikalı tohum ekimine, kimyasal ilaç ve suni gübreye destek verilmesi kendi yerel çeşit tohumlarını ve doğal gübresini kullanan, kendi doğal ilaçlarını yapan küçük üretici ve işletmeleri kapsam dışına itmektedir. Anadolu, tarımın ve tohumun beşiğidir. Pembe domates, deli bezelye, Ayaş domatesi, top patlıcan, Ege uzun patlıcan gibi lezzetli ve bu topraklara uyum sağlamış yüzlerce çeşitte ürünü kaybetme riskini doğurmuştur. Şu an bu tohumları korumaya gönüllü yetiştiriciler ve sivil toplum kuruluşları sayesinde tohumlarımız üretilmeye ve şenliklerle takas edilmeye devam etmektedir.[4]

‘8 Kasım 2006 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile kayıt altına alınmamış çeşitlere ait tohumlukların ticareti yasaklanmış, yalnızca çiftçilerin kendi arasında takasına izin verecek şekilde bir düzenleme getirilmişti. Söz konusu kanuna bağlı olarak 19 Ekim 2018 tarihinde yayımlanan yönetmelik ile; 5553 sayılı kanunda eksik/tanımsız bırakılan birçok alan mevcuttur.

Tohum şirketlerinin baskısından kurtarılmış, biyolojik çeşitliliği esas alan, küçük üreticileri koruyan ve destekleyen, bilimsel ve etik bir çerçevede düzenlenmiş, yeni bir tohumculuk yasasına ihtiyaç vardır.

Tohumda dışa bağımlılık, tohum şirketlerinin baskısı altında hazırlanmış yasalar çiftçiyi sertifikalı-kısır tohumlara mahkûm etmektedir. Sertifikalı tohumların yüksek maliyetleri ve kısır olmaları nedeniyle bir sonraki mahsulün ekimi için tohum ayırmak mümkün değildir.

Tohum şirketlerinin aynı zamanda böcek ilacı ve herbisit gibi zararlı kimyasalları tohumla birlikte çiftçi üzerine baskı kurarak ve korkutarak pazarlaması sonucu çiftçi artan maliyetleri karşılayamamakta, kredi borçlarını ödeyememektedir. Ürünlere atılan böcek ilacı adı altında pazarlanan zehirler tüketici sağlığını bozmakta; toprak ve su kaynaklarını kirletmektedir. Uzun dönemde ise toprak yapısının bozulması sonucu verimsizleşme görülmektedir.

Endüstriyel tohumculuğu, kimyasal gübre ve tarım ilaçlarını savunanların en büyük dayanağı, artan nüfusu beslemenin tek yolunun bu olduğu savıdır. Oysaki, organik tarım uygulamaları ile sürdürülebilir ve yeterli gıdayı üretmenin mümkün olduğu bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır. Tüm dünyada organik üreticileri ve ekilen organik tarım alanları hızla artmaktadır. Bu üreticiler devletler tarafından desteklenmekte, teşvik edilmekte; üniversite ve STK’lara fonlar ayrılmaktadır. Ülkemizde ise çıkarılan yasalarla organik tarım üreticilerinin desteklerine kısıtlayıcı uygulamalar getirilmiştir.

‘Cumhurbaşkanlığının 2019 Tarımsal Destekleme Kararnamesi’ ile organik tarım ve iyi tarım destekleri azaltılırken, üç yıl üst üste iyi tarım desteği alanlara 2019 yılı için destek ödenmeyecek. Organik tarımda ise 2017 ve 2018’de destek alanlar 2019’da destek alamayacak. İyi tarım, organik tarımla sağlıklı güvenilir üretim yapanlar cezalandırılıyor.[15]

Sonuçta tarımda kullanılan yerli tohumun geliştirilmesine öncelik verilmelidir. Diğer taraftan hayvancılık konusu yerli ırkın geliştirilmesi, ülkenin iklim ve bitki örtüsüne uygun bir hayvancılık politikasının geliştirilmesi ile birlikte hayata geçirilmesi de önem taşımaktadır.

MERAK EDİLEN SORU: SALGIN GIDA KRİZİNE (KITLIĞA) YOL AÇAR MI?

Doğrudan gıda sistemlerini değil de sağlık sistemini ve ekonomiyi etkileyen salgın, kısa vadede tarım, hayvancılık, balıkçılık ve gıda sektöründe de çeşitli komplikasyonlara sebep oluyor. Karantina uygulamaları ve sokağa çıkma yasakları nedeniyle en hayati fonksiyonlar olan gıda üretme, işleme ve taşıma sektörü dünya genelinde bu krizden etkileniyor. Yediklerimizin büyük bir kısmı tarladan/bahçeden/çiftlikten ayrıldıktan sonra işleme sürecine giriyor. Bu süreç ise yoğun işgücü gerektiriyor. İşlenen gıdalar, marketlere (tüketiciye) ulaşıncaya kadar yoğun bir ulaşım faaliyetine ihtiyaç duyuyor. Bu faaliyetler de salgından etkilenmiş durumda.

Bir diğer sorun ise arz talep dengesinde ciddi bozulmaların yaşanmış olmasıdır. Salgının en sonunda biteceğini biliniyor ancak bunun ne kadar süreceğini öngörebilmek, uzmanların bazı kriterlere göre tedbirlerin tedrici olarak azaltılmasına yönelik açıklamalarının ötesinde, oldukça zor. Bu süre içinde gıda talebi oluşturan sektörlerden restoranlar, turizm ve otelcilik sektörü bütünüyle durdu. Bu sektörlerin oluşturduğu talep bir süredir yok. Gıda üretimi ve dağıtımında oluşan denge şu an bozuldu. Bu sektörlerdeki durgunluk devam ettikçe dengedeki bozulma tarım sektöründe çiftçilere kadar uzanacaktır.

Halen yürürlükteki seyahat yasakları ile beraber tarımsal üretimde önemli girdi kaynakları olan makine-ekipman, yedek parça, gübre, ilaç satanlar ve nakliyesinde çalışan işgücünün çalışmaması veya etkilenme olasılığı tarımsal üretimde aksamalara neden olabilecektir. Ayrıca, işgücü yoğun faaliyetlerde çalışan mevsimsel işçilerin hareketliliğinin her ne kadar gerekli önlemler alınmakla beraber uzun süre kısıtlanması, tarımsal üretimde gecikmelere ya da aksamalara neden olabilecek diğer önemli olasılıktır.

Diğer devletler, salgınla mücadele için uluslararası hareketliliği ciddi biçimde ve bir ölçüde de ticareti kısıtlamış durumdadır. Virüs salgını ile mücadelede, değişik ülkeler farklı aşamalarda olduğu için, küresel hareketliliğin, virüs salgını hemen hemen tüm ülkelerde tam olarak kontrol altına alınmadan yeniden başlaması ve eski haline gelmesi güçtür. Bundan, havayolu taşımacılığı, turizm, eğlence, toplu taşıma, toplu alışveriş merkezleri gibi sektörler olumsuz etkilenmekle beraber, tarım sektörü de bundan dolaylı olarak payını alacaktır.

Uluslararası ticaret hem tarımsal üretimin hem de gıda tedarik zincirinin kayda değer bir bileşenidir. Sınırların tümü ile kapatılması ve salgınla mücadelenin uzun sürmesi durumunda, uluslararası tarım ticareti etkilenecektir. Örneğin, 7 milyon tona yaklaşan buğday ithalatı ve yaklaşık bu miktar kadar olan makarna ve un ihracatı olan Türkiye için bu dengenin bozulmaması zor olacaktır.

Sektör temsilcileri, stok tarafında bir sıkıntı yaşanmadığını dile getirse de kimi ürünler için üretim ve hasat zamanının gelmesi, bu krizin tarım sektörünü nasıl etkileyeceğine dair soru işaretlerinin oluşmasına neden olmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin yakın gelecekte bir gıda krizi ile karşı karşıya kalmayacağı, ancak pandeminin uzaması durumunda bazı zorluklarla karşılaşabileceği, başta sebze, meyve olmak üzere gıda fiyatlarında halkın gelir düzeyine göre etkileneceği artışlar olacağı beklenmektedir.

ATATÜRK, GÜNÜMÜZDE DE TARIMA IŞIK TUTUYOR

Atatürk’ün milleti doyuran köylülük için de önemli düşünceleri ve eylemleri vardı. Bunlardan ilk ikisi, Toprak Devrimi ve Tarımsal Kooperatifçilik idi.

Atatürk’ün köylülük için düşünce ve eylemleri, Türk Milleti ve milletin o yıllarda belkemiğini oluşturan ve savaş cephelerinde birlikte olduğu köylüleri iyi tahlil etmesinin bir sonucuydu.

Atatürk, köylülerin yaşamlarını iyileştirmek için, onların toprak sahibi olmalarının gerektiğini biliyordu. Bu amaçla yaptığı söylevlerinden birisi şöyleydi: “Çiftçiye arazi vermek de, hükümetin mütemadiyen takip etmesi lazım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak temin etmek, memleketin istihsalatını zenginleştirecek başlıca çarelerdendir” (1 Kasım 1929, TBMM Açış Konuşması).

Atatürk’ün yönlendirmesiyle, kuruluş yıllarında köylüleri toprak sahibi yapmaya yönelik kimi kanunlar kabul edildi. Bu bağlamda da topraksız ve az topraklı köylülerin bir kesimine toprak dağıtıldığı biliniyor. 1925 Bütçe Yasası’yla yetki alan hükümet, daha önce çıkarılan 716 sayılı yasaya dayanarak göçmenlere ve topraksız köylülerin kimilerine toprak dağıttı. Bu bağlamda Ziraat Bankası da kullanıldı. Köylüleri toprak sahibi yapmak için ayrıca 1924 Anayasası’nın 74. maddesine 1937’de çıkarılan bu yasa ile bir fıkra eklendi. Bu fıkra’da “Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve Osmanlı Devleti tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi ve ormanların istimlak bedelleri ve bu bedellerin tediyesi sureti mahsus kanunlarla tayin olunur” şeklinde yazıldı.

Atatürk’ün ölümünden sonra, II. Dünya Savaşı’nın da getirdikleri olumsuzluklar eklenince çiftçiyi topraklandırma konusu, neredeyse 1945 yılına kadar askıda kaldı. 1945 tarihinde, Atatürk’ün söylevleri doğrultusunda 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabul edildi. Yasa, büyük toprak sahiplerinin topraklarının kamu mülkiyetine geçirilmesini, bunların bir kesimini topraksız ve az topraklı köylülere dağıtılmasını ve kırsal bölgelerde köklü değişiklikleri içeriyordu.

Daha sonra da Toprak Devrimi konusunda atımlar atılmadı değil. Bülent Ecevit döneminde kimi girişimler oldu. Toprak Reformu adıyla örgütlenmeler gerçekleştirildi.

Bununla birlikte, anılan girişimler hayata geçirilemedi. Siyasete ve ekonomiye egemen olan büyük toprak sahipleri, toprak ağaları, aşiret reisleri ve şeyhler kanunun uygulanmasını engellediler.

Atatürk, 1920’den ölümüne kadar geçen süreç içinde Türk kooperatifçilik hareketine de önderlik yapmıştır. Özellikle çiftçilerin kooperatifleşmesi konularında konuşmalar yaptığı, yasaların çıkarılmasında egemen rol oynadığı bilinmektedir.

Atatürk’ün kooperatifleşme konusunda yapmış olduğu söylevlerinden birisi de şudur: “Köyde ve yakın köylerde müşterek harman makinalarını kullandırma köylülerin ayrılamayacağı bir adet haline getirilmelidir. ….Ziraai sanayi bilhassa üzerinde meşgul olacağımız mevzu olacaktır. Bu arada sütçülüğe, süt sanayine önem vermekteyiz. Sırasıyla; şehir ve kasabalarımızın temiz ve ucuz süt mamulatı ihtiyacını temin edecek fabrikalar tesisinse ve bununla ahenkli bir surette köylerdeki sütleri kıymetlendirecek ve satışı kolaylaştıracak kooperatifler teşkiline çalışılacaktır” (1 Kasım 1937, TBMM Açış Konuşması).

Özetle, Atatürk’ün özlemini çektiği, günümüzde de Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’da ağırlıklı olarak egemen olan ağalık (feodalite) düzenini sona erdirecek olan toprak devrimini gerçekleştiremedik. Tarımsal kooperatifçilik konularında arpa boyu yol aldık.[16]

Bu bağlamda, şu sorular akla geliyor: Atatürk’ün Toprak Devrimi ve Kooperatifleşme ile ilgili düşünceleri Covid-19 salgını ile karşı karşıya kaldığımız bu dönem ve gelecek için hala güncel değil mi? Geleceğimizi şekillendirmede onların payı olmayacak mı?

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Gelecek yıllarda dünyanın ve ülkemizin Covid-19 salgınına benzer salgın tehdidi karşı karşıya kalacağı dikkate alındığında, halkımızın virüslerin yol açacağı hastalıklara karşı sağlığını koruyabilmesi için dengeli beslenmesini sağlamak devletin en önemli görevlerinden birisi haline gelmiştir. Bunun için tarıma elverişli toprakları ve uygun iklim yapısına ve halkımızı besleyebileceği gibi komşu ülkeleri de besleyecek üstünlüklere sahip, ülkemizin tarım sektörü ile ilgili sorunlarının en kısa sürede çözülmesi gerekmektedir.

Pandemi sürecinde ve sonrasında, emeğinin karşılığını alan, toprağına, tohumuna sahip çıkan, bilinçli çiftçilerin varlığı, başta tarım olmak üzere her alanda ülkemizin bağımsızlığı demektir. Türkiye’nin bağımsızlığı için tarım alanında ki sorunlar acilen çözülmeli, üreten çiftçi her anlamda desteklenmelidir.

Pandemi sürecinde ve sonrasında gıda üretimi ve tedarik zincirlerine olası zararlı etkilerin en aza indirilmesi için çok acil planlamaların yapılması ve önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu planlama ve önlem politikaları belirlenirken tıpkı pandemi için oluşturulan ve hükümet ile işbirliği içerisinde çalışan “Bilim Kurulu” gibi, gıda üretim ve tedarik planlamalarını ve politikaları bir arada yürütecek “Tarım Bilim ve Danışma Kurulu” oluşturulmalıdır.

Bu kurulda akademisyenlerin yanı sıra gıda üretim ve tedarik zincirinde yer alan sektör temsilcileri bulunmalıdır. Açıklanan destek paketlerinde gıda sektörünün dışarıda bırakılması, halk sağlığında beslenmenin göz ardı edilmesi demektir ve bu stratejik bir hatadır. İnşaat, madencilik, havayolu ulaşımı gibi bazı sektörlerin desteklenmesi ve verilen yüksek imtiyazlara karşılık halkın en temel ihtiyaçlarını üreten gıda üreticilerinde hayal kırıklığına neden olmuştur.

Yukarıda konu başlıklarının içinde belirtilen önlemlere ilave olarak;

Tarım arazilerinin ranta kurban edilmesinin önüne geçilmelidir.

Yabancılara toprak satışı kesinlikle durdurulmalıdır.

Tarımda dünyaya yetecek kadar üretim yapma kapasitesine sahip olan ülkemizin verimli tüm toprakları, üretime açılmalıdır.

Köylülük, çiftçilik gerçek anlamını korumalı, topraklarımızın bereketi, ülkemizin bağımsızlığı, dünyaya yetecek tarım ürünlerinin üretilmesi için her çiftçi gerçek anlamda desteklenmelidir. Desteklemelerde hedef kitle, aile işgücü temelli küçük ve orta ölçekli işletmeler olmalı; tarımda kooperatifleşmeye destek verilmeli; sanayici olmaları sağlanmalı ve tarımsal kitler yeniden kurulmalıdır.

Tarımsal ARGE ve eğitim için, Tarım Bakanlığına bağlı araştırma enstitüleri, üniversiteler, çiftçi örgütleri, kooperatifler ve sivil toplum örgütleri ile özel sektör kurumları arasında sağlıklı işleyen birliktelik oluşturulmalıdır.

Tarımsal üretimde fiyat ya da üretim miktarı dengesizliğinin ülke ekonomisine getireceği olumsuzlukların önlenmesi için Tarımsal Üretim Planı yapılmalıdır.

İyi gıda için, çiftçilerin yeniden topraklarını işlemesi için geri dönüş sağlanacak önlemler alınmalı, yerel üretim ve yerel tüketime yönelinmelidir.[17]

”Üreten köylü” yeniden milletin efendisi olmalıdır.

AÇIKLAMA:

* Sanitasyon: Temiz içme suyu ve insan dışkısı ve kanalizasyonunun yeterli arıtımı ve bertarafı ile ilgili halk sağlığı koşullarını ifade eder. Dışkı ile insan temasını önlemek, sabunla el yıkamak gibi sanitasyonun bir parçasıdır.

DİPNOTLAR:

[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/saglik/2020/04/22/dunya-gida-programi-covid-19-yuzunden-36-ulkede-kitlik-gorulebilir/

[2] https://www.dunya.com/ekonomi/5-ulkeden-tarim-ve-gida-urunlerine-ihracat-yasagi-haberi-466623

[3] https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/orhan-saribal/ak-parti-iktidari-doneminde-700-bin-ciftci-ailesi-tarimdan-uzaklasti

[4] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tarim-politikalari-icin-bilim-kurulu-olusturulmali-1735169

[5] https://www.gidahatti.com/tgdf-baskani-semsi-kopuz-turkiye-kendi-kendine-yetecekpolitikalari-hayata-gecirmeli-166853/

[6] http://www.halkinhabercisi.com/soner-yalcin-2015-itibariyle-turkiyede-ekilmeyen-tarim-arazisi-trakya-buyuklugunde

[7] https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/orhan-saribal/tarim-sektoru-2016-nin-ucuncu-ceyreginde-yuzde-7-7-kuculdu

[8]https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/orhan-saribal/akp-iktidari-doneminde-pamuk-ekim-alanlari-yuzde-40-oraninda-daralmistir

[9] https://www.haberturk.com/su-urunleri-uretimi-2018-yilinda-azaldi-2489512-ekonomi

[10] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiyede-kovid-19-ile-gorunur-olan-gida-krizi-1735170

[11] https://www.dogrulukpayi.com/iddia-kontrolu/orhan-saribal/tarimsal-ham-maddede-ithalat-ihracatin-6-katina-ulasti

[12]https://www.indyturkish.com/node/17431/ekonomi%CC%87/tar%C4%B1mda-ger%C3%A7ekten-neler-oldu%C4%9Funu-g%C3%B6steren-6-tablo

[13] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/salgin-sonrasi-dunya-4-1735938

[14] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turk-is-aclik-siniri-2-bin-374-liraya-yukseldi-1735381

[15] https://21yyte.org/tr/ozel-raporlar/ozel-rapor-covid-19-pandemisi-gida-uretim-ve-tedarikini-nasil-etkiler

[16] https://gidatarim.com/gida-tarim-yazarlar/ataturk-gunumuzde-de-tarima-isik-tutuyor-c122347.html

[17] Prof.Dr. Mustafa Kaymakçı’nın tarımı Yeniden Canlandırmak1-3 başlıklı yazıları.