Zeytin Dalı Harekâtı’nın (ZDH) 62’inci günü biterken, stratejik önemi büyük Tel Rifat ve birkaç meskûn mahal ile Azez’in tam güneyinde yer alan Minnig Hava Üssü’nün dışında bölge terörden temizlendi. Afrin şehir merkezinin terör örgütünün işgalinden kurtarılmasından sonra Tel Rifat’a ilerleyip ilerlemeyeceğimiz noktasında soru işaretleri mevcuttu. Ancak sahaya hâkim uzmanlar, ZDH’nın sürdüğüne dikkat çekerek Tel Rifat, diğer meskûn mahaller ve Minnig Hava Alanı’nın da alınacağına vurgu yapıyor. Bu nedenle harekâtın bölgedeki PYD unsurlarının bulunduğu bütün bölgeleri alarak sonlandırılacağına dikkat çekiliyor.

Bir diğer önemli husus da hemen hemen her yazımızda aktardığımız Münbiç ile ilgili gelişmeler. Münbiç konusu Rex Tillerson’un ziyareti sonrasında oluşan havadan başka bir havaya evrilmek üzere. Bir ay sonra bir twitle görevden alınacağından habersiz Şubat ayı ortasında Türkiye’ye gelen Tillerson ile yapılan görüşmelerde Münbiç talebimiz iletilmiş, oluşturulan üçlü komisyon çalışmaları sonucunda da ortak bir anlayışa varılmıştı (“Anlayış” ifadesi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na ait). Basına yansıyana göre terör örgütü unsurları ve sonradan gelenler kentten gönderilecek, kent Türk ve Amerikan ortaklığında yeniden eski yapısına kavuşturulacaktı. Öneri Türkiye’dendi ama Amerikan tarafının da bire bir bu teklife olmasa bile Türkiye ile uzlaşmaya soğuk bakmadığı basına yansımıştı. (Sözcü Gazetesi, 1 Mart 2018)

Ancak ABD Dışişleri’ndeki değişim sonrası ılımlı olan hava tersine döndü. Amerikan tarafının, kaseti başa saran tavrından dolayı Ankara rahatsız ancak çözümsüz değil. Güvenlik kaynakları, Türkiye’nin gerekirse Münbiç’i tek başına temizleme konusunda kararlı olduğunun altını çiziyor. Zeytin Dalı Harekâtı sona erdikten sonra Münbiç konusu daha da ısınacak gibi duruyor.

Kuşak Yol Projesi Hedefte

Gelelim Suriye sahasındaki diğer önemli gelişmelere. “ABD PYD İÇİN KANDİL’DEN VAZGEÇEBİLİR” başlıklı yazımda önemli bir ayrıntı aktarmıştım. ABD’nin Fırat’ın doğusundaki PYD terör örgütü üzerinden kurduğu yapıya meşruiyet kazandırıp Kuzey Irak’taki gibi Bölgesel Devlet statüsü oluşturmaya çalışacağı değerlendirmeleri yapıldığına dikkat çekerek “Yine uzun dönemde Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’yi ekonomik olarak güçlendirip gerekli kadrolaşmayı tamamladıktan ve siyasi ortamı da hazırladıktan sonra Irak ve Suriye’den ayırıp bağımsızlaştırmaya ve birleştirmeye, bu amacını gerçekleştirinceye kadar askeri olarak bölgede kalmaya devam edeceği mütalaa ediliyor” demiştim. Bu, ABD açısından uzun vadeli ve küresel etkileri olabilecek bir proje. Nasıl mı?

ABD’nin, temel stratejik hedefleri doğrultusunda ilk olarak Ortadoğu enerji havzasını kontrol altına almaya çalıştığı açık. Bu sayede dünyanın en önemli üretici güçleri olan Çin ve Hindistan’ın enerji girdisi musluğunu elinde bulundurarak üretim güçlerini kontrol altına almış olacak. Böylece bu iki ülkenin üretim maliyetlerine etki edecek ve ekonomik istikrarlarını tehdit altına alacak. İkinci olarak da Demir İpek Yolu olarak da anılan Kuşak Yol Projesi’nin geçtiği alanları istikrarsızlaştırıp deniz yolları üzerindeki dünya ticareti hâkimiyetini, Demir İpek Yolu üzerinde de tesis edecek.

Haritada sözünü ettiğim Barzani ve PYD bölgelerini göz önüne getirdiğinizde ortaya çıkan hattın bu anlamda önemli bir işlevi var. Çünkü bu coğrafya, Kuşak Yol Projesi’nin dibinde yer alıyor. Bu topraklarda kuracağı bir hâkimiyetle Kuşak Yol Projesi’nin güvenliğini sarsacak eylemleri gerçekleştirebilecek. Hatta eski İpek Yolu’nun önüne de barikat çekecek. Özetle ABD’nin temel stratejisi çerçevesinde Asya coğrafyasına yönelik hamleleri açısından Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki etnik Kürt devleti projesi hayati önem taşıyor. Burada Türkiye’de hendek/barikat mücadelesinin de Kuşak Yol Projesi ile bağlantısını aktardığım “KUŞAK YOL PROJESİ VE PKK/PYD” başlıklı yazımı okumanızı da önenirim. Aktardığımız nedenle temel stratejisine bağlı olarak ABD’nin bölgeden kendi isteğiyle ayrılması mümkün görünmüyor. Bölgede kalmak için de her türlü gerekçeyi ortaya koyacak, belki de provokasyonları yapacaktır.

DAEŞ Gerekçesi Karşılık Bulmuyor

ABD’nin Suriye’de bulunmasının en önemli gerekçesi DAEŞ terör örgütü ile mücadele. Fakat bu bahanenin gerçek anlamda bir karşılığı bulunmuyor. Birincisi artık kimse ABD’nin DAEŞ’le mücadele ettiğine inanmıyor. İkincisi de bu örgütün Obama yönetimi tarafından kurulduğunu bizzat mevcut başkan Trump, seçim kampanyası sırasında açıklamıştı. Ancak güçlüyüm haklıyım mantığıyla hareket eden ABD’nin bölgede kalışına meşruiyet kazandırmak ve gerçek amacını gizlemek için DEAŞ terör örgütünü hala gerekçe olarak öne sürüyor. Washington yönetiminin, bu örgütü bahane ederek bölgede kalışını uzatıp etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmeyi, bölgeyi Balkanlaştırma planı için gereken zamanı kazanmayı, bunu gerçekleştiremezse kaos ortamının devamını sağlamayı öncelikli yol haritası olarak belirlediği aşikar.

Ancak önceki satırlarda aktardığımız boyutta bir plan için DAEŞ yeterli gerekçeyi sunmayacaktır. Bunun için daha büyük bir hedefi gözüne kestirmesi veya son cümlede aktardığımız kaos ortamını sağlaması gerekiyor. Bu konuda Rusya ile doğrudan aşık atmayı göze almayacağını, Türkiye’yi de tamamen kaybetmeyi göze almayacağını varsayarsak karşımıza tek bir gerekçe kalıyor: İran.

Zaten yazılı ve görsel basında da son zamanlarda ABD’nin Suriye’de, Fırat’ın doğusunda kalışı ile ilgili olarak yapılan değerlendirmelerde ağırlıklı olarak bu ülkenin İran’a müdahale için hazırlık amaçlı bölgeye yerleştiği, çeşitli üsler kurduğu, bu arada PKK/PYD/YPG’yi de İran’a yönelik olarak silahlı güç olarak hazırladığı hususlarına vurgu yapılıyor. Şimdi burada bazı soru işaretleri kafamıza takılıyor. ABD’nin yıllardır Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmeye çalıştığı gerçeğinin ve iki ülkenin bölgedeki işbirliğinin önemine olan inancımızın altını çizerek bu soru işaretlerini açmaya çalışmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

İran Konusundaki Soru İşaretleri

Önemli kaynakların yaptığı değerlendirmeler, yukarıda aktardığımız “ABD, İran’a karşı mücadele edecek” söyleminin sahada karşılığının bulunmadığını dile getiriyor. Sahada da görevli bu kaynakların aktardıkları, ABD’nin bölgedeki kaos planı çerçevesinde İran’a önemli bir rol verdiği iddiasını gündeme getiriyor. Özellikle İran’a bağlı milis unsurlarının PKK/PYD-YPG terör örgütü ile olan iletişimini söylemlerine kanıt olarak sunan bu kaynaklardan birinin söylediklerini noktasına virgülüne dokunmadan aktarmak istiyorum:

İran’daki rejiminin en güçlü unsuru olan Devrim Muhafızları örgütüne bağlı olarak faaliyet yürüten Irak’ta Haşdi Şabi, Suriye’de Hizbullah gibi çok sayıda paramiliter grup, ABD’nin de kara gücüm dediği PKK/YPG ile işbirliği yapıyor. Bunun en açık örneği Afrin Operasyonunda yaşandı. İran Devrim Muhafızları ile Kasım Süleymani’nin liderliğini yaptığı Kudüs Gücü’ne bağlı paramiliter unsurlar Afrin’e destek olmaya giderlerken Türk askerinin müdahalesi ile durduruldu. Fırat Kalkanı’nda da TSK ve ÖSO unsurları, El Bab operasyonu tamamladıktan sonra Münbiç’e yöneleceklerdi. O zaman ABD ve PKK/YPG, rejim ve Rus askeri güçlerini Münbiç sınırına davet ederek Türk askerleri ve ÖSO güçleri ile aralarına tampon olarak yerleşmelerini sağladı.”

Suriye sahasında çok sayıda yapının iç içe geçmişliği göz önünde bulundurulduğunda bu makul bir durum olarak varsayılabilir. Ancak Türk devletinin içinde bu konuda kaygısı olan bir kesimin varlığı net. Bu kesim ABD’nin Irak’ı işgal ettikten sonra ülkedeki Şii Arapları desteklemenin ötesinde İran destekli Şii milis gruplarının ve Devrim Muhafızları ile bağlantılı unsurların önünü açtığını hatırlatıyor. Yine Kandil’deki PKK terör örgütü militanlarının Kerkük, Süleymaniye, Sincar gibi birçok alanda hareket kabiliyeti kazanarak terör örgütünün etkinlik kurmasını sağlaması hatırlatan bir başka kaynak “Bu gelişmeye ABD, İran ve Şii ağırlıklı Irak merkezi hükümetinin seyirci kalarak müdahalede bulunmaması insanın aklına acaba birlikte mi hareket ediyorlar, aralarında bir iletişim mi var sorusunu getirmiyor değil” sorularını gündeme getiriyor.

Aynı kaynak önceki satırlarda DAEŞ örneğinde aktardığım gibi bölgede İran’ın tamamen etkisizleştirmenin ABD’nin menfaatlerine aykırı olduğunu iddiasında da bulunuyor. Kaynağım iddiasını şu sözlerle yansıtıyor:

Amerika’nın Körfez bölgesinden ekonomik menfaat elde etmesi ve bu menfaati devam ettirmesi ancak askeri olarak bölgede mevcudiyetini devam ettirmesine bağlı. ABD’nin İran’daki rejimi yıkmaya yönelik askeri harekâtının başarılı olması halinde İran’ın Şii rejiminin yıkılması, beraberinde rejim ihraç eder durumunu kaybetmesi, askeri tehdit olmaktan çıkması gibi neticeler üreteceğinden Amerika’nın petrol zengini Sünni Arap devletlerini Şii İran yayılmacılığına karşı koruma bahanesi ortadan kalkacaktır. Bu nedenle ABD’nin Suriye’de İran rejimini yıkmaya yönelik bir hazırlık içinde olduğu tezi akla yakın gelmiyor.

İlk konuştuğum kaynak bu sözlerle bağlantılı olarak şu eki yapmakta:
İran, ABD’nin tehditleri bilindiği halde bir kısmı kendi topraklarında olan PKK terör üssü Kandil’e yönelik olarak Türkiye’nin öneri ve tekliflerine duyarsız kalıyor. Yine Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen Sincar’daki terör bölgesine Irak’ın merkezi hükümeti ile birlikte sessiz kalmış durumdalar. İran ya ABD tehdidini ciddiye almıyor ya PKK ile yaptığı gizli bir anlaşma yapmış durumda ya da Amerika ile aralarında zımni bir anlaşma var.”

Aktardığım gibi İran ile bölgesel iletişimin önemine ve bu iletişimin iki ülkeyi kuvvetlendireceğine inanan bir gazeteci olarak bu çekincelerin yabana atılmaması ve soruların mutlaka altı dolu bir şekilde yanıtlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer İran bölge ülkelerinin ve dost milletlerin değil kendi planları çerçevesinde karşı tarafın oyununu oynamak istiyorsa, hem kendi kaybeder hem de bölgemizde çok ciddi sorunların önünü açar.