Eğer Türkiye’de olanları iyi kavramak istiyorsak, genel olarak dünya siyasetini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bununla birlikte, 2016 yılından beri dünya çok ilginç siyasi değişimlere ve hatta dönüşüm sayılabilecek seçimlere tanık oluyor. Tüm bu değişim ve dönüşümler ise, beraberlerinde çokca belirsizlik ve kaygı getiriken, bunlara paralel olarak milliyetçi ve dini akımların güçlenmesini de sağlıyorlar.

Çok genel olarak hatırlarsak…

Haziran 2016’da “benim ülkem, benim kaderim” diyebileceğimiz Brexit ile başlayan “eyvah Avrupa Birliği dağılıyor” telaşına cevaben İtalya, Aralık 2016’da yapılan ve dönemin Başbakan’ının gücünü arttırma hedefinde olan referandumda “hayır” dedi. Bu ise, İtalya Cumhurbaşkanı Matarella’nın korkulanın aksine, AB’den ayrılmayı hedefleyen Grillo yerine, Başbakan olarak sol eğimli Gentiloni’yi atamasıyla bir parça duruldu. 2017 Mart’ına doğru gelirken Avrupa Birliği oldukça hareketliydi. Hollanda seçimlerinde öne çıkan İslam ve Türk karşıtı siyasi söylemlere rağmen, seçim sonunda radikal iki partinin aldığı 50 sandalyeye karşın, Demokratlar 66 sandalye aldılar; Hollanda’yı bu aşamadan sonra en az 4 partili bir koalisyon beklemektedir.

Fransa’da Nisan 2017’de gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilleri seçimleriyle birlikte, bu yarışta yer alan Le Pen’in “Bize de Frexit gerekiyor çünkü AB yürümeye çalışan ölü bir balık” açıklamaları, bir yükselen bir düşen “eyvah dağılıyoruz” kaygılarını yeniden su üstüne çıkardı. Hemen ardından AB’yi bir çelik el gibi tutan Merkel’in Almanya seçimlerinde kaybedeceği hesaplanırken, Saarland’daki seçimleri partisi CDU’nun kazanması yeniden bir umut doğurdu.

Sözün özü, Avrupa Birliği kuruluşundan bu yana siyasi açıdan en çetin dönemini yaşamakta ve hemen her gün, üye ülkelerin “ayrılsak mı, kalsak mı” tartışmaları gündeme gelmektedir. Bununla birlikte siyasi seçimlerin yılı olan 2017’de kazanmak isteyen hemen her parti, en başta dediğim gerekçeyle ya milliyete, ya da dine sarılarak ve kendisinden olmayanı hedef göstererek radikalleşmeyi seçmektedir. 2017 yılı Avrupa Birliği için oldukça belirleyici olmakla birlikte, 2018 yılı itibariyle sonuçların etkileri kendilerini göstermeye başlayacaktır.

AB ile Türkiye referandumu arasındaki en temel ilişki, AB’nin yaşadığı siyasi değişim ve dönüşümlerin arka planındaki ekonomik kriz ve bu krizi sürekli tutan başta Yunanistan olmak üzere, belirli ülkelerdeki durulmayan ekonomik sıkıntılardır. Bugün deneyimlediğimiz mülteci sorununun arka planında, AB’nin hızlı genişlemesiyle birlikte hali hazırda, nispeten zengin AB ülkelerine, daha fakir AB ülkelerden yapılmış göç yatmaktadır.

Bugün AB ile ilgili olarak söyleyebileceğimiz en net şey şudur: 

Avrupa Birliği, kuruluş amacına uygun olarak bir ekonomik birliktir ve bu ekonomik birlik, tıpkı doğru büyüme planı yapılmamış bir şirket gibi “her işe atlayarak” aniden büyümüş ve başta ekonomik alt yapısı olmak üzere, kendi kaynakları da, bu doğru planlanmamış büyümeyi taşıyamamıştır. Avrupa Birliği ya küçülecektir, ya yeniden yapılanacaktır, ya da dağılacaktır.  

Sonuç olarak, Türkiye referanduma giderken, tarafsız kalması gereken Avrupa Birliği, kendi iç karmaşasını Türkiye’ye yansıtmaktadır. Bu bağlamda kendi bölünme kaygılarını Kürtler’i destekleyerek, kendi ekonomik kaygılarını mülteciler konusunda destek vermeyerek, kendi gelecek kaygılarını dinlerine sarılıp İslam’ı düşman göstermekle ortaya çıkarmaktadırlar. Bu ise referandum sürecinde genel olarak “HAYIR” diyenleri daha AB yanlısı yapmakta, “EVET” diyenleri ise daha Erdoğancı yapmaktadır.

Tıpkı AB gibi, ABD’de başa gelen Trumph ile birlikte nispeten belirsizliğin hakim olduğu, daha milli bir politika ve kutuplaşmaya doğru giden bir ülke görünümündedir. ABD’nin Türkiye’deki referanduma doğrudan değil, dolaylı etkisi vardır. Çünkü Ortadoğu’nun en büyük askeri üssünü Türkiye dışında Kuzey Irak’ta yapmış olması ABD’nin dış politikasında ne Kürtler’den, ne de “şimdilik” Türkler’den vaz geçemeyeceğinin en önemli kanıtıdır. Açıktan veya örtülü şekilde desteklenen Kürt gruplar düşünüldüğünde, ABD’nin Türkiye için dost olup olmadığı sorusu, referandum için “EVET” oylarına katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte, Erdoğan’ı destekleyecek en önemli unsur, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye teslim edilmesidir ve prosedür adı altında sunulan gerekçelerle bu iadenin yapılmaması referandumda Erdoğan’ı zayıf düşürmektedir.

Ortadoğu söz konusuyken, hemen her zengin Ortadoğu ülkesi, referandumdan çıkacak “EVET” ile daha fazla kendilerine benzeyecek ve istedikleri gibi yatırım yapabilecekleri bir Türkiye için, öyle ya da böyle, Erdoğan’ı desteklemektedirler. Bu ise, tarafsız kalıp da Ortadoğu’lu olmak istemeyenleri “HAYIR”a yöneltmekte ve şeriat nidaları atanları da, “EVET”e daha fazla bağlamaktadır. Bu evete bağlanmak, en uç noktada cumhuriyete, değerlerine, Atatürk’e saldırılara ve gerçek olmayan bilgileri tarihsel gerçeklik gibi sunmaya kadar uzanmaktadır. Bunun sonucunda geldiğimiz nokta, refarandumdan çok iki partili bir seçim sürecine girmişcesine kutuplara ayrılmış bir ülke görüntüsüdür.

Son olarak Rusya’nın refaranduma etkisi nedir diye sorduğumuzda, doğrudan bir bağ açıklanamaz. Bununla birlikte Rus uçağının düşürülmesinden bu yana geçen sürede, inişli çıkışlı bir ilişki sergileyen Türk-Rus lişkileri, Rusya’nın 2016 yılında ve 2017 başında görünür veya görünmez diyebileceğimiz kazalarla kaybettiği diplomatları, müzisyenleri ve benzeri acıları sebebiyle, Türkler’in gözünde Rusya’yı daha sempatik kılmıştır. Putin açısından Erdoğan, öyle ya da böyle anlaşabildiği bir liderdir ve uzun süredir ilk kez Türk-Rus ilişkileri daha ılımlıdır. Bununla birlikte Putin açısından hangi lider ile iletiştiği pek de önemli değildir çünkü “benim yolum” diyen bir liderdir. Rusya’da ABD gibi Kürt grupları desteklemektedir ancak bu destek ABD’nin desteği gibi, Türk halkının gözüne batmamaktaır. Fırat Kalkanı’nın son bulması, Suriye için Rusya ile yürütülen görüşmeler, iki ülke arasında yapılan ticari anlaşmalar söz konusuyken, Rusya ile yapılacak her olumlu görüşme referanduma giderken “EVET”i destekler.

Geldiğimiz noktada, dünya üzerindeki ülkeler ve halklar dikkate alındığında geçmişe göre şu göze çarpmaktadır:

Genel politikaların üretildiği bir konumdan, siyasetçilerin arenasına dönmüş, daha merkeziyetçi, daha az demokratik, daha az uzlaşmacı, daha din veya milliyet bağımlı, daha otoriter bir sistemsel yaklaşıma ilerlemekteyiz. Halklar söz konusu olduğunda bu gidişata dur diyen büyük bir kesim olduğu gibi, yaşamsal sorumluluklarını almadan “aman biri benim için her şeyi yapsın” diyen bir başka büyük kesim de vardır. Türkiye’de bundan nasibini alacaktır ve cevaben de, 16 Nisan’da evet veya hayır diyerek daha otoriter veya daha özgür bir yönetime kavuşacaktır.

Bazılarının korktuğu gibi “Eyvah, referandum ile sonumuz geliyor” ne evet, ne de hayır çıkarsa mümkündür. Doğu Bloku’nun dağılmasına ve genişlemesine bizzat Viyana’da yaşadığım yıllarda tanık oldum. Arap Baharı ayrı bir dönüşüm süreci idi; Mısır’da gördüm. Avrupa Birliği şu an yeniden şekilleniyor. ABD hiç düşünülmeyecek bir lideri seçti. Putin ilk kez dünyada gerçek bir güç oluyor. Türkiye’de öyle veya böyle son yıllarda dünya gündeminden düşmedi; çok zor süreçlerden geçtik ve halen şekillenmemiş bir dünya siyasi görüntüsü var. Bu görüntünün içindeki rolümüzün farkında olarak “EVET” veya “HAYIR” dediğimiz sürece, çıkacak olan sonuç ülkemizin geleceğini etkilemeyecektir. Tarihsel veriler sebebiyle, her gelinen noktanın da, eninde sonunda değiştiğini yukarıda andığım örneklerde gördük.

Referandum ile sonumuz gelmiyor; referandum küresel değişimlerin bize yansıması sonucunda, birbirimizle olan ilişkilerimizi, Türkiye Cumhuriyeti halkı olarak, yeniden gözden geçirmemiz için bize bir şans sunuyor. Belki de, seçimimizi yapmadan önce kendimize sormamız gereken soru şudur:

Bu dönemleri yaşarken birbirimizle nasıl bir ilişki istiyoruz?