Dış politikada yıllardır alışageldiğimiz üzere dost veya düşman kavramlarıyla düşünürüz. Örneğin Türkiye açısından Batı dosttur ya da, ABD dostumuzdur veya komünizm düşmanımızdır. Elbette dış politikada müttefik kavramı da yer alır ve bizler, yakın tarihimizdeki 1. ve 2.Dünya Savaşları üzerinden bir müttefik tanımlaması yaparız. Buna göre de, ülkeleri dost veya düşman diye ayırımlara tabii tutarız.

Oysa dünya siyasetinde artık dost veya düşman diye bir yaklaşımdan söz edilemez. 21.yy, teknolojiden tarıma, tıptan ekonomiye hayatımızdaki her şeyi değiştirirken, uluslararası ilişkilerde yepyeni bir bakış açısına ihtiyaç duymaktadır. Bu yaklaşım, dost veya düşman tanımlamasının ötesinde, oluşturulacak bir dış siyaset kavramı olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, devrimleri sebebiyle ve hedefi olan uygarlığın adresi olarak yüzünü Batı’ya çevirmişti. Bu Batı’ya çevirme Atatürk’ün açıklamak istediğinden o denli uzaklaşarak yapay bir şekilciliğe büründü ki, bazı kesimlerimiz için Batı ne derse haklıdır, neredeyse destur haline geldi. Öte yanda Cumhuriyetle birlikte ve imparatorluğun yıkılmasından sonra, sahip olduklarını kaybetmiş bir kesim de, neredeyse Cumhuriyet’ten öç alma üzerine tüm nesillerini inşa etmişti. Bu nesiller için Ortadoğu ve özellikle İslamiyet sebebiyle Arabistan, bizim özümüzdü.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, bu iki radikal grup arasında güç savaşlarına sahne olmuştur. Ve görünürde birbiriyle uzlaşmaz görünen bu iki grup da, öyle ya da böyle, ABD hayranlığıyla yaşamıştır ve daima ABD’ye yakın kalmayı istemiştir. Çünkü 20.yy şekillendiren dünya gücü ABD ve müttefikleri çevresinde toplanmıştı!

Bununla birlikte 21.yy’da değişen dünya ile birlikte gelişen küresel siyaset, 2000’li yılların başından beri müttefik kavramını bir türlü oturtamamaktadır. Neden artık müttefik yaklaşımı geçerli değildir? Dünya neden dost-düşman kavramları ötesinde bir dış siyaset yaklaşımına ihtiyaç duymaktadır?

Bilgi çağı, devletler ne denli görünür veya görünmez baskı uygularsa uygulasın, yasal veya yasal olmayan yollarla insanların bilgiye erişimine olanak sağlamaktadır. Örneğin Türkiye’de wikipedia yasaklanmış olabilir ancak nasıl ulaşacağını bilenler için bu yasağın zerre önemi yoktur. Dolayısıyla herhangi şeyi aktaran yerel ve yanlı bilgi kaynaklarına kıyasla, sınırsız bir küresel bilgi ağı vardır ve bu ağ, herhangi ülkenin nerede, kiminle, ne yaptığını da ortaya koymaktadır. Örneğin bir ülkenin terör düşmanı görünmesine rağmen terörü nasıl desteklediği artık gizlenemez bir gerçekliktir. Bu ise ülkelerin imajını zedelemekte ve kendilerini dünyaya tanıttıkları kavramların sorgulanmasına sebep olmaktadır.

Müthiş bir yenilikçilik dönemindeyiz; öyle ki, her güne 1001 buluş diye bir kitap yazılsa, içi her gün dolar! Bunun hayatımıza getirdiği heyecan, adrenalin düşkünlerinin çılgınlıklarından bile çılgıncadır. Bilginin güç olduğundan hareketle yenilikçilik; yani inovasyon, tüm dünyada destek buldukça da, küresel işbirlikleri zorunlu olmaktadır. Bu ise, muhafazakârlığı giderek dışlayan yepyeni bir düşünce sistemidir. Genç nesiller artık dost veya düşman kavramına bakmadan, kendileriyle işbirliği yapabilecek her ülkeden veya kültürden düşündaşlarıyla bir araya gelmeyi tercih etmekte ve bu yaklaşım; ya da trend, giderek artan bir ivme göstermektedir. 

Dünya savaşları yerine, yerelde çıkarılan çatışma ve savaşlarla güç kazanmaya çalışma dönemleri de Irak ve Suriye ile sona ermektedir. Birincisi dünya, cahil bir kesim dışında, artık çatışmadan bıkmış durumdadır. Ayrıca tüm ülkeler savaşa dayalı ekonomilerin uzun vadede dünyada küresel ekonomik krizlere sebep olduğunun farkındadır. Savaşa dayalı ekonomiler sürdürülebilir refahı sağlamaz, sağlayamaz. Sürdürülebilir ve güçlü ekonomiler barışa ve işbirliğine, ilişki ve kriz yönetimine ve elbette, ötekileştirme diline değil, diplomasiye ihtiyaç duyarlar. Bu açıdan bakınca sürdürülebilir ekonomiler dost veya düşman yaklaşımından çok, sürdürülebilir işbirliklerine önem verirler; bu ise müttefiklik; yani ne olursa olsun işbirliğini değil, stratejik işbirliklerini beraberinde getirir. Bu yaklaşımı en iyi uygulayan ülke örnekleri isterseniz, İngiltere ve Kanada’yı gösterebilirim.

2018 ile birlikte artan bir yaklaşım olarak referandumları da göreceğiz. Her ne kadar, referandumlar dini veya etnik köken kaynaklıymış gibi görünse de, altta yatan sebep tamamen ekonomiktir. Örneğin Irak’ta “petrol benim, ben kazanayım” diyen ayrılıkçı Kürt kesimi, ya da İspanya’da “ekonominin lokomotifi benim” diyen Katalanlar’a kıyasla İskoçya “İngiltere ile ekonomim daha güvende” referandum sonuçlarına ulaşmıştır. Yani, konu asla etnik veya dini değildir; ekonomiktir ve eninde sonunda her ülke veya grup, kendisi için ekonomik refah konusunda hemfikirdir. Benzer şekilde ve bugüne kadara asla olmayacağını varsaydığımız Batı ülkeleri içinde, Bavyera, Teksas, Kuzey İtalya vb bölgelerde de referandumlara gidilebilir ve bundan çıkarılacak sonuç şudur: Her bölge kendi refahını sürdürmek istemektedir; yani zengin bölgeler kendilerine göre daha büyük olan ülkeleri tarafından sömürülmek istememektedir. Öyle görünüyor ki, Batı dediğimiz ülkeler için bundan sonraki 10-15 sene, kendi kendilerini derinden sorgulayacakları ve yeniden inşa edecekleri bir dönem olacak!

Batı’da veya Batı ülkelerinin içinde yer aldığı, başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere çatışmalar dünyasınında ötesinde, Doğu’nun; Rusya, Çin ve Hindistan üçlüsüyle yükselmeye devam ettiği bu yepyeni dönemde, artık “her ne olursa olsun yanındayım” diyebileceğimiz müttefiklikten söz edemeyiz. Bu yüzyılda dünya, dost ve düşman gibi siyah beyaz tanımlamaların çok daha ötesindeki gökkuşağında, esnek olan, yenilikçiliğe açık ve müzakere edebilen insanlara, şirketlere, politikacılara ve ülkelere bambaşka olanaklar, işbirlikleri, birlikte tanımladıkları ilişkiler içinde sürdürülebilir iş birlikleri ve ortak kazanımlar sunuyor. Bunu görebilenler, göremeyenlere kıyasla, on adım önde gidecek ve 21.yy’a imza atacaklardır.