Kuvvetler ayrılığı; devletin üç ana fonksiyonunu (yasama, yürütme ve yargı) yerine getiren organların, tek bir kişinin elinde toplanmasını engellemek üzere düşünülmüş bir sistemdir. Çünkü bu üç yetkiyi de elinde bulunduran bir iktidar, mutlak bir iktidar olacaktır. Tarihsel sürecin de bize gösterdiği,  insan hakları mücadelelerinin mutlak iktidarın sınırlandırılmasına karşı verildiğidir. Nitekim iktidarın keyfi davranma potansiyeli, artık evrensel bir söylem haline gelmiş olan bir gerçektir. İşte bu nedenle; iktidarın yıkıcı olma tehlikesi içeren bu gücünün üç ana kola bölünerek,  tehlike oranının en aza indirilmesi hedeflenmiştir. Gönenç de; siyasi iktidarı azgın akan, yıkıcı bir ırmağa benzeterek, bu ırmağın kollara ayrılması onun yıkıcı etkisini nasıl azaltıyorsa, siyasi iktidarın da devlet organları arasında paylaşılması halinde mutlak karakterinin o derecede zayıflayacağını belirtmektedir.

Kuvvetler ayrılığı doktrinin en erken teorilerinden birini John Locke’un yazılarında görüyoruz. Locke; yasama, yürütme ve konfederatif güç adını verdiği üç temel gücün varlığından bahsetmiş, özellikle yasama ve yürütme gücünün aynı elde toplanmamasını ve farklı makamlar tarafından kullanılması gerektiğini öne sürmüştür. Ancak; Locke’un doktrininde; yargının ayrı bir kuvvet olarak tasavvur edildiğini göremiyoruz. Ona göre yargılama, yasamaya bağlı bir faaliyettir. Bugünkü anlayışa daha uygun düşen kuvvetler ayrılığını Montesquieu’da görüyoruz. Montesquieu’ya göre; birincil kuvvet olan yasama, devletin genel iradesini temsil eder; bu sıfatla kanunları yapar, değiştirir, kaldırır. Genel iradenin yürütülmesi yürütmenin işlevidir; yürütme gücü bu görevi yerine getirmek üzere savaş ve barışa karar verir. Devletin üçüncü temel işlevi ise mahkemeler tarafından yerine getirilen yargıdır. Yargı kuvveti suçluları cezalandırır ve kişiler arasındaki uyuşmazlıkları çözer.

Bu çizgideki evrim ilk olarak İngiltere’de başlamış ve kanun yapma gücünün tedricen mutlak monarktan parlamentoya geçmesiyle neticelenmiştir. Bu anlamda İngiliz parlamentosu parlamentoların en eskisidir. Kanun yapma yetkisinin kime ait olacağı tartışmalarında vergileme en sıcak konu olmuştur. Bu yönde önemli bir adım;  1689 yılında Haklar Bildirisi ile atılmış ve parlamentonun onayı olmadan kralın vergi koyamayacağı hükme bağlanmıştır. Amerika’da ise; İngiltere örneğinden alınan en büyük ders olan, bağımsızlık savaşının bir parlamentoya karşı yürütülmesinden dolayı, kuvvetler ayrılığı daha güçlü bir şekilde hayata aktarılmıştır. Kuvvetler ayrılığına Fransız Bildirisinde de yer verilmiş, 16. maddesinde “İnsan haklarının korunmadığı ve kuvvetler ayrılığının sağlanmadığı toplumlar asla bir anayasaya sahip değillerdir” şeklindeki ifade ile anayasanın temel işlevinin devletin anayasallığını sağlamak olduğu açıkça ortaya koyulmuştur.

Bugün kuvvetler ayrılığı iki boyutta karşımıza çıkmaktadır. Fonksiyonel (işlevsel) kuvvetler ayrılığı denilen biçiminde; yasama, yürütme ve yargının yetki taksimi çerçevesinde belirli bir fonksiyonu yatay düzeyde üstlenmesidir. Buna yatay kuvvetler ayrılığı da denir. Yatay (ya da fonksiyonel anlamda) kuvvetler ayrılığı sert ya da yumuşak kuvvetler ayrılığı şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak; sert kuvvetler ayrılığında dikey boyutta da bir kuvvetler bölünmesi görülmektedir. Bu sistem ABD’de uygulama alanı bulmuş olup, başkanlık sistemi olarak adlandırılmaktadır. Yumuşak kuvvetler ayrılığının uygulanması halinde de parlamenter sistem söz konusudur. Bu sistemde, yürütme organı yasama organının içinden çıkar, onun güvenine tabiidir.  Kuvvetler ayrılığının hem yatay, hem dikey olarak yani merkezle eyaletler ve/veya yerel yönetimler arasında dağıtıldığı sisteme ise adem-i merkeziyet denmektedir. Adem-i merkeziyet ise iki türdür: İdari adem-i merkeziyette;  merkezden yönetimin sakıncalarını gidermek ve daha demokratik bir yönetim sağlamak için, yerel yönetim kuruluşlarına devlet tüzel kişiliğinden ayrı bir kamu tüzel kişiliği ve merkezden bağımsız karar alma yetkisi tanınmakta,  merkezle yerel yönetimler arasında bütünlük idari vesayet ile sağlanmaktadır. Bu sistemde; siyasi iktidar tek bir merkezde toplanmaktadır. Merkezi idare teşkilatı içinde yer almayan, merkezi idarenin hiyerarşisine dâhil olmayan kamu tüzel kişilerinin idari yetkileri dışında yasama ve yargı yetkileri yoktur. Bu nedenle; bu kamu tüzel kişileri kendi hukuki statülerini belirleme imkânına sahip değillerdir ve yargı yetkisi de kullanamazlar.[i] Siyasi adem-i merkeziyet de federalizm olarak adlandırılan devlet yapılanması modelidir. Federalizm; genellikle coğrafi büyüklük, dış tehdidin varlığı, kültürel ve etnik heterojenlik, özerkliği koruma isteği gibi birbirinden farklı pek çok sebebin varlığı halinde ortaya çıkmıştır. Bu sebeplerden herhangi biri veya birkaçı nedeniyle birkaç siyasi topluluğun, kendi özerk kimliklerini de muhafaza ederek bir araya geldikleri ve bir üst siyasi birlik oluşturdukları devlet modeline federal sistem denir. Bu sistemde; devlet iktidarı, federal devlet ile federe devletler arasında, anayasayla güvence altına alınmış bir şekilde paylaştırılmaktadır. İki tür devlet tarafından (federe ve federal)  oluşturulan bu devlet topluluğuna federasyon denir. Federal devlete merkezi devlet de denir. Bu devlet, ulusal düzeyde bulunur. Federal devlet; federasyonun kurucu birimlerinden, yani federe devletlerden ayrı, ama onların üstüne konulmuş olan bir devlettir. Yani; federasyonda üst üste gelen iki ayrı devlet düzeyi vardır. Üst düzey federal düzeydir; bu düzeyde tek bir devlet vardır, o da federal devlettir. Alt düzey, federe düzeydir ve bu düzeyde birden çok devlet vardır; bunlara federe devletler (states) denmektedir. Bazı federasyonlarda bu federe devletlere eyalet (province), memleket (Land – Lander), bölge (region), kanton (canton), tebaa (subjects of Federation) da denmektedir. Federal sistemde; “federe devletlerin federal yasama organına devlet olarak katılma” ve “federe devletlerin eşitliği” ilkeleri, federal yasama organının iki meclisli olmasına yol açmıştır. Bununla birlikte; her federe devletin kendi yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Ancak belirtmek gerekir ki; federal hukukun üstünlüğü ilkesi gereğince, bir federe hukuk kuralı ile federal kural (örneğin bir federe anayasa ile federal kanun hükümleri veya bir federe anayasa ile federal anayasa hükümleri) çatışırsa federal düzeydeki hukuk kuralı uygulanır. Bununla birlikte; federal devlet ile federe devletler arasındaki yetki paylaşımı yazılı bir anayasa ile belirlenmiş ve aralarındaki yetki uyuşmazlıklarını çözmek üzere bir anayasal hakem olarak görev yapan yüksek mahkeme (örneğin ABD’de Federal Yüksek Mahkeme) oluşturulmuştur. Ancak bu, anayasal uygunluğun yargısal denetimi ile aynı şey değildir.

Federalizm ile ilgili olarak son zamanlarda gündeme gelen bir tartışmaya değinmekte yarar olduğunu düşünüyoruz: Bu tartışmada öne çıkan iddia; federalizm ile demokrasi arasında bir ilişki olduğu ve federal devletlerin üniter devletlere göre daha demokratik olduğu yönündedir. Ancak; federalizm ile demokrasi başka başka şeylerdir. Federalizmin uygulandığı federasyon bir devlet şekli, demokrasi ise bir yönetim sistemidir. Bir federal devlet demokratik olabileceği gibi, bir üniter devlet de demokratik olabilir. Aynı şekilde; tam tersi de söz konusu olabilir. Örneğin; tarihte görülmüş en anti demokratik devletlerden biri olan SSCB bir federal devletti. Gözler’in de haklı olarak belirttiği gibi kanımızca; demokrasinin federalizme değil, federalizmin demokrasiye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla; federalizmin üniter devlete göre daha demokratik olduğu yolundaki açık veya üstü kapalı düşüncelerde isabet yoktur. Hatta bu tartışmayı biraz da ileriye taşırsak; federalizmin daha demokratik ve dolayısıyla daha liberal (özgürlükçü) bir sistem olduğu yönündeki iddialara da cevap olarak diyebiliriz ki; demokrasi ile liberalizm de aynı şeyler demek değildir. Çoğu zaman birbirleriyle uyuşsalar bile anlamları farklıdır. Demokrasi; siyasal iktidar gücünün kimin elinde olacağının bir cevabı iken, liberalizm bu gücün sınırları ile ilgilidir. Liberalizmin tersi totaliter, demokrasinin karşıtı ise otoriter (devlet)’dir. Burada dikkat etmemiz gereken nokta; liberal devletin, yani daha özgürlükçü bir yönetimin, devlet iktidarının mümkün olduğunca çok sınırlandırılması sayesinde gerçekleşebileceğine dair olan kanaattir. Devlet iktidarı da bilindiği gibi, kuvvetler ayrılığının tam olarak gerçekleştiği federalizm yoluyla en fazla düzeyde sınırlanabilir. Federalizmin daha demokratik bir sistem olduğu iddiasının temelinde bu düşünce yatmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki; siyasi yönetimlerin amaç ve görevi ülkeyi yönetmektir ve bunun için iktidara- kuvvete ihtiyaçları vardır. Siyasi yönetimin üzerine sınırlar koyulması ile siyasi yönetimin idare fonksiyonunu hakkıyla yerine getirebilmesi için gerekli ve yeterli güce sahip olması arasında bir denge kurulmalıdır. Toplumun ondan beklentileri arttıkça siyasi yönetimin güç ihtiyacı da artacaktır. Bu da her ülkenin kendi tarihi, ekonomik, sosyal ve coğrafi gerçeklerine göre değişiklik gösterir. Bireysel özgürlükleri korumanın tek yolu, iktidarı olabildiğince sınırlandırmak değil,  anayasal düzeyde oluşturulmuş bir dengeli kuvvetler ayrılığı sistemi ile sağlıklı işleyen bir yargı mekanizmasıdır. Özgürlüklerin esas güvencesi bağımsız ve iyi işleyen bir yargıdır. Kuvvetlerin hem yatay hem de dikey düzeyde ayrılarak tam bir kuvvetler ayrılığı sisteminin oluşturulduğu federalizm, her zaman demokratik olduğu kanaatinin yanlışlığı bir tarafa,  tek başına liberal bir siyasal düzen de sağlamaz. Dolayısıyla ona tek başına soyut olarak özgürlüklerin güvencesi olduğu yönünde bir taç takmak isabetli değildir. Ayrıca; federalizmin, karmaşık yapısı nedeniyle sistemin etkililik oranının düşük olma ihtimali, sistemde kararların alınması ve uygulanması bakımından düzensizlikler, gerilimler ortaya çıkarabilir, hatta sistem tıkanabilir. Bu da, cesur/ iddialı iktisadi ve sosyal programların uygulanmasının gerektiği ülkelerde, merkezi otoritenin kısıtlanması sebebiyle bu adımların atılmasını zorlaştırabilir. Bir diğer tehlikesi, yönetsel bölünmeyi destekleyerek, çözülmeci baskıları güçlendirebilmesinde ve nihai olarak dağılmaya yol açabilmesidir. Sonuç olarak; federal sistemler, ya sadece bir üniter sistemin sunabileceği garantili birliğe yönelme eğiliminde olan, ya da daha çok yerinden yönetime ve nihai çöküşe yönelme eğiliminde olan doğaları icabı istikrarsız sistemler oldukları ileri sürülmüşlerdir. Bu değerlendirmeler; federalizmin etnik bölünmüşlüğe çare olarak sunulması, etnik olarak bölünmüş bir toplumda siyasal birliği sağlamanın, hatta devletin tamamen parçalanmasını engellemenin bir yolu olarak gösterilmesi, bu sayede üniter devletlerin federal devlete dönüşerek varlığını barışçı bir şekilde sürdürebileceği iddiası mantıklı ve isabetli gözükmemektedir. Bu iddianın doğru olabilmesi için, ülkedeki etnik bölümler ile coğrafi bölgeler arasında bir çakışmanın olması gerekir. Yani bir etnik grup mensuplarının sadece belirli bir bölgede oturuyor olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde, federalizmin bir etnik gruba yarar sağlaması, federalizmin tanımı gereği mümkün değildir. Çünkü federalizmde etnik gruplara değil, belirli “yersel (mülki, territorial)” olarak tanımlanmış eyaletlere yetki verilmesi söz konusudur. Bu aşamada; örneğin Türkiye özelinde bir değerlendirme yapmak gerekirse, Türkiye’de federalizm sadece Kürt azınlık milliyetçilerinin işine yarar. Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşayan Kürt etnik kökenli halka sağlayacağı bir yarar yoktur. Bu coğrafi çakışmazlık ortada iken federalizm tercihi ancak korporatif federalizm[ii] halinde gerçekleşebilir ki; bu sistemin de dünyada başarıyla uygulanmış bir örneği yoktur.

KAYNAKÇA

Adnan GÜRİZ,  Feminizm, Postmodernizim ve Hukuk, Phoneix Yayınları, 2. Baskı, 2011

Ahmet MUMCU,& Elif KÜZECİ,İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Turhan Kitabevi, 4.Baskı, 2007.

Anıl ÇEÇEN, İnsan Hakları, Savaş Yayınevi, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara 2000.

Anıl ÇEÇEN, Türkiye’nin Birliği, Togan Yayıncılık, Ekim 2013.

Anıl ÇEÇEN, Ulus Devlet Türkiye Cumhuriyeti, Kilit Yayınları, 2. Baskı, 2009.

Artun ÜNSAL, Siyaset Ve Anayasa Mahkemesi, AÜSBF Yayınları, 1980

Atilla YAYLA, Siyaset Teorisine Giriş, Siyasal Kitabevi, 4. Baskı,2004

Deniz ACARAY,İnsan Haklarının Korunması Amacıyla Devlet İktidarının Sınırlandırılması ve Siyasal Katılmanın Buna Etkisi”, Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt:2, sayı:4, 119-144, 2013

Erdoğan TEZİÇ, Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 2. Baskı, 1991,

GÖZLER, Kemal, Devletin Genel Teorisi, Ekin Yayınları, 3. Baskı, 2011.

Halil KALABALIK, İnsan Hakları Hukuku, Seçkin Yayınları, 2. Baskı, 2009

HEYWOOD, Andrew, Siyaset, Adres Yayınları, editör: Buğra KALKAN, Ekim, 2007.

İbrahim Ö. KABOĞLU, Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi, 4. Baskı, 2007

Jacques CHEVALLIER, Hukuk Devleti, Çev: Ertuğrul Cenk GÜRCAN, İmaj Yayınevi, 2010

Karl DOEHRİNG, Genel Devlet Kuramı, Çev.Ahmet MUMCU, İnkılap Yayınları, 3. Baskı, 2002,

Levent GÖNENÇ, Siyasi İktidar Kavramı Bağlamında Anayasa Çalışmaları İçin Bir Kavramsal Çerçeve Önerisi, AÜHFD, 2007, C.56, s.155.

Mary Astell, Reflections upon Marriage,  aktaran Fatmagül BERKTAY, “Kadınların insan Haklarının Gelişimi ve Türkiye”, Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları, No:7, 2004

Max, WEBER, Toplumsal Ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, Çev: Özer OZANKAYA, İmge Kitabevi, 1.Baskı, 1995.

Meltem DİKMEN CANİKLİOĞLU, Anayasal Devlette Meşruiyet, Yetkin Yayınları, 2010,

Metin GÜNDAY,  İdare Hukuku, İmaj Yayınevi, 6. Baskı, 2002,

Mustafa ERDOĞAN, Anayasa Hukuku, Orion Yayınevi, 4. Baskı, 2007,

Muvaffak AKBAY, Umumi Amme Hukuku Dersleri, Güney Matbaacılık, 1. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1951,

Mümtaz SOYSAL, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979

Mümtaz SOYSAL, Dinamik Anayasa Anlayışı Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme, AÜSBF Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969

Şeref İBA, Anayasa Hukuku Ve Siyasal Kurumlar, Turhan Kitabevi, 2. Baskı, Ankara 2008

Tayyar ARI, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, Alfa Yayınları, 2. Baskı, 2002,

Turhan FEYZİOĞLU, Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Kazai Murakabesi, Güney Matbaacılık, Ankara 1951

Zehra ODYAKMAZ, Ümit KAYMAK, İsmail ERCAN, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, İkinci Sayfa Yayınları, 12. Baskı, 2011,

 

 

[i]Bu ilke; 1982 Anayasasının 123. maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: Madde 123 – İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.     İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır.     Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.  

 

[ii] Yersel olmayan federalizm; diğer bir ifadeyle, federasyonun kurucu birimlerinin yersel/ bölgesel düzeyde değil de, toplumlar, cemaatler veya etnik gruplar düzeyinde tanımlandığı bir federalizm. Etnik federalizm, kişisel federalizm, fonksiyonel federalizm, sosyolojik federalizm gibi isimler de verilmiştir. GÖZLER, 2011, s.178.