2015’de Fransa’nın başkenti Paris’te yaklaşık 200’e yakın ülkenin katılımıyla toplanan iklim konferansında, küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutulması konusunda anlaşmaya varıldı.

Bugün dünyanın birincil enerji arzının (BEA) kömür (%25), doğal gaz (%23) ve petrol (%33) olmak üzere toplamda fosil yakıtlar %81’ine tekabül ediyorlar. Güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerjiler bugün dünyanın toplam enerji arzının sadece %1.5’unu oluşturuyor.

Birçok uzman bu anlaşmanın fosil yakıtların tabutuna çakılan son çivi olduğu yorumunda birleşmiş durumdadır. Ben de aynı fikirdeyim fakat bundan sonrası elbette kolay olmayacak öncelikle alternatif enerjiler konusunda yeni teknolojilerin hızla geliştirilmesi endüstrimizinde bu yeni duruma aynı hızla adapte edilmesi gerekmektedir.

Paris iklim konferansında belirlenen hedefi tutturabilmek için doğal olarak mevcut fosil yakıt rezervlerinin çok önemli bir kısmını kullanmamak gerekecektir. Bu konferansta alınan kararlar sonucunda,  yakın gelecekte tüm insanlık enerji ihtiyacını küresel ısınmaya ve büyük bir çevre kirliliğine neden olan fosil yakıtlar yerine yenilenebilir ve alternatif enerji kaynaklarından karşılamaya yönelmek zorunda kalacaktır bu da çok ciddi ve çok hızlı bir teknoloji değişimi demektir.

Bu kararlar neticesinde geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren yaşantımızı, ekonomimizi ve hatta siyasetimizi belirleyen kömür ve petrol çağının sonuna gelindiği düşünülmektedir…

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC – Intergovernmental Panel on Climate Change) hesaplarına göre küresel ısınmanın 2 derece altında kalmasının sadece ihtimalini var kılmak için atmosfere salınabilecek toplam CO2 3.650 milyar tondur.

Endüstri devriminden bu yana, insanlık 2.000 milyar ton CO2 saldı. Bu demektir ki, geriye salabileceğimiz azami 1.650 milyar ton kalıyor. Bu değer “karbon bütçesi” olarak nitelendiriliyor.

IPCC, ısınmayı 2 derecenin altında tutma şansının “ihtimal” değil, %66 olması içinse elde kalan karbon bütçesinin 900 milyar ton olduğunu hesaplıyor. Bu değeri gerçekleştirmek için tek yol var, o da dünyanın bu yüzyıl sonunda karbondan tamamen arınmış olması, yani hiç kömür, petrol, gaz tüketmemesi.

Fosil yakıtlardan vazgeçmek özellikle iki nedenden dolayı zor olacak:

Birincisi bu yakıtlar çok bollar. “Kanıtlanmış” kömür rezervleri, bugünkü tüketim seviyesi esas alındığında dünyaya 109 yıl, doğal gaz rezervleri 55 yıl, petrol rezervleri 51 yıl yetiyorlar. İşin içine “muhtemel” rezervler de girdiğinde, bu süreler çok daha uzuyor.

Elde bu kadar yakıt varken, bilhassa gelişmekte olan ülkeler, kısa ve orta vadede ekonomilerini büyütmek için ihtiyaç duydukları fosil yakıt tüketimini kısmak istemiyorlar.

İkinci neden ise bu rezervlerin maddi değeri. Bugünkü fiyatlar esas alındığında, dünyada kanıtlanmış petrol rezervleri 85 trilyon dolar, kömür rezervleri 39 trilyon dolar, doğal gaz rezervleri 16 trilyon dolar değerinde. Bu rezervleri ellerinde tutan ülkeler ve şirketler, haliyle bu değerlerden vazgeçmek istemiyor.

Ancak bu kanıtlanmış kömür, doğalgaz ve petrol rezervlerinin hepsini yakarsak fazladan toplam 3 bin 100 milyar ton CO2 salmış olacağız, bu durumda iklim değişikliğinin yaratacağı küresel ölçekli sorunlar ve ödenecek bedeller muhakkak ki fosil yakıt rezervlerinin maddi değerinden çok daha fazla olacaktır.

Özellikle güneş enerjisi kullanımının artması ve güneş enerjisini elektrik enerjisine çevirerek kullanılması yolundaki teknolojilerin geliştirilmesi bu süreçte elimizi çok rahatlatacaktır. Özellikle sonsuz bir kaynak olan güneşten ucuz teknolojik yöntemler ile yararlanabilmek şüphesiz ki küresel ölçekte ekonomik dinamikleri derinden etkileyecektir. Özellikle ekonomilerini salt fosil yakıt; kömür, petrol ve doğalgaz üretimi ile çeviren toplumlar ciddi bir ekonomik kriz içine gireceklerdir. Fosil kaynakların üretimi, taşınması, rafinerisi ve parakende ticareti ile dev bir servet yaratmış olan karteller de son derecede ciddi ekonomik kayıplara uğrayacaklardır.

Bilindiği üzere 1.Dünya savaşı özellikle başta petrol olmak üzere doğal kaynak barındıran bölgelerin kontrolünü ele geçirmek amacını taşımaktaydı. Aşağı yukarı son yüz yıla bu mücadele damgasını vurmuştur.

Geldiğimiz noktada artık paradigma değişmektedir; orta vadede fosil kaynak kullanımından vazgeçilmesi, kısa vadede ise kaya gazı ve kaya petrolü teknolojilerindeki gelişmeler sonucunda yeni rezervlerin kullanıma sunulabilmesi Orta Doğu bölgesinin stratejik önemini birden bire ciddi manada azaltmaktadır.

Biz bu bölgeye komşuyuz ve bu bölgedeki olumlu ve olumsuz her gelişme bizi doğrudan etkileyecektir. Fosil yakıtların stratejik önemini kaybetmesi ilk başta bölgedeki gerilimleri azaltacakmış gibi görünüyor. Fakat diğer bir açıdan bakarsak petrolün değerli olduğu dönem boyunca elde ettikleri servetleri çılgınca tüketen, ithal lüks mallara servet harcayan ve toplumlarının insani gelişimine önem vermeyen otokrat yöneticiler yüzünden bu kaynak kuruduğunda bu toplumların katma değeri yüksek mal ve hizmet üretme potansiyelleri oluşmamıştır. Çılgın bir zenginlikten açlık boyutunda bir fakirliğe savrulacak bu toplumların yaratacağı kaos ve gerilimlere hazırlıklı olmalıyız düşüncesindeyim.

Diğer yandan otokrat yöneticiler iktidarlarını ve gayrı adil düzenlerini özellikle mezhep temelli kavgalar sayesinde yaratılan çatışma ortamına borçludurlar. Bu gerilim ve çatışma ortamı yoksullukla birleştiğinde muhakkak ki bela üretecektir. Üstelik bu belanın bulaşıcılığı da oldukça yüksek olacaktır. Özellikle aynı dini inançları paylaşan, aynı mezhebi gerginlikleri barındıran ülkemiz için mezhepler ve dini inançlar üzerinden yaratılan bu gerginlikler büyük bir risktir. Paylaşacak, üleşecek bir petrol geliri olmadığında bu toplumları bir arada tutmak da son derecede zor olacaktır. Büyük insan kitleleri karınlarını doyurabilmek, çalışabilmek ve güvenli bir ortam bulabilmek üzere başta Türkiye olmak üzere komşu sınırlara dayanacaktır.

Fakirleşen ülkeler suçu kendilerinde, kendi yöneticilerinin hatalı politikalarında arayacaklarında suçu başka toplumlara atma kolaycılığına sürüklenebilir ve bu tepkisel yaklaşım özellikle  terör yaratma ve terör ihraç potansiyelini arttırabilir. Orta Doğu’dan ithal terör potansiyeli ülkemiz için en önemli tehdittir.

Fosil kaynakların kullanımının sınırlanması sonucunda oluşacak ekonomik tablo ülkemizin dış ticaretini de önemli ölçüde etkileyecektir. Fakirleşecek Rusya, Irak, Libya, BAE gibi fosil kaynak ihracatçısı ülkeler ülkemizden yaptıkları ithalatı mecburen azaltacaktır. Diğer yandan tabiri caiz ise petro dolar kaynağının kuruması cari açığını dış borç ile kapatmak zorunda olan ülke ekonomimizi de vuracaktır. Düşen ihracat ve dış borç bulma potansiyeli yakın gelecekte ülke ekonomimizi zorlayacak en önemli unsur olacaktır.

Düşen kömür, petrol ve doğalgaz fiyatları ise enerjide dışa bağımlı olan ülkemizi olumlu yönde etkileyecektir.

Ortaya çıkacak yeni sektörler yeni iş alanları yaratacaktır. Özellikle içten yanmalı motorlara sahip otomobiller yerini hızla elektrikli araçlara bırakacağından bu sektörde yeni fırsatlar oluşacaktır. Güneş enerjisini ısı yada elektrik enerjisi üretmekte kullanan sistemler ile üretilen enerjiyi depolayacak araçlara olan gereksinim yeni ve önemli bir iş sahası yaratacaktır.

Demiryolu taşımacılığında elektrik enerjisi kullanımının kolaylığı demiryollarını fosil yakıt bağımlılığı yüksek hava, kara ve deniz yolu taşımacılığına göre avantajlı kılacaktır. Elektrikle çalışan yüksek hızlı trenler özellikle kısa mesafelerde uçakların yerini alacaktır.  Benzer şekilde elektrikle çalışan trenler ile yük taşımacılığı hızla fosil yakıta bağımlı karayolu taşımacılığının yerini alacaktır. Bu sektörde de ülkemiz oldukça büyük potansiyele sahiptir. Gerekli altyapı çalışmaları tamamlanırsa Güney ve Güney Doğu Asya ülkelerinde üretilen mallar Türkiye üzerinden demiryolu ile Avrupa’ya kolaylıkla hızlı ve ekonomik bir şekilde taşınabilir. Asya Avrupa ana ulaşım aksının demiryolu üzerinden Türkiye coğrafyası kullanılarak kurulması muhakkak ki değerlendirilmesi gereken büyük bir ekonomik potansiyel içermektedir.

Bütün bu tehdit ve fırsatları öngörmek ülkemizin geleceği açısından son derecede önemlidir.

Paris konferansı ile küresel ölçekte bir paradigma değişimi yaşanacaktır. Ülkemizi de etkilemesi kaçınılmaz olan bu gelişmeleri hem devlet, hem hükümet, hemde akademik temelde takip edip incelemek ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunmak hayati derecede öneme haizdir. Gelecekteki dünya artık bildiğimiz, alıştığımız eski dünyadan çok farklı olacaktır bu yeni dünyayı anlama çalışmalarında geç kalmamak gerektiği kanaatindeyim.