Suriye’de savaşın başlamasından bu yana yedi yıl geçti. Bu süre zarfında Suriye’de çok sayıda terör unsurunun rol aldığını gördük. Suriye bu kadar fazla sayıda teröre eğilimli grubu barındırıyor muydu? Şüphesiz hayır. Ülkenin potansiyel riskleri vardı, ancak bu risklerin tehdit haline dönüşmesi çok kısa sürede gerçekleşti. Burada dışarıdan yapılan katkıların çok büyük rolü oldu.

2015 yılına kadar geri çekilen ve zorda kalan bir Suriye izledik. 2015 yılından başlayarak ise Rusya Federasyonu’nun bölgeye askerî açıdan el atmasıyla Suriye’nin kaybettiği bölgelerde yavaş yavaş kazanımlar elde ettiğine şahit olduk. Önce Batı bölgesinin emniyetini sağladığını, sonrasında Halep’te kontrolü elde ettiğini, içinde bulunduğumuz 2018 yılında ise Şam çevresinde hakimiyetini yeniden kurduğunu gördük.

Suriye planlı ve aşamalı olduğu çok belli olan askerî harekâtını Rusya’nın diplomasi desteği ile zamana yayarak yürütüyor. Bu süreçte üretilen “Çatışmasızlık Bölgeleri” projesi de kritik bölgelerin sorumluluğunu konuya müdahil bazı başka devletlere yayarak yürüyen plana katkıda bulunuyor.

Birçok kez söyledik: Rusya Suriye’de ABD gerçeğini görmeden hareket etmiyor. ABD’nin önceliklerini kavrayarak ve zaman kazanarak işine devam ediyor. ABD ise belli bazı yerler dışında gelişmelere doğrudan müdahil olmuyor: Suriye Silahlı Kuvvetlerince doğu cephesinde Deyr’Zor, güney cephesinde Dera ve El Tanf Sınır Kapısı çevresindeki bölgelerine yapılan askerî harekâtlara verdiği refleks karşı hamleler ve Akdeniz’den yaptığı iki büyük hava/füze saldırısı dışında ABD’nin çok da fiili bir girdisi olmadı. Kaldı ki Akdeniz’den yapılan hava/füze taarruzlarında Suriye tarafınca fazlaca bir zayiat verilmediği de biliniyor.  Bu taarruzların öncesinde Rusların bilgilendirildiği yönünde iddialar ve bilgiler de var. Ancak ABD başka bir şey yapıyor: Suriye’nin kuzeyinde yer alan Fırat Nehri’nin doğusunda kalan bölgede üsler kuruyor. Sayısı 20’yi aşan üslerle aslında burada kısa bir süre kalmayacağını gösteriyor. Üstelik bölgedeki Suriye Demokratik Güçleri adı verilen ve ağırlıkla PKK/PYD unsurlarından oluşan grubu tırlar dolusu silahla beslemeyi sürdürüyor. Anımsarsınız sayısı 30 bin’i bulan bir sözde “Sınır Muhafaza Gücü”nden söz edilmişti. Bu unsurlar şimdi ağırlıkla Fırat’ın doğusunda zaten.

ABD belki Fırat’ın batısında da aynı şeyi yapabilirdi ancak işlerin planlandığı gibi gitmeyeceğini anladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları ABD’nin bu bölgeyle ilgili planlarının şeklen (usulen) değişmesine neden oldu. Ancak planların uzun vadede esasen değişmeyebileceğini unutmamamız gerek. Bir ara dönemi amaçlıyor olabilirler.

Membiç ise ABD için Fırat’ın batısında kalan son nokta ve gelinen son aşamada kendileri açısından askeri/politik olarak çok da önem arz etmeyebilir. Zaten ABD şu anda yoğun olarak Fırat’ın doğusuyla ilgileniyor. Su, doğalgaz ve petrol kaynaklarının önemli bir kısmı bu bölgede. Yarın Rusya ile olası bir pazarlığa oturduğunda elinde önemli bir koz olacak.

Membiç konusunda Türkiye’nin ABD ile Şubat 2018’de pazarlığa oturduğu ve belli seviyede mutabakata varıldığı konuşuluyor. Bazı kaynaklarca ABD’de Dışişleri Bakanı’nın değişimi ve yeni Bakan’ın göreve başlama sürecinin yanı sıra Türkiye’deki erken seçim takvimi nedeniyle işin uzadığı ifade ediliyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU ve ABD Dışişleri Bakanı Mike POMPEO tarafından, 4 Haziran 2018 tarihinde açıklanan yol haritasının üç aşamalı olduğu belirtilmişti. Buna göre,

  • İlk 30 gün içerisinde YPG unsurlarının Menbiç’i terk edeceği,
  • İkinci aşamada; 45 günün sonunda Türk ve Amerikan taraflarının askeri ve istihbari unsurlarla ilçede ortak denetime başlamasının sağlanacağı,
  • Üçüncü aşamada ise 4 Haziran’dan sonraki 60 gün içinde Menbiç’te yerel unsurlardan oluşan yönetimin (askeri meclis ve yerel meclis) kurulacağı ifade edilmişti.

Sonrasında ise tüm bu çalışmaların altı ay kadar sürebileceği de söylendi. Bu ifadeler bizzat Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanınca dile getirildi. Bu durumda 4 Haziran tarihinden sonraki 15. günde “Operasyon başladı Membiç’e girdik” dememek lazım. Bazı medya unsurlarının maksadını aşan yayınları bizi küçük düşürebilir. Öncesinde bazı keşif/devriye unsurlarımız bölgeye intikal etmiştir. Yok, eğer planlama değiştiyse bunun kamuoyuna anlatılması gerek. Bu konular milli güvenlik ve dış politika konusudur: iç siyaset sürecinden uzak kalması gerek. Kaldı ki TSK da yaptığı açıklmada: “Daha önce mutabık kalınmış Münbiç Yol Haritası ve Güvenlik Prensipleri doğrultusunda, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından 18 Haziran 2018 tarihinden itibaren bağımsız devriye faaliyetlerine başlanmıştır.” demektedir.

Üstelik ABD ile Türkiye mutabakatının sadece Membiç’i mi ilgilendirdiği yoksa Suriye genelinde müteakip dönemde izlenecek politikaları ve hatta başka konuları da kapsayıp kapsamadığı açıklanmamışken ve ABD tarafından net bir söylem içinde bulunulmuyorken daha dikkatli olmak lazım.

Bu arada Menbiç nüfusunun yüzde 90’ından fazlasını Araplar oluşturuyor. Yani Kürtler Membiç’ten taktik bir çekilme yaptıklarında aslında çok büyük bir kayıpta olmayacaklar. Durum Afrin’deki gibi değil. IŞİD’den alınmasından sonra oluşturulan yönetimde halihazırda 13 komitenin yer aldığı, Toplamda 71 Arap, 43 Kürt, 10 Türkmen, 8 Çerkez, bir Ermeni ve bir Çeçenin bulunduğu ifade edilmekte. Membiç Kürtlerin sadece daha fazla kazanım elde etmeye çalıştıkları bir bölge. Pazarlıklar sırasında olası meclis yapılanmalarında ne kadar çok yer alırlarsa o kadar başarı sağlayacakları bir alan. Konuya bir de bu açıdan bakalım.

Türkiye Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında politik ağızlardan Menbiç’i hedeflediğini çok kez ifade etmişti. Ancak oraya kadar gidilememişti. Aradan geçen sürede Suriye’de neler değişti? Suriye Şam ve çevresinde, Halep’te, güney bölgelerinde ve doğuya giden bazı mihverlerde kontrolünü sağladı ya da artırdı. İsrail İran etkisinin kırılması için Suriye güneyinde yabacı devlet askeri unsurlarının bulunmaması konusunda mutabakata hazır olduğunu ifade etti. Rusya Suriye genelinde durum üstünlüğünü pekiştirmek amacıyla başta ABD olmak üzere diğer aktörlerle diplomasiyi etkin olarak yürüttü. ABD ise yukarıda ifade ettiğimiz gibi planlamalarındaki öncelikleri değiştirmeden rol dağılımında farklı seçenekleri planlıyor. Bu kapsamda Fransa’nın özne olduğunu, özellikle IŞİD’in terk ettiği alanlarda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve olası Mısır’ın da sürece dâhil edilebileceğini, Türkiye’nin ABD odaklı planlamalarda yeniden rol almaya motive edilebileceğini söyleyebiliriz.  Şu anda Batı Bloku açısından bölgede istenmeyen ilk ülke ise İran. Burada Türkiye bir ikilemle karşı karşıya kalabilir. Konu öncelikle başka ülkelerin işi. Ancak gerektiğinde milli çıkarlarımız ne gerektiriyorsa öyle davranılmalı. Suriye ileride askerî harekâtını kuzeye yönlendirdiğinde Türkiye de aynı durumda olacak ve muhtemelen bölgeden çıkması istenecek. İş bu noktaya gelmeden Suriye ile ilişkilerimizi düzeltmeliyiz. Eski bazı hatalardan uzak durmamız lazım. Suriye’nin ülkesinin belli bir bölgesi ile ilgili kararı öncelikle kendi tasarrufundadır. Bizim önceliğimiz ise terörle mücadele, olası göç dalgalarının önlenmesi ve Suriye’de barışın ve huzurun kısa sürede sağlanması olmalı. Sonrasında ülkemizdeki misafirlerin de planlı bir şekilde dönüşleri gerçekleşebilir.

Rusya ile ABD daha önce de olduğu üzere Merkez Coğrafya’da çıkarların uyumlanmadığı bazı alanlarda karşı karşıya kalabilirler. Bölgesel mücadelelere girebilirler. Hep söylüyoruz onlar eninde sonunda bir şekilde anlaşırlar. Zenginlerin paylaşım sürecidir bu.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzey bölgesinde yuvalanan ve bölgeden kendisine yönelebilecek terör yapılanmalarına karşı kararlı tutumu doğru olmakla birlikte kalıcı güvenliğe ulaşmak için Suriye ile ilişkilerini bir an önce normalleştirmesi elzemdir. Ulusal çıkarlarımız bunu gerektirmektedir.