Gerilim Artışı ve Beklentiler başlıklı makalenin üçüncü ve son bölümüyle yine birlikteyiz. İlkinde ABD, Rusya, İkincisinde İran, Irak ve Suriye derken bu bölümde konu Türkiye’ye geldi. Aslında tek olan ancak okuma kolaylığı olması açısından üçe bölünen makalenin son bölümünde iki soruya yanıt arayacağım. Türkiye nasıl bir yol izlemeli, nereye ve nasıl gitmelidir? Şanghay İş Birliği Örgütü Tercihi Doğru mudur? Haydi başlayalım.

Türkiye nasıl bir yol izlemeli, nereye ve nasıl gitmelidir?
Öncelikle ifade etmeliyim; BOP sadece Irak ve Suriye’nin sorunu değil bizim de sorunumuzdur. Plan şekil değiştirerek devam etmektedir. Bu çerçevede kimse size Osmanlı’nın 400 yıl önceki haritasını vermez.

Bölen, bölünen ve kalan sürecinde bölünen ve kalan olmamak gerekir. Ortak bölene de dikkat edelim.

Irak ve Suriye İngiliz sihirbazlar tarafında çizilen yapay sınırlarla oluşturulmuş olsa da bu sınırların yeni sihirbazlarla değiştirilmesi işimize gelmez. Bizim sınır düzeltmemizin en güzel örneği Hatay’dır.

Halletmemiz gereken Ege Adaları, Ege Hava ve Kara Sınırları, Doğu Akdeniz, Kıbrıs gibi dış, Bölücü Örgüt ve FETÖ vb. iç sorun alanlarımız varsa ve BOP’un olası müteakip hedefiysek başka maceralar aramamız lazımdır. Bunları halledelim yeter de artar bile.

Bu nedenle;
– Suriye, Irak ve İran’la ilişkilerde tutarlı ve olumlu söylemler ve kararlı eylemler içinde olmalıyız.
– Azerbaycan ilişkilerimizde her zaman öncelikli ve merkezde olmalı. Bu konunun değeri yakın ve orta gelecekte anlaşılacaktır.
– Rusya Federasyonu ile sağlam, kalıcı, güvenilir ve köklü ilişkiler kurulmalı ve sürdürülmelidir. Bu konu ABD ve Batı ile ilişkilerin dengeleyici unsuru ya da pazarlık konusu haline düşürülmemelidir. Unutmayalım küresel bir güçle aynı coğrafyada yaşıyoruz. Rusya ile çok sayıda çıkar ortaklığımız bulunmaktadır. Rusya da bunun bilincindedir. Genetik kodlar yönünden de ortak coğrafyaların paylaşılması ve tarihsel birliktelik kozu mutlaka değerlendirilmelidir.
– Yukarıda zikredilen hususların gerçekleştirilmesi durumunda ABD ile de daha adil, saygın ve değerli bir döneme girilebilir. Bu açıdan ABD’de başlayacak olan yeni dönem de değerlendirilmelidir.
– Yunanistan ile çözüme kavuşturulması gereken konular, bugüne kadar konuşulduğu şekilde sadece onların sorunları olmaktan çıkarılıp bizim sorunlarımızın tartışılacağı platformlara dönüştürülmelidir. Halledilmesini isteyeceğimiz önemli konular olacaktır.
– Kıbrıs adası Türkiye için fazlaca önemlidir. Irak’ın ABD, Suriye’nin Rusya için öneminden çok daha fazla önemlidir. 1974 yılında garantörlüğümüz kapsamında hukuki ve zorunlu bir askerî harekât yapılmış ve her açıdan gerekli tedbirler alınmıştır. Buna toprak kazanımı da dahildir. Bir yandan Rumlara “akıllı olun” diyerek bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımlardan vazgeçmek akıllılık olamaz. Devlet aklı bu durumu kabul edemez. Sonu ne olursa olsun Türkiye ve KKTC’nin hak ve menfaatleri pazarlık konusu haline getirilemez. Hele bugün yaşanan şekillenme ortamında taviz vermek yeni taviz kapılarını çaldırır. Akıllı olunmalı.
– İsrail ile ilişkilerde ulusal çıkarlarımız doğrultusunda davranılmalıdır. Bölgenin istikrarının devamı için Türkiye’nin güçlü olmasının İsrail açısından da önemli olduğu karşı tarafa anlatılmalıdır. Hazar dahil tarihsel gerçekleri ve olmazsa olmazları kavramaları zor değildir. Her iki taraf açısından da din eksenli politika yerine teknoloji ve ekonomi merkezli iş birliği alanlarına bakılmalıdır.
– Avrupa ülkeleri ve AB politikalarını ayrı ayrı alanlar olarak görmeye hazır olmalıyız. İngiltere’nin AB’den ayrılması ile beliren koşullarda ve önümüzdeki dönemde birlikten olası kopmalara da hazır olmak zorundayız. Balkanlar ve Akdeniz’de önemli yeni arayışlar olabilir. Hukuksal, sosyal, kültürel ve bireysel yaşam standartlarını elbette dikkate alacağımız Avrupa’nın ekonomik ve siyasi sömürü aracı haline de düşmemeliyiz.

Şanghay İş Birliği Örgütü Tercihi Doğru mudur?

2. Dünya savaşı sonrası kurulan iki kutuplu düzende ABD lokomotifli Batı 1990-91 yıllarında ilk raundu kazanmıştı. Glasnost (Açılım) ve Perestroika (Yeniden Yapılanma) bile Avrasya’nın devini kurtaramamıştı. Oluşan yeni düzen ABD’ye ve çıkar ortaklarına göre dizayn edilecekti. Sıranın kendisine geldiğini farkeden Çin 1992 yılından itibaren Rusya’yı kolundan tutup silkeleyecek ve kendisine gelmesine yardım edecekti. Ruslar da çöküntü psikozundan süratle çıkmak istiyorlardı. Ya birlikte olacaklardı ya da her şey aleyhlerine devam edecekti. İşte Doğunun güneşi; Şanghay İş Birliği platformuna giden süreç böyle başladı. Çin-Rusya yönlendirmesiyle “Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması”nın imzalaması amacıyla 26 Nisan 1996’da Şanghay’da toplanan; Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın oluşturdukları yapılanma Şanghay Beşlisi olarak tarihe geçecekti. Bu isim 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla tarihe karıştı. Yeni ve şimdiki ismi Şanghay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) oldu. (İsmin doğru zikredilmesi konuya ilgi ve samimiyetin de göstergesidir.)

ŞİÖ’nün görünür amacı; terörizme, ayrılıkçılığa ve aşırıcılığa karşı tedbirler almak olarak deklare edilse de asıl niyet elbette ve doğal olarak ABD ve Atlantik cephesine ve girişimlerine karşı öncelikle tedbir almak müteakiben ve şartlar oluştuğunda da dengeyi ve sonra da üstünlüğü sağlamaktır. ŞİÖ’nün varoluş gerekçesi ekonomik, siyasal, kültürel ve tarihsel paradigmalardan soyutlanamaz. Önünde sonunda bir güvenlik mekanizmasını da içerecek ya da onunla irtibatlanacaktır.

2015 yılında Türkiye’nin toplam ihracatı 143,8, ithalatı ise 207,2 milyar Dolardır. ŞİÖ üyelerine ihracatımız toplam ihracatımızın yüzde 6’sını, bu ülkelerden yaptığımız ithalat ise toplam ithalatımızın yüzde 25,7’sini oluşturmaktadır. Türkiye’nin 2015 yılında ŞİÖ üyesi ülkelere ihracatı 8.638 milyar Dolar, ŞİÖ ülkelerinden ithalatı ise 53.323 milyar Dolar’dır. Türkiye ŞİÖ’ye karşı yaklaşık 44,7 milyar Dolar dış ticaret açığı vermiştir ki bu açık 2015 yılındaki toplam dış ticaret açığımızın yüzde 70,5’ine denk gelmektedir.

Bu rakamlar Türkiye’nin ŞİÖ’ye üyelik isteğini olumsuz yönde istismar etmek isteyenler için önemli bir donedir. Farkın asıl nedeni Çin ve Rusya ile yapılan ticarettir. Ancak ŞİÖ ülkelerinden özellikle de Çin’den muadillerine göre ucuz imalat sanayi ve yüksek teknoloji ürünleri alınması Türk esnaf ve sanayicisinin tercihidir ve aynı mal ve mamüllerin Batı’dan daha fazla fiyatlarla alınmaması demektir. Rusya’dan doğal gaz, petrol, kömür, çeşitli kimyasallar ve maden cevherleri tedarik edildiğini de sanırım bilmeyen yoktur. Öyleyse sırf yukarıdaki rakamlara bakarak hüküm vermek dürüst ve doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Şu rakamlar da önemlidir. ŞİÖ üyesi ülkelerin toplam yüzölçümleri 30.2 milyon km²’dir. Dünya kara alanının yüzde 20’sini oluşturuyor. Nüfus toplamı ise 1.5 milyar. Dünya nüfusunun yaklaşık beşte biri. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamı ise 23.8 trilyon dolar. Dünyanın yarattığı GSYH tutarı 114.2 trilyon dolardır. Bu tutarın yüzde 21’ini ŞİÖ oluşturuyor.

Hadi gelin duru akılla düşünelim ve basit bazı soruları yanıtlayalım. Böyle bir organizasyonu görmezden gelmek doğru olur mu? Etkisi günden güne artan ve artacağı kesin olan ŞİÖ’nün içinde mi olmak daha iyi olur, dışında kalmak mı? Türk coğrafyası ile bağlantı ŞİÖ ile mi, yoksa ŞİÖ’ye rağmen mi daha kolay olur? AB ülkelerinden bazılarının Türkiye’ye silah ambargo kararları bile almaya başladığı dönemde ulusal çıkar odaklı düşünmek doğru değil midir?

ŞİÖ, NATO’nun, NAFTA’nın (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması), TPP’nin (Trans Pasifik Ortaklık), TTIP’nin (Trans Atlantik Ticaret Anlaşması) ya da AB’nin muadili değildir. ŞİÖ dışında sayılan bu batı dokulu organizasyonlar esasında ABD ve Atlantik cephesinin çıkarlarını üstte tutacak tarzda kurgulanmıştır. ŞİÖ ise diğerlerinin tümüne yönelik dengeleyici bir yapıyı oluşturmaktadır. Sanayi devriminden bu yana bilimde, teknolojide, siyasette, ekonomide, güvenlikte ve toplumsal normlarda hep kendini dayanak noktası olarak gören batı cephesi yeni gelişen bu yapıya karşı refleksel ve abartılı tepkiler vermektedir. Hadi onları anlamak mümkün. Ama son günlerde Türkiye’de seslendirilen anormal ŞİÖ karşıtı tepkileri anlamak gerçekten mümkün değil.

ABD’ci, AB’ci, Avrupa’cı olmadığımız gibi Rus’çu, Çin’ci de değiliz. Konuya yalnız ve yalnız Türkiye gözünden ve ulusal çıkarlar penceresinden bakıyoruz. ŞİÖ üyesi olunca insani değerlerimizi mi kaybedeceğiz? Uygarlaşamayacak mıyız? Savunmamız mı riske girecek? Yoksa yeni yeni kapasiteler, fırsatlar yakalayacağız ve Batı’ya karşı içi dolu pazarlık gücü mü kazanacağız?

Yaşanan dönemsel iç sorunlarımızı ve gelecek kaygılarımızı yaşamsal milli çıkarlarımızla karıştırmayalım. Ebedi önderimiz Atatürk’ün tedbir geliştirdiği ve geliştirmemizi istediği tehditleri, tercih ve beklentileri göz önünde bulunduralım.

ŞİÖ’ye üyelik talebi siyasi iktidar tarafından sadece dönemsel bir pazarlık konusu olarak da görülmemelidir. Süreli bir oyun oynamayalım. ŞİÖ Türkiye’ye, Türkiye ŞİÖ’ye fırsatlar sunacaktır. Doğuyla yakınlaşan, batıyla saygınlaşan, komşularla barışık yeni bir sürece başlangıç yapalım. Önümüzdeki dönemde bireysellikten uzak kolektif, derin ve gerçek Devlet aklına çok ihtiyacımız olacak.

Rafet ASLANTAŞ
ANKA Enstitüsü Başkanı