İsrail işgaline karşı yürütülen en etkili sivil direniş hareketi olan İntifada, tabandan yayılmış, dış dünya ile bağlantıları olmaksızın mülteci kamplarında yetişen gençler ve çocuklar “Arafat’ın generalleri” olarak İntifada’nın ön sıralarında yer almıştır. 25 yıl süresince gerilla savaşı direniş ya da terörizm olarak adlandırılan bir mücadelenin ardından, FKÖ’nün İsrail’e karşı mücadelesinin niteliği değişmiştir. O güne kadar öncelikli amacı propaganda olan ve diğer ülkelerdeki İsrailli ve başka hedeflere yönelik eylemler yürüten FKÖ, mücadelesini işgal altındaki topraklara taşıyarak yeni bir isyan ve direniş dönemi başlatmıştır. İntifada, yabancı ülkelerdeki hedefler yerine, ülke içindeki işgalci unsurlara yönelmişti, “birincil amacı da artık dikkat çekmek değil, işgalin cesaretini ve gücünü kırmaktı.”[1]

Yaklaşık dört yıl süren ve grevler, gösteriler, İsrail ürünlerinin boykotu ve vergi ödememek gibi sivil itaatsizlik eylemlerine dayanan İntifada, Filistinlilerin aslında İsrail Yönetimi’ne karşı olmadığı görüşünü ortadan kaldırmış, işgalin İsrail demokrasisi ile bağdaşıp, bağdaşmadığı sorusunu gündeme getirmiş, silahlı İsrail askerlerinin Filistinli çocuklara şiddet uyguladığı görüntüler, uluslararası alanda İsrail’i oldukça güç durumda bırakmıştır.[2]

birinci intifada

Bu dönemde Sovyet Yönetimi’nin göçe izin vermesiyle SSCB’den gelen bir milyon civarında Yahudi’yi bünyesine katmaya çalışan İsrail için İntifada, işgali çok pahalı ve sürdürülmesi güç bir noktaya getirmiştir.[3]

Buna karşılık İntifada, ilk yıllarında FKÖ’yü siyasi açıdan güçlendirmiş, FKÖ’nün 1988’de ilan ettiği sürgünde Filistin devleti, yüzden fazla ülke tarafından tanınmıştır. Ancak, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali ile başlayan Körfez Krizi sırasında izlediği tutum, FKÖ’nün hiç öngörmediği şekilde aleyhine olmuştur. 

Körfez Krizi sırasında Irak Lideri Saddam Hüseyin, Scud füzeleriyle saldırdığı İsrail’in savaşa girmesini ve Krizin Arap-İsrail savaşına dönüşmesini sağlamaya yönelik bir strateji izlemiştir. Ayrıca, Saddam’ın Kuveyt işgalini sonlandırmak için, İsrail’in de Filistin’i işgale son vermesi gerektiğini savunması, Filistinliler arasında sempati ile karşılanmıştır. “Filistinliler aynı zamanda ilk kez İsraillilerin Scudlarla vurulduğuna şahit olmuşlardır. İşgal altındaki topraklarda Scudlar umut demektir, daha da ötesi bir çeşit rövanş duygusu uyandırılmıştır.” [4]

FKÖ, İsrail’in Irak’a yönelik Batı müdahalesinin başlıca destekçilerinden biri olduğunu düşünmüş, Araplar arası bir sorunun Batı’nın askeri müdahalesi ile çözümüne karşı çıkmıştır. Bu çerçevede FKÖ, sorunun uzlaşmayla çözümünü savunmuş, arabuluculuk teklifinde bulunmuş, Kriz boyunca resmi tarafsızlığını sürdürmüştür.[5] Ancak, FKÖ’nün sonuçta eylem ve beyanlarıyla “taraf” olarak değerlendirilmesiyle, İntifada’nın sağladığı Filistin’in haklılığı imajı zarara uğramış, Batı’nın sempatisi, Arap ülkelerinin maddi desteği azalmış, Arafat içerde ve dışarıda yoğun eleştirilere maruz kalmış, liderliği tehlikeye girmiştir.[6]

Körfez Krizi, ABD’nin soğuk savaştan sonra nüfuz mücadelesinde rakipsiz kaldığının en önemli göstergesiydi ve Ortadoğu’da parametrelerini tek hegomonik güç olarak belirleyeceği yeni bir dönemi işaret etmekteydi. Arap-İsrail çatışması Soğuk Savaşın en önemli mücadele alanlarından biri olmuş ve süper güçlerin farklı devletlerin yanında yer almaları, çözüm için gerçek bir adım atılmasını önlemişti. “Dünyanın başka yerlerindeki paralel barış süreçleri için olduğu gibi, Ortadoğu barış süreci için de, Soğuk Savaşın bitmesi gerekiyordu.” [7]

Körfez Krizi sonrası oluşan atmosferde ABD’nin önemli Arap ülkelerinin desteğini sağlayabilme fırsatını elde etmiş olması ve İsrail ve FKÖ’nün zayıflayan siyasi konumları, 1991’de Madrid’de, İsrail ve Arap ülkeleri ile Filistinlilerin barış müzakerelerine başlamalarına imkan tanımıştır.

İki taraflı ve çok taraflı olmak üzere iki kola ayrılan görüşmelerle, İsrail ile Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin arasında ayrı ayrı barış anlaşmaları yapılması hedeflenmiş, ayrıca su ve çevre sorunları, silahların denetimi, mülteciler ve ekonomik kalkınma gibi daha geniş bölgesel sorunların çözülmesi amaçlanmıştır.[8]

İsrail’in FKÖ ve Doğu Kudüs ile bağlantılı Filistinliler ile görüşmeyi kabul etmemesi nedeniyle, Filistinlilerin Ürdün ile ortak heyet halinde katıldıkları görüşmelerde somut bir ilerleme kaydedilememiştir. 1992’de İzak Rabin liderliğindeki İşçi Partisi’nin iktidara gelmesinden sonra, İsrail’in FKÖ ile doğrudan diyaloga geçme düşüncesi güçlenmiş, Ocak 1993’de Oslo’da Norveç’in arabuluculuğuyla başlayan gizli görüşmeler, Eylül 1993’de İsrail ile FKÖ’nün birbirlerini tanımaları ve ortak bir İlkeler Deklarasyonu imzalamalarıyla neticelenmiştir. Deklarasyon, daha sonra yapılacak anlaşmalar için bir çerçeve niteliğinde olup, bir takvime bağlı olarak, geçici ve kalıcı dönemlere ilişkin düzenlemeleri içeren aşamalı bir süreç öngörmektedir.

Buna göre, 5 yıllık geçiş döneminin ilk aşamasında, İsrail askerlerinin çekildiği Gazze ve Eriha’da geçici bir özerk yönetim/Filistin otoritesi oluşturulacaktır. İkinci aşama beş özel alanda yetki devrini içeren “Erken Devir” aşaması, üçüncü aşama “Geçici Dönem ve Seçimler” aşamasıdır. (Filistin Yasama Meclisi seçimleri, Ocak1996’da gerçekleştirilmiş, Meclis Mart 1996’da çalışmaya başlamıştır.) Son aşama, geçiş döneminin üçüncü yılı başlangıcından (Mayıs 1996) daha geç olmamak üzere mümkün olan en kısa sürede başlayacaktır. Nihai statü görüşmelerinde Kudüs, mülteciler, yerleşimler, güvenlik düzenlemeleri, sınırlar, komşu ülkeler ile ilişkiler ve işbirliği ile iki tarafı ilgilendiren diğer sorunların çözümü amaçlanmıştır. Bu son aşama, Mayıs 1999’da yürürlüğe girecektir.[9]

Geçiş dönemine ilişkin anlaşmalar, aşama aşama imzalanarak uygulanmaya başlamıştır. Mayıs 1994’te imzalanan Gazze-Eriha Anlaşması uyarınca, İsrail askerlerinin çekilmesinin ardından, bölgenin denetimi Filistinlilere bırakılarak, 9 bin kişilik Filistin Polis Gücü oluşturulmuş, Arafat, 1994’te Gazze Şeridi’ne gelmiş ve 24 kişilik Filistin otoritesi kurulmuştur.[10]

intifada oslo süreci

Eylül 1995’te imzalanan Oslo II /Taba Anlaşmasıyla, Filistin otoritesinin yetkileri, Batı Şeria’daki bazı kasabalar ile büyük  şehirlere genişletilmiş, Ocak 1997’de Hebron/El Halil’e ilişkin ayrı bir anlaşma imzalanmıştır. Ekim 1998’deki Wye Memorandumu, 1967’de işgal edilen Filistin topraklarını A, B, C bölgelerine ayırmakta, Filistin topraklarının % 18.2’lik (A Bölgesi) bölümünde Filistin Yönetimi’ne tam yetki vermekte, %21.8’lik (B Bölgesi) kısımda Filistin Yönetimi’nin sivil, İsrail’in askeri denetimi söz konusu olmakta, geri kalan %60’lık (C Bölgesi) bölümde ise İsrail’in sivil ve askeri tam denetimi sürmektedir. Likud Lideri Benyamin Netanyahu’nun Başbakanlığı döneminde uygulanamayan bu anlaşmaya işlerlik kazandırmak amacıyla, İşçi Partisi ve Ehud Barak işbaşına geldikten sonra, Eylül 1999’da Wye II /Şarm El Şeyh Anlaşması imzalanmıştır.[11]

Bu anlaşmaların uygulanmasında, ciddi sıkıntılarla karşılaşılmış, İsrail bir sonraki aşamaya geçiş için her defasında yeni tavizler talep etmiş, yükümlülüklerine uymamış, ayrıca yerleşim faaliyetlerini devam ettirmiştir. 140 yerleşim birimini kapsayan C Bölgesi’nde Yahudi yerleşimleri arasındaki bağlantıyı sağlamak için by-pass yolları yapılıp, kontrol noktaları oluşturularak, işgal çeşitli şekillerde genişletilmiştir. Bu dönem boyunca Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere saldırıları da artmış, 1994’de bir yerleşimcinin El-Halil’de bir camide 29 Filistinliyi, ardından çıkan protestolarda da, İsrail güvenlik güçlerinin 30 Filistinliyi öldürmesi üzerine Hamas, Kudüs ve Filistin’de sivilleri hedef aldığı bombalı saldırılar gerçekleştirmiştir. 1995’de Oslo’nun mimarı olarak kabul edilen Başbakan Rabin’in, bir yerleşimci tarafından öldürülmesi, İsrail’de laikler ile dinciler arasındaki siyasi farklılıkların keskinleştiğini, Filistinliler ile barışın toplumsal bölünmeyi arttırdığını ortaya koymuştur.

Geçiş sürecine ilişkin taahhütler tam olarak yerine getirilmediği halde, Temmuz 2000’de Barak ile Arafat arasında Camp David’de nihai dönem müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. İsrail, o güne kadar 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarının %18’inden çekilmişti. Oysa, toprakların % 94-97’lik bölümünün nihai statü görüşmeleri öncesinde Filistinlilerin denetimine girmesi gerekmekteydi.[12]

Camp David görüşmeleri; Filistin devletinin bağımsızlığı, Batı Şeria’dan çekilme ve buradaki Yahudi yerleşimlerinin geleceği ile Filistinli mültecilere tazminat konularında kısmi tavizler verdiği iddia edilen Barak’ın bütün bu tavizler için Kudüs üzerinde İsrail egemenliğinin devam etmesini ön koşul olarak ileri sürmesi nedeniyle başarısızlığa uğramıştır.[13] Barak’ın ne gibi tavizler verdiği ya da taviz verip vermediği net değildir. Barak, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını kabul etmemiş, sadece sınırlı bir tazminat verilmesine yanaşmıştır. İsrail, mültecilerin evlerini terk etmiş olmalarının hukuki sorumluluğunu üstlenmeyecekti ve bu konunun bir daha gündeme getirilmemesini şart koşmaktaydı.[14] “Oysa nükleer silahlara ve çok büyük bir orduya sahip olan İsrail, Avrupa’daki anti-semitik soykırımlardan ötürü mağdur konumunda olduğu iddiasını ve tazminat taleplerini hala sürdürmektedir.” [15]

Barak, “bağımsız” Filistin devletinin ağır silahlarla donatılmış bir ordusunun bulunmaması, İsrail’in onayı olmadan diğer devletlerle ittifak anlaşması yapmaması, İsrail’in bir tehdit algılaması durumunda Ürdün vadisinde askeri güç konuşlandırması[16] gibi koşullarla, Filistin devletinin egemenliği kavramının da içini boşaltmaktaydı. Böylece, Filistin devletinin bağımsız değil, İsrail’e bağlı vasal bir devlet olacağı anlaşılmaktaydı. Filistin devletinin sınırlarının (İsrail-Filistin sınırının) 1967 öncesi sınırlar olması gerekirken, İsrail Doğu Kudüs’ü ilhak ederek, Batı Şeria’da yeni Yahudi yerleşim birimleri kurarak ve “ayrım duvarı” inşa ederek, İsrail-Filistin arasındaki sınırın belirlenmesini imkânsız hale getirmekteydi.[17] Ayrıca, bu devletin toprakları üç parçaya bölünecek ve İsrail’in olağanüstü durumlarda kapatabileceği güvenli serbest geçiş yolları ile birbirine bağlanacaktı. Kudüs’ün her iki devletin de başkenti olabileceği belirtilmekle birlikte, sembolik denecek kadar küçük bir kısmı Filistinlilere bırakılmakta, kutsal yerler dahil Kudüs’ün geri kalanında İsrail’in egemenliğinin söz konusu olacağı vurgulanmaktaydı.[18] 

Arafat’ın bu önerileri reddetmesiyle Camp David’de bir anlaşma sağlanamamış, hemen ardından başlayan El Aksa İntifadası ve sonrasında yaşanan gelişmeler, barış umutlarını iyice söndürmüştür.

Oslo mutabakatlarıyla İsrail’in gerçekten barışı amaçlayıp amaçlamadığı tartışmaya açıktır. FKÖ, stratejik bir tercih yaparak İsrail ile sorunlarını barış müzakereleri yoluyla çözmeyi kabul etmiştir. Amacı, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesini, başkenti Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasını, mültecilerin geri dönüş haklarının kabul edilerek topraklarına dönmesini ve Yahudi yerleşim birimlerinin kaldırılmasını sağlamaktır. İsrail ise ne mültecilerin geri dönüş hakkını kabul etmeyi, ne Yahudi yerleşimlerinin bütünüyle kaldırılmasını, ne bağımsız ve egemen bir Filistin devletini, ne de Kudüs’teki fiili hakimiyetinin tartışılmasını istemektedir. Filistin sorununun özünü teşkil eden tüm bu konuları nihai dönem müzakerelerine bırakarak, “stratejik muğlaklık siyaseti”[19] izlemektedir.  İsrail’in amacı, her zaman olduğu gibi, sadece güvenliğini sağlamaktır. Filistinliler için 1970’lerde gündeme getirdiği sınırlı özerklikten fazlasını istememektedir. Adı devlet de olsa, Filistin devletinin egemenliği ve bağımsızlığı sınırlanmalı, başlıca işlevi yönettiği topraklardan İsrail’e bir tehdit yönelmemesini sağlamak olmalıdır. Bu devletin vatandaşları ile bağları koparılmalı, Filistinliler, aralarına Yahudi yerleşim birimlerinin, bu birimleri bağlayan yolların, kontrol noktalarının girdiği, birbirinden kopuk toprak parçalarında yaşamalı, İsrail’e bağımlı olmalı, kollektif kimlik geliştirememelidir. 

Oslo mutabakatları uyarınca Filistin otoritesi ile yasama-yürütme organları ve güvenlik güçleri hızla oluşturulurken, sıra İsrail’in yetki ve toprak devrine geldiğinde ağırdan alınması, nihai dönem müzakerelerinde ise Filistinlilerce kabulü mümkün olmayan önerilerin gündeme getirilmesi, İsrail’in yaklaşımını ortaya koymaktadır.

Tarafların yükümlülüklerine uymamalarına karşı bir yaptırım veya anlaşmaları denetleyecek uluslararası bir mekanizma öngörülmemiş olması da, Oslo mutabakatlarının eksik bir yönünü oluşturmuştur.

Sonuç olarak, İsrail bakımından Oslo mutabakatlarının İntifada’yı sona erdirmeyi ve işgali meşrulaştırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Eylül 2000’de başlayan ikinci İntifada, barış sürecinin sonu değil, sonucu olarak görülmelidir.[20] İkinci İntifada’ya giden yolda Filistin Yönetimi’nin sorumluluğu da göz ardı edilmemelidir. “Yeni Filistin İntifadası, kısmen, sahte vaatlerle halkını aldatan, kendi adına yaptıkları müzakerelerde bile yetersizlikleri ayyuka çıkarken, ticari tekellerini ellerinden bırakmayan bir dizi yozlaşmış görevliyi yönetimde tutan Arafat’a yöneliktir.[21] Filistin yönetiminin yolsuzlukları, El Fetih’in 2006 genel seçimlerini kaybetmesinde en önemli faktörlerdendir. 

Kaynakça

Aras, Bülent, Filistin-İsrail Barış Süreci ve Türkiye, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1997  

Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980, Cilt :1, 7.b., Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1991

Armaoğlu, Fahir, Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara

Arı, Tayyar, “Filistin’de Kalıcı Barış Mümkün mü?”,  Akademik  Orta Doğu, Cilt 2, Sayı 1, 2007  

Best, Antony-Hanhimöki, Jussi M.-Maioro, Joseph A.-Schulze Kirsten E., 20. Yüzyılın Uluslararası Tarihi  (Çev. Taciser Ulaş Belge), Siyasal Kitapevi, Ankara 2012

“Birleşmiş Milletler ve Barış Arayışı”, unicankara.org.tr

Daniel Byman, “Israel’s Pessimistic View of the Arab Spring”, The Washington Quarterly, Vol. 34, No. 3, 2011

Cleveland William L., Modern Ortadoğu Tarihi (Çev. Mehmet Harmancı), Agora Kitaplığı Yayınları, İstanbul 2008

Çağıran, Mehmet Emin, “Filistin Duvarının Hukuki Mahiyeti ve Sonuçları Üzerine Uluslar Arası Adalet Divanı’nın İstişari Mütalaası”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, Sayı 1, 2006

Dessi, Andrea, “Israel and Palestinians After the Arab Spring: No Time for Peace”, Instituto Affari Internazionali, IAI Working Papers 12/16-May 2012, pubblicazioni.iai.it/pdf/DocIAI/iaiwp1216.pdf

Elgindy, Khaled, “The Middle East Quartet: A Post Mortem”, The Saban Center for Middle East Policy at Brookings, Analysis Paper, Number 25, February 2012

Erkmen, Serhat, “Filistin’de İktidar Mücadelesi: Hamas-Fetih İlişkileri”, Ortadoğu Analiz, Cilt 1, Sayı 2, Şubat 2009

“EU to Push Forward with Two-State Conference with or without Washington”,

www.al-monitor.com/pulse/contents/articles/originals/2016/07/international-conference-paris-initiative-eu-us-president.html

 “EU to Push Israel-Palestine Peace Process as Quartet Report Flops”, www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/07/israel-palestine-eu-road-map-for-two- state-conference.html

Fahreddin, Münir-Çalışkan, Koray, “Yeni İntifada ve Filistin Sorununun Kısa Tarihi”, Birikim, Sayı 140, Aralık 2000, www.birikim dergisi.com/birikim-yazi/4188/yeni-intifada-ve-filistin-sorununun-kısa-tarihi

“Initiative fort he Middle East Peace Process”, www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/israel-palestininan-territories/peace-process/article/understanding-the-issues

Klein, Robert-Ansell-Braurer, Gila, “History of the Disengagement Plan”, The Jewish Agency for Israel, 07 Nov. 2005, www.jewishagency.org

Khouri, Fred. J., The Arap-Israeli Dilemma, Syracuse University Press, New York, 1985

Kürkçüoğlu, Ömer, Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi (1908-1918), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982

Lewis, Bernard, Ortadoğu-İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi (Çev. Selen Y. Kölay), 11.b., Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2015

Oran, Baskın, “Arap Baharı”, Oran, Baskın (Ed.), Türk Dış Politikası- Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (Cilt III. 2001-2012), 2.b., İletişim Yayınları, Ankara, 2013

Pratt, Nicola, “The Arab Spring and the Israel-Palestine Conflict: Settler Colonialism and Resistance in the Midst of Geopolitical Upheavals”, Ortadoğu Etütleri, Vol.5, No.1, July 2013 amazonaws.com/academia.edu.documents/32823869/final_arab_spring_and_israel_palestine.pdf

“Road Map”, www.un.org

Said, Edward W., “Oslo’nun Sonu”, Birikim,  Sayı 140,  Aralık 2000,  www.birikim dergisi.com/birikim-yazi/4193/oslo-nun-sonu 

Şahin, Mehmet, “Bitmeyen Senfoni: Ortadoğu Barış Süreci”, Ortadoğu Analiz, Cilt 2, Sayı 22, Ekim 2010

T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Ortadoğu Barış Süreci”, mfa.gov.tr.

Usher, Graham, “The Democratic Resistance: Hamas, Fatah and the Palestinian Elections”, Journal of Palestine Studies, Vol. 35, No. 3, Spring 2006, www.palestine-studies.org/jps/issue/139

Yaşar Fatma Tunç – Alkan Özcan Sevinç – Kor Zahide Tuba, Siyonizm Düşünden İsrail Gerçeğine Filistin, 7.b., İHH Kitap, İstanbul, 2010

Yeşilyurt, Nuri, “İkinci İntifada Sonrası Filistin Sorunu ve Barış Süreci (2001-2011)”, Oran, Baskın (Ed.) Türk Dış Politikası-Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (Cilt III. 2001-2012), 2.b., İletişim Yayınları, Ankara, 2013

 Yılmaz Şahin Türel, Uluslararası Politikada Orta Doğu, 4.b., Barış Kitap, Ankara, 2016

Waxman, Dox, “The Real Problem in U.S.-Israeli Relations”, The Washington Quarterly,  Vol.35,  No.2,  Spring  2012

 

 

[1] Levis, a.g.e., s. 458

[2] Best vd., a.g.e., s.479

[3] Ibid., s. 480

[4] Bülent Aras, Filistin-İsrail Barış Süreci ve Türkiye, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1997, s. 82

[5] Ibid., s. 80

[6] Ibid., s. 80-85

[7] Levis, a.g.e., s, 461

[8] Best vd., s. 480

[9] Aras, a.g.e., s. 112

[10] Ibid., s. 122,123

[11] Arı, a.g.m., s. 23 

[12] Ibid., s. 23

[13] Ibid., s. 23

[14] Ibid., s. 26

[15] Edward W.Said, “Oslo’nun Sonu”, Birikim,  Sayı 140,  Aralık 2000,  www.birikim dergisi.com/birikim-yazi/4193/oslo-nun-sonu 

[16] Arı, a.g.m., s. 25

[17] Mehmet Şahin, “Bitmeyen Senfoni: Ortadoğu Barış Süreci”, Ortadoğu Analiz, Cilt 2, Sayı 22, Ekim 2010

[18] Arı, a.g.m., s. 24

[19] Fahreddin-Çalışkan, a.g.m.

[20] Ibid.

[21] Said., a.g.m.