Liderlik için, bazı kalıp tartışmalar vardır; doğuştan mıdır, yoksa sonradan öğrenilir mi gibi, ya da bazı kalıp sözler vardır; doğru yerde ve zamanda ortaya çıkması gibi…

Liderler gerçekten de, çok eskiden olduğu üzere, doğru yer ve zamanda ortaya mı çıkıyor günümüzde, yoksa onlar bazı stratejistlerin de öngörüleriyle, bir takım uluslararası güçler tarafından buna hazırlanıyorlar mı? Eğer hazırlanıyorlarsa, zaten tartışmalar da gereksizdir; liderlik öğrenmekle kazanılabilen bir yetkinliktir!

Aklı başında ve üç beş ezber söz dışında eleştri yapabilen her insan, günümüzde kapitalizmin geldiği noktayı çok yıkıcı bulmaktadır. Bu yıkıcılığa bir karşı duruş olarak halk ayaklanmalarına da, hemen her ülkede farklı görüntüler altında tanık olmaktayız. İnsanlar, bizim bildiğimiz tarihin hiç bir evresinde, bu kadar tüketime düşerek, kendileri dahil tüm dünyayı bu denli sömürmeye ve tüketmeye meyletmemişlerdi! Tüketerek, tükenmenin eşiğine getiren kapitalizmin yaşaması için, kapalı toplumların açılmasını sağlaması da yeterli olmayacaktı; kapitalizmin kendi reformunu yapması gerekiyordu.

Ve yapmaya başladı da.

Çipras ile başlayarak, Trudeau ile devam eden ve bu hafta Macron’un Cumhurbaşkanlığı ile tavan yapan naif bir insani umut, dünyadaki tükenmişlik duygusuna bir dem merhem oldu!

Stratejik düşünen her akıl, herhangi durumun uzun sürmeyeceğini ve değişen koşulların; özellikle dengesizliğe doğru meyletmesiyle zıddını da beraberinde getireceğini bilir. Bunun herhangi esoterik veya dini söyleme gerksinimi de yoktur; insan ve vicdanıyla temsil edilen yüksek akıldan gelen ahlakı, denge arar ve denge aşırılıkta kendisini yaratamaz. Ne kadar kendimize göre bir diğerini oluşturusak oluşturalım, ne denli o diğerini kötülersek kötüleyelim, günün sonunda yüksek ahlak kendisiyle yüzleşerek, Mevlana’nın dediği gibi iyi ve kötülerin olmadığı o yeri yaratmaya veya bulmaya çalışacaktır. Soğuk Savaş sonrası ve 1980lerden beri süregelen bölgesel çatışmaların kontrolden çıkması ve bu çatışmadan beslenenlere de zarar vermeye başlamasıyla birlikte, küresel görünmese de, deneyimlediğimiz küreselleşmiş terör, hızla artan tüketim alışkanlıklarıyla birleşince, neredeyse yaşamların anlamsızlaştırıldığı, devletlerce son bir hamle olarak şehit ünvanıyla veya ailesine verilen bir madalyayla durumun kurtarılmaya çalışıldığı bir noktaya bizleri taşımaktaydı! Ve ne üzücüdür ki, çoğu ülkelerde bu durum hala geçerlidir.

Bir düşünün; hayatın anlamının sorgulandığı felsefi, bilimle zenginleşmiş ve sevgiyle anlam katılmış bir üst akıl yaşamına göre, sadece moda denilen bir yüzeysel yaşam biçimine karışan ve teknolojinin de etkisiyle her anımızı teşhir ederken birbirimizle yarıştığımız, insan olmaya ilişkin sorumsuzluklarla dolu ve tüketilmişlikle haykıran bir “ben, benim” yaşamı ne denli yorucudur: Benim yaşamım, benim yemeğim, benim başarılarım, benim ülkem, benim dinim, benim oylarım, benim liderim, benim gücüm, sadece benim dediklerim, vs. vs. vs.. Ve bu yoruculuğun da sonuçlarını, bedensel veya psikolojik sorunlar olarak, her gün karşımızda bulmaktayız: Şiddetin; sözlüden eyleme artmadığı ülke veya coğrafya var mıdır?

Yoktur ve bu sebeple de, sosyalistlerin naifçe karşı devrim dedikleri şey, kanımca kapitalizmin bilinçli reformuyla karşımıza çıkmaktadır.

Geldiğimiz noktada dünyanın tamamına hükmetmeye çalışan bir ABD’nin, birden bire kendi içine kapanması sizlere de ilginç gelmiyor mu? AB’den ayrılan İngiltere’nin muhafazakar yapısına karışan ve neredeyse sonsuza kadar yaşayacakmış gibi algılanan Kraliçe’ye ve yeniden politikaya dönme kararı alan yaşlı Blair’e karşın, Macron ile Frexit olmayacağını bilmek sizleri şaşırtmadı mı? Kim ne derse desin, her liderin ve en çok da Erdoğan’ın kaybettiği ve nihayetinde her partinin kendisini yenilemesi gerektiği gerçeğinin, bangır bangır ortada olduğu referandum sonucu sürpriz miydi?

Hayır. Çünkü denge, kendisini yaratmaya mecburdur. Kaos, sonsuza dek sürmez. Kapitalizm, bu sebeple kendi yeni dönem liderlerini yaratacaktı. İnsanlara bir dem umut veren, içlerinde aşk, adalet, sevgi, eşitlik, birlik ve dahil edicilik olan bir liderliği; genç bir tazelikle ve bu yüzyılda Birleştirici Liderliği, ortaya çıkarmaya mecburdu.

Kapitalizm, ya toplumları tükettiği gibi kendisi de tükenecekti, ya da, aynı sahibe rağmen yepyeni bir markaymış gibi, yeni yüzlerle ve tımarlanmış bir hırsın reformuyla yoluna devam edecekti.

Dünya gerçekten de, topluca bir son olmadıkça, sosyalist olamayacak kadar derinden kapitalisttir.

Naisbitt’in taa 1982’de dile getirdiği gibi “Yeni güç kaynağı, azınlığın elindeki para değil, çoğunluğun elindeki bilgidir.” İşte kapitalizm bu sebeple, kendini yenilemek durumundaydı. Bilgiye sahip olmak isteyen ve kolaylıkla eğitilebilecek, parası olmadığı için çoğunluğa dahil ve ama azınlık olarak kalmış insanların da temsil ve dahil edildiği yeni yönetimlere doğru evrilecekti.

İşte Çipras, Trudeau ve Macron bize bu dönüşümü gösterir. Hem ülkelerinin değerlerine son derece bağlı, hem de yeni yüzyılı temsil eden küresel lider modelleridirler.

Türkiye, güçlü olmak istiyorsa, bu trendin dışında kalamaz. Kazanmak isteyen tüm partilerin 2019 seçimlerinden önce Cumhuryet’in kuruluş ilkelerine sahip çıkarak, bünyelerine farklı grup temsilcileri alması, söylemlerinde birleştiriciliğe meyletmesi, kadrolarını gençleşmesi, bilgiye önem vermesi, temizlenmesi ve aklanması, adalet ve sevgiyle halka seslenmesi ve kucaklaması kaçınılmaz görünmektedir.

Yaşadıkça, göreceğiz.