Önce Abdülkadir Selvi yazdı. (15 Haziran 2016, Hürriyet)

Selvi’nin yazdığına göre, İmralı’ya yapılan devlet ziyaretleri seyrekleştirilmiş ama devam ediyor. Yeni süreçte Öcalan denklem dışı. Ama şimdilik…

Ardından son dönemlerde terör örgütüne yönelik yayınlarıyla kendi okur kitlesinden bile tepki çeken Cumhuriyet’te ilginç bir haber yer aldı. (18 Haziran 2016, Cumhuriyet) Gazetenin muhabiri Mahmut Ilıcalı’nın kulislere dayandırarak yazdığı haberde, terör örgütünün İmralı Adası’ndaki cezaevinde hükümlü yatan elebaşısı Abdullah Öcalan’a yönelik ziyaretçi yasağının Şeker Bayramı sonrasında kaldırılabileceği, ailesinin Öcalan ile görüşebileceği iddia edildi.

Bunları okuyunca aklıma yaklaşık bir ay önce 18 Mayıs’ta HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş IMC TV’de katıldığı bir programda sarf ettiği sözler geldi. Demirtaş bu yayında “Bugün İmralı’ya bir heyet gidecek olsa, dünyanın gözü kulağı o heyette olur. Öcalan gidişatı ters yüz edebilecek yeni şeyler söyleyebilir” diyordu.

Bu açıklamalar/yazılar/haberler yeni bir sürecin işareti mi, yoksa kamuoyuna yönelik bir yoklama mı önümüzdeki günler gösterecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkça geri dönülmeyeceğini belirtmesine rağmen Batı dünyasının da, Türkiye ile PKK’yı masaya oturtma geri dönülmesi konusunda ısrarcı olduğu biliniyor. Ama Cumhurbaşkanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin buna karşı durduğunu net olarak söyleyebiliriz. Başbakan Binali Yıldırım da selefi Davutoğlu’nun aksine açılım sürecine soğuk açıklamalar yaptı.

Ama açılımın devamı olan Çözüm Süreci ile ilgili hafızaları bir tazelemekte fayda var. Hatırlayacak olursak, 24 Temmuz 2015 tarihinde başlayan operasyonlarla Çözüm Süreci adı verilen ve çokça eleştirilen politika buzdolabına kaldırılmıştı. Yaklaşık 2,5 yıl süren bu sürecin Türkiye’yi yıpratan en vurucu sonuçları şunlardı:

  • Örgüt kırsalda ve özellikle de şehir merkezlerinde militan kadrolaşması yaptı.
  • Terör örgütünün şehir yapılanması YDG-H kuruldu, bu örgüt sayesinde örgüt 30 yıldır yapamadığını bu dönem gerçekleştirerek şehir merkezlerinde belli bölgeleri kontrol eder hale geldi.
  • Şehir merkezlerinde ve kırsal bölgelerde teröristlerin bulunduğu yerlere silah ve mühimmat stokları yapıldı.
  • Süreç sayesinde Türkiye’deki kuvvetini güvence altına alan örgüt, Suriye’deki yapılanmasını güçlendirmiş, günümüzde bu bölgeden ülkemizi de tehdit eder hale geldi. Özetle bölücü terör örgütü tarihi boyunca ilk kez toprak parçası kontrol eder hale geldi.
  • Sürecin getirdiği havayla ilk defa siyasi güç oldu, yaptığı terör eylemleri de oluşturulan siyasi yapı vasıtasıyla meşrulaştırıldı. Örneğin, örgüt militanlarının yaptığı bir terör saldırısı “meşru savunma” olarak kamuoyuna yansıtıldı.
  • Örgütün 2007 itibariyle elde etmeye başladığı psikolojik üstünlük terör örgütü lehine tavan yaptı.

Bu arada şöyle bir ekleme yapmakta fayda var: Türk Silahlı Kuvvetleri, gerek kumpaslarla gerekse verilen “operasyon yapılmasın” talimatlarıyla deyim yerindeyse hareketsiz bırakılmıştı. Bu talimatın geçmişi de 6 yıl önce yazılı veya yazısız varıldığı iddia edilen bir protokoldü. Terör örgütüyle yapıldığı iddia edilen bu protokolün birinci maddesine göre, “Asker operasyon yapmayacak. PKK çatışma şartları oluşturmayacak, çatışmaya girmeyecek” şeklindeydi. (Fatih Altaylı, “Terörü bitirmek için protokol imzalandı mı?”, 19 Kasım 2010, Habertürk)

Bunları hatırladıkça, Türkiye’nin, hele de Suriye gibi önemli bir sorunla boğuşurken yeni bir açılım sürecinin başlayacağına kamuoyunu ikna etmek kolay görünmüyor.

Öcalan gibi, Çözüm Süreci boyunca BDP/HDP’liler üzerinden terör örgütünün tehdit hale gelmesinde önemli rolü olan bir terör figürünün devreye sokularak bunun yapılmaya kalkışılması riskleri belki de gerilimi beraberinde getirecektir.  Çünkü her ne kadar Öcalan PKK teröründen ayrıştırılmaya çalışılsa da, İmralı tutanaklarına ve cezaevinde yazdığı kitaplara yansıyan sözlerinden, günümüzdeki terörde büyük sorumluluğu olduğu nettir. Öcalan günümüzde şehirleri ve bölgeyi yakan paralel terör yapılanması KCK’nın kuruluşunun ve örgütlenmesinin fikir babası, Çözüm Süreci’nde de yine terör örgütünün siyasi ve silahlı manevralarının da yol göstericilerinden biridir.

Bu yazdıklarımız, terör örgütünün gücünün marjinalize etme çalışmalarının sadece güvenlik politikaları eksenli yürütülmesi anlamı taşımamalı. Bir önceki yazımızda teröristle mücadelenin yanı sıra terörle mücadelede önemli görülen yapıtaşları sıralanmıştı. (Bkz. Yeni Konsept ve Teröre Karşı Çıkış Arayışları başlıklı yazım: http://ankaenstitusu.com/yeni-konsept-ve-terore-karsi-cikis-arayislari/ )

Bu çerçevede Öcalan ile de görüşülebilir, ki bölücübaşı Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmış bir hükümlüdür ve mevcut durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin elindedir.  Ayrıca Öcalan’ın, 1999 yılında yakalandığında güvenlik güçlerine örgütle ilgili önemli bilgiler aktarmış ve çok sayıda ülkenin terör örgütü PKK ile ilişkisini anlatmıştır. O dönem uygulanan bu görüşme yöntemi Türkiye’ye terörle mücadelede hem siyasi hem de diplomatik avantajlar getirmişti. Bunlar bilindiği için Öcalan’la yapılan görüşmelere itirazların nedeni, bu zat ile görüşülmesi değil görüşmelerin yöntemidir. Çünkü Çözüm Süreci’nde yapılan görüşmelerin kamuoyunda oluşturduğu algı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir terör örgütü elebaşı ile müzakere yürüttüğü yönündeydi. Öcalan bu süreçte MİT heyeti ile de görüşmeler yapmış, BDP/HDP’lilere aktardığı bilgilere göre de, bazı konularda anlaşmalara varmıştır.

Güneydoğu’da sürdürülen operasyonlardan ve verilen şehitlerden sonra, benzer bir yöntemin uygulanmasını kamuoyunun vicdanının kabul etmesi mümkün görünmüyor. Güvenlik bürokrasisinin de benzer bir yönteme ciddi itirazları olacağını tahmin etmek de zor değil.

Peki Öcalan seçeneği olmazsa başka bir yol denenmeyecek mi?

Denenecek.

Önümüzdeki dönemde izlenecek politika olarak kulislerde konuşulan planın özet maddeleri şöyle:

  • Güvenlik güçleri operasyonlarına devam edecek ve kamu düzeninin sağlanması esas olacak.
  • Bölgedeki gerçek kanaat önderleri tespit edilecek ve onlarla temas kurulacak.
  • Bölgedeki mülki amirler, güvenlik bürokrasisi ve kanaat önderlerinin bilgileri, talepleri çerçevesinde teröre karşı mücadelede siyasi bir yol haritası şekillenecek.

IŞİD tehdidinin de göz önünde bulundurarak, Türkiye’nin doğrudan Güneydoğu’yu dolaylı olarak da tüm Türkiye’yi terör tehdidinden azami düzeyde kurtarması için aşırı dinci ve bölücü yapılara karşı bu yöntem en doğrusu olarak gözüküyor. Bakalım Türkiye Batı dünyasının da baskısıyla teröre teslim mi olacak, yoksa 24 Temmuz’da başlattığı ayağa kalkışı doğru adımlarla devam mı ettirecek.

Biz ikinci ihtimale ağırlık veriyoruz.

Bekleyip göreceğiz.

I am message box. Click edit button to change this text.