2006 Filistin Yasama Konseyi seçimleri, Filistin için bir dönüm noktası olmuştur. İkinci İntifada’nın ardından gerçekleştirilen seçimler, 1996’da Hamas’ın Oslo sürecini boykot ederek katılmadığı seçimlerden sonra ilk kez yapılmaktaydı ve bu on yıllık süre, Oslo sürecinin günlük hayatlarında değişikliğe yol açmayıp, sorunlarını arttırdığını, barışı sağlamadığını gören Filistin halkının, Filistin liderliğinin yolsuzlukları ve kötü yönetiminden de kaynaklanan hayal kırıklıkları, umutsuzlukları ve ağırlaşan yaşam koşullarıyla geçmişti. El Aksa İntifada’sında açığa çıkan bu tepkiler, İsrail’in misillemeleri, ekonomik ve sosyal hayatı felç eden uygulamalarıyla cevap bulmuştu. Yine de 2006 seçimlerini Hamas’ın kazanması beklenmedik bir gelişme olmuştur.

El Fetih, Filistin Yönetimi’nin kurulduğu 1994’den itibaren silahlı direnişi terk etmesini zorlayan Oslo hükümleri çerçevesinde Filistin’i yöneten bir iktidar partisi olarak, ulusal kurtuluş hareketi olma özelliğini ne kadar koruyacağı kriziyle karşı karşıya kalmıştır.[1] Gelişmeler, El Fetih’in 1994-2000 arasında birinci, 2000-2005 arasında ise ikinci rolünü benimsediğini göstermektedir. El Fetih’in 2005’den sonra yoluna nasıl devam edeceği sorusu, Filistin’in barış müzakerelerine katılabilmesi için ileri sürülen şartlar çerçevesinde cevaplandırılmış, Abbas ılımlı kanadın temsilcisi olarak önce Başbakanlığa, sonra Devlet Başkanlığı’na seçilmiştir. Arafat’ın ölümünden sora Abbas’ın yönetimde reform yapma, Arafat’a bağlı kadroları tasfiye etme girişimleri itirazlarla karşılaşmıştır. Bu tartışmalar seçimler öncesinde aday listelerinin oluşturulmasına da yansımıştır. Esasen, yolsuzlukları nedeniyle popülaritesi azalmış, ikinci İntifada sırasında İsrail’in Filistin liderliğini hedef almasıyla hem siyasi otoritesi hem fiziksel gücü zayıflamış olan[2] El Fetih, genç kuşak-yaşlı kuşak, ılımlı-radikal, iç kadrolar-dış kadrolar gibi bölünmelerle girdiği seçimleri kaybetmiştir. El Fetih’in oy oranı Hamas’a yakın olmakla birlikte seçim sisteminin özelliği de sonuçlarda etkili olmuştur.

Hamas ise barışın ya da anlamlı müzakerelerin ufukta olmadığına dair umutsuzluk, İntifada’nın zor yıllarında takdir edilen sosyal faaliyetleri ve silahlı direnişteki başarısı nedeniyle ön plana çıkmıştır.[3] Filistin kamuoyunda, İsrail’in Gazze’den tek yanlı çekilmesinin Hamas’ın başarısı olduğu, El Fetih’in müzakerelerle yapamadığını, Hamas’ın direnişle sağladığı görüşü destek bulmuştur.

Seçimlerin sonucu El Fetih’in artık Filistin politikasındaki hâkim rolünü kaybettiğini, Filistin ulusal hareketinin bundan sonra iki politik güç tarafından yönlendirileceğini göstermiştir.[4] ABD’nin bölgeyi demokratikleştirme misyonu açısından da sonuçlar oldukça “öğretici” olmuştur.

Ancak İsrail, silah bırakmadığı, daha önce yapılan anlaşmalara uymayı taahhüt etmediği ve İsrail’in varlığını tanımadığı sürece Hamas’ı muhatap kabul etmeyeceğini açıklamış ve Filistin Yönetimi’ne aktarmakta olduğu gümrük ve vergi gelirlerini kesmiştir. ABD ve AB’nin de aynı koşulları ileri sürerek yardımları durdurması, İsmail Haniye başkanlığındaki Hamas hükümetini zor durumda bırakmıştır. Maaşlarını alamayan El Fetih’e bağlı güvenlik güçlerinin aktif direnişi ve Hamas’ın bu silahlı grupları kontrol altına alma çabaları,[5] iktidarı kaybetmekten hoşnut olmayan El Fetih ile Hamas arasında çatışmaları başlatmıştır. Bu arada İsrail’in Gazze’ye misilleme saldırısı sırasında bir aileyi hedef alması üzerine Hamas ateşkesi bozmuş, İsrail’e girerek 2 askeri öldürüp 1 askeri de rehin almış ve İsrail Gazze’ye yeni bir kara harekâtı başlatmıştır. Kasım 2006’da yeniden ateşkes sağlanana kadar 450’den fazla Filistinli öldürülmüştür.

Öte yandan, Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmaları sonlandırmak ve bir uzlaşıya varılmasını sağlamak amacıyla Suudi Arabistan’ın girişimleriyle Mekke’de yapılan görüşmelerin olumlu sonuçlanması üzerine Hamas, El Fetih ve bağımsızlardan oluşan bir ulusal birlik hükümeti kurulmuş ve programında uluslararası kararlara ve FKÖ tarafından daha önce imzalanan anlaşmalara “saygı” duyacağını açıklamışsa da, bu program İsrail, ABD ve AB tarafından yetersiz bulunmuştur.

Birlik hükümeti kurulmasına rağmen, El Fetih ile Hamas arasındaki çatışmaların yeniden şiddetlenmesi üzerine bu kez Mısır devreye girmiş, ancak Hamas yüzlerce üyesinin Abbas’ın güvenlik güçlerince tutuklanmasını gerekçe göstererek görüşmelere katılmamıştır. Hamas, Haziran 2007’de Gazze’de yönetime el koyarak, El Fetih’e bağlı silahlı grupları tasfiye etmiştir. Bu gelişme üzerine Abbas, Hamas’ın silahlı kanadını yasa dışı ilan etmiş, ulusal birlik hükümetini feshetmiş ve Salam Fayyad başkanlığında bir olağanüstü hal hükümeti kurmuştur. Haniye’nin bu girişimi tanımadığını, ulusal birlik hükümetinin görevine devam ettiğini açıklamasıyla da, biri Gazze’deki Hamas, diğeri Batı Şeria’daki El Fetih hükümeti olmak üzere iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştır.[6]

İsrail’in ve uluslararası toplumun Hamas’ın meşruiyetini tanımaması, El Fetih’in iktidarı bırakmak istememesi, Hamas’ın da şiddete başvurmaktan kaçınmaması nedeniyle siyasi ve coğrafi bir bölünmeyle sonuçlanan bu iktidar mücadelesinde şüphesiz bazı ülkelerin bölgesel etkinlik kazanma arayışları da rol oynamıştır.

Fayyad hükümetinin kurulmasıyla ABD ve AB yardımları başlatma kararı almış, İsrail de vergi gelirlerini serbest bırakmıştır. Bu gelişmeler çerçevesinde Yol Haritası görüşmelerinin başlatılmasına karar verilerek, Kasım 2007’de Annapolis Konferansı gerçekleştirilmiştir.

Annapolis Konferansı, Ortadoğu’da giderek güçlenen Hamas-Hizbullah-İran-Suriye cephesi karşısında güç kaybeden tarafların (ABD-İsrail-ılımlı Arap rejimleri-Abbas) “suni bir barış havasına” ihtiyaç duymalarıyla bağlantılıdır.[7] Irak, Lübnan ve Filistin seçimleri İran’a yakın İslamcı grupların yükselişine tanık olmuş, İran’ın bölgede artan etkisi Suudi Arabistan başta olmak üzere Sünni Arap ülkelerinde endişe yaratmıştır. Filistin’deki iki başlılık karşısında Abbas’ın eli güçlendirilmek, İran’a mesaj verilmek amaçlanmaktadır. İçlerinde Suriye’nin de yer aldığı 49 ülke ve uluslararası kuruluş temsilcisini bir araya getiren konferansın tek somut sonucu, İsrailli ve Filistinli liderler arasında doğrudan görüşmelere başlanması kararının alınması olmuştur. Görüşmelerin aralıksız sürdürülerek 2008 sona ermeden bir anlaşma yapılması öngörülmüştür. Taraflar Yol Haritası yükümlülüklerini derhal yerine getireceklerini bildirmiş, Yol Haritası’nın uygulanışını takip etmek üzere ABD, İsrail ve Filistin temsilcilerinin katılacağı bir mekanizma oluşturulmasına karar verilmiştir.

Abbas ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasındaki doğrudan müzakereler Aralık 2007’de başlamış, ancak İsrail’in Gazze operasyonu, Doğu Kudüs’teki yerleşimleri genişletme kararı ve Mescid-i Aksa’daki kazı çalışmalarını yeniden başlatması nedeniyle bir sonuca varılamadan kesilmiştir.[8]

İsrail’in Gazze operasyonundan sonra Hamas-El Fetih görüşmeleri Kahire’de yeniden başlamış, Mart 2009’da Fayyad yeni bir ulusal birlik hükümeti kurulabilmesi için istifa etmiş, ancak yine uzlaşma sağlanamamıştır. Bu arada, Abbas’ın dört yıllık görev süresinin Ocak 2009’da sona ermesi ve Devlet Başkanlığı seçimlerinin 2010’daki genel seçimlerle birleştirilip yapılması önerisi, Hamas’ın Abbas’ın Devlet Başkanlığının meşruiyetini sorgulamasına yol açarak, yeni bir gerginlik yaratmış, sonuçta Hamas, seçimlerin birleştirilmesini kabul etmemekle birlikte, Abbas’ın Devlet Başkanlığını tanımaya devam edeceğini açıklamıştır.

2009’da yeni ABD Başkanı Barack Obama göreve geldiğinde Filistinliler arasındaki bölünmüşlük, İsrail-Filistin sürecindeki durgunluk ve Filistin topraklarındaki gerginlik devam etmekteydi. Obama, selefi Bush’un bölgede bıraktığı olumsuz izleri silmek, Irak ve Afganistan’daki ABD askerlerini çekmek, Arap ve İslam dünyasına yeni bir açılım yapmak amacındaydı. Göreve başladıktan sonra Nisan 2009’da Türkiye’yi, Haziran 2009’da Mısır’ı ziyaret ederek, ABD’nin İslam dünyasıyla bir savaşta olmadığı mesajını vermiş ve daha önceki ABD başkanlarının yaptığı gibi, ABD’nin imajını düzeltmek için önce Filistin sorununa el atmıştır. Bu çerçevede Obama, barış sürecindeki durgunluğu sona erdirmek amacıyla İsrail ile Filistin arasında önce dolaylı görüşmeleri başlatmış, Başbakan Netanyahu’yu yerleşim faaliyetlerini 10 ay süreyle dondurmaya ikna etmiş (Netanyahu Kudüs hariç olmak üzere bu teklifi kabul etmiştir), bunun ardından Eylül 2010’da doğrudan görüşmelerin yapılması kararlaştırılmıştır.

Ancak, Netanyahu’nun Eylül sonunda sona erecek moratoryumun süresini uzatmayı kabul etmemesi üzerine görüşmeler askıya alınmıştır. Obama yönetimi ile İsrail arasındaki ilişkiler bu gelişmeyle birlikte olumsuz bir trende girecek, 2010 sonundan itibaren bölgeyi sarsmaya başlayan Arap baharı sürecindeki farklı yaklaşımlar, ilişkileri daha da gerginleştirecektir.

Aralık 2010’da Tunus’ta başlayıp, kısa zamanda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yayılan, Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidar değişikliklerine, Suriye’de ise uzun ve kanlı bir iç savaşa yol açan Arap baharı protestoları; “işsizliğe, enflasyona, siyasi yozlaşmaya, diktatörlüğe, suiistimale ve kötü yaşam koşullarına tepki olarak doğdu…sosyal ortamlar, cep telefonları ve TV gibi kolay ulaşılabilir teknoloji sayesinde hızla yayıldı. Bunları kullananlar, orta sınıfların dünyayı bilen ve hallerinden şikâyetçi olan eğitimli, özellikle de genç kesimleriydi.”[9]

Arap baharının bölgede yarattığı atmosfer Filistin’i de etkilemiş, Hamas ve El Fetih’i, uzun sürmese de, uzlaşma noktasına getirmiştir. Hüsnü Mübarek yönetimine karşı ayaklanan Mısırlılarla dayanışma amacıyla Gazze ve Batı Şeria’da yapılan gösteriler, Filistin liderliğinde reform ve Hamas ile El Fetih’in aralarındaki mücadeleyi bırakarak birleşmesi çağrılarına dönüşmüş,[10] kısa süre önce Mübarek’in devrilmesine şahit olan Hamas ve El Fetih yöneticileri bu talebi dikkate almak zorunda kalmışlardır. Suriye’de başlayan ayaklanmada muhalefetten yan tavır alan Hamas’ın Suriye rejiminin, Mübarek’in devrilmesiyle de El Fetih’in Mısır’ın desteğinden yoksun kalması, tarafları uzlaşmaya yönelten bir başka faktör olmuştur. Ayrıca Hamas’ın 2008-2009 İsrail operasyonundan beri Gazze’deki insani ve ekonomik durumdaki bozulma nedeniyle popülaritesi azalmakta, El Fetih de bir yandan Abbas yönetiminin meşruiyet sorunları, bir yandan da Ocak 2011’de El Cezire/Guardian tarafından yayınlanan Filistin Kağıtlarında (Palestine Papers) İsrail’e kaşı mülteci sorunu ve toprak değişimi konularında tavize hazır olduğunun ortaya çıkması nedeniyle halk nezdinde itibar kaybetmekteydi.[11]

Mayıs 2011’de Mısır yönetiminin arabuluculuğuyla Kahire’de yapılan Hamas-El Fetih görüşmelerinde; bir seçim hükümeti kurulması, 2012’de başkanlık ve meclis seçimlerinin yapılması ve ortak güvenlik komitesi teşkil edilmesi kararlaştırılmış, Hamas’ın FKÖ’ye girmesine izin verilmiştir. Başbakanın kim olacağı ve Hamas’ın uluslararası toplumun koşullarını reddetmesi üzerine görüşmeler yine sonuçsuz kalmıştır. Görünürdeki anlaşmazlık nedenleri bunlar olmakla birlikte, İsrail’in Abbas’ı, ya İsrail ya da Hamas ile barışı tercih etmesi konusunda uyarıp, vergi gelirlerini ödememekle tehdit etmesinin, El Fetih’in geri adım atmasına sebep olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan anlaşma, Hamas içinde de tartışmalara yol açmış, Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü (MKÖ)’nün yükselişinin Gazze’deki Hamas hükümeti için daha uygun şartlar yaratacağı düşüncesindeki Haniye, anlaşmayı zamansız bularak eleştirmiştir. Bu anlaşmazlık, El Fetih ile anlaşmanın mimarı olan Hamas’ın Siyasi Büro Şefi Halid El Meşal’in 16 yıldır sürdürdüğü görevinden ayrılacağını duyurmasıyla belirginleşmiştir.[12]

Filistin iç siyasetindeki gelişmeler, Mısır’da Arap baharının yarattığı siyasi sonuçlardan ve İsrail-Mısır ilişkilerindeki yeni eğilimlerden doğrudan doğruya etkilenmiştir. Mübarek’in devrilmesinden sonra başa geçen geçiş hükümetinin kamuoyunun taleplerine karşı daha duyarlı bir yaklaşım benimsemesi, Mısır’ın Gazze konusundaki politikasını gözden geçirmesine neden olmuştur. Gazze’ye uygulanan ablukanın gevşetilmesi, Refah geçişinin açılması, Haniye’nin bölge ülkelerini ziyaretine imkan tanınması, Hamas üzerindeki baskıyı azaltmıştır.

Sina’dan İsrail’e gerçekleştirilen terör eylemlerinden sonra İsrail güvenlik güçlerinin sınırı geçerek, 5 Mısır polisini –yanlışlıkla- öldürmesinin ardından İsrail Büyükelçiliği önünde başlayan protesto gösterileri, Büyükelçiliğin tahliyesine yol açmış, İsrail-Mısır ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Yeni yönetimin İran ve Hizbullah ile iyi ilişkiler kurmayı amaçladığını gösteren işaretler ve Hamas ile El Fetih’i uzlaştırma girişimleri İsrail’de rahatsızlık yaratmıştır. İsrail için endişe verici bir başka gelişme, İsrail-Mısır barış antlaşmasının iptali veya revize edilmesi konusunda Mısır kamuoyunda yaşanan tartışmalar olmuştur. Bu tartışmalar, İsrail karşıtlığının sadece İslamcı kesimlerde değil, farklı politik görüşlerdeki Mısırlılarda da yaygın olduğunu göstermiştir.

Arap baharını başından itibaren kaygıyla izleyen, anti-demokratik, anti-liberal, İsrail ve Batı karşıtı İslamcı bir dalga olarak nitelendiren İsrail, özellikle barış anlaşmaları imzaladığı Mısır ve Ürdün’de MKÖ’nün etkinlik kazanmasından endişe duymuştur. Arap baharının bölgede yarattığı belirsizlik ve kaosu güvenliğine tehdit olarak gören İsrail, Arap demokrasilerinin politik İslamın yükselişine yol açacağını değerlendirmekteydi. Hamas, Hizbullah ve İran ile olan tecrübeleri İsrail’e yönelik İslamcı düşmanlığın kanıtlarıydı ve bölgede başka İslamcı partilerin iktidara gelmesi İsrail için çok büyük problemler yaratabilirdi.[13]

İsrail, ABD’ye karşı yıllarca kullandığı, dikatörlüklerle kaplı bir denizde demokrasi adası olduğu, demokrasinin gerçek bir barış için hayati olduğu[14] görüşünü Arap baharıyla birlikte bir kenara bırakmışa benzemekteydi. Esasen barış anlaşmalarını diktatörlüklerle imzalayan ve bu rejimlerin, halklarının duyarlılıklarını dikkate almaması sayesinde ciddi bir tehdide maruz kalmadan güvenliğini sağlayan İsrail, değişimden değil, statükodan yanadır.[15] Suriye’de dahi kendisine karşı Hamas’ı ve Hizbullah’ı destekleyen, İran ile yakın ilişkileri olan baba-oğul “diktatör” Esad’ların, İsrail ile açık bir çatışmaya girmekten kaçınarak ve gerektiğinde İsrail karşıtı grupları kontrol ederek “konuşulmayan kurallar” çerçevesinde yürüttüğü ilişkilerin İsrail için önemi büyüktür, bir rejim değişikliği bu kuralları bilmeyen ve halkın sesine daha fazla kulak veren bir hükümeti iktidara getirebilirdi.[16]

İsrail, İslamcıların iktidara gelmesinden kaygı duyduğunu belirtse de, gerçekte halkın taleplerine duyarlılık gösterecek demokratik yönetimlerin iş başına gelmesinden endişe etmektedir. Arap baharı İsrail’i, bölgedeki ve Filistin topraklarındaki uygulamalarına gözlerini kapamayan Arap kamuoyu ile karşı karşıya getirmiştir.

İsrail Arap baharıyla birlikte barış süreci konusunda “bekle-gör” yaklaşımını benimsemiş, muhataplarının bir gecede değişebileceği bir ortamda barış için risk almak istememiştir.[17] Ayrıca Filistinli liderler de Arap baharının rüzgârından etkilenmişlerdir ve İsrail’e karşı daha az uzlaşıcı olmaları beklenmektedir. Bu koşullarda İsrail-Filistin müzakereleri üç yıl boyunca kesilmiş, uluslararası kamuoyunun dikkatinin Arap baharı nedeniyle Filistin sorunundan uzaklaşması, İsrail’e yerleşim faaliyetlerini ve ayrım duvarının inşasını –Filistinlilerin evlerini yıkarak ve topraklarına el koyarak- sürdürme imkânını vermiştir.

Filistin yönetimi, Hamas ile uzlaşma girişimlerinin sonuçsuz kalması, İsrail ile barış müzakerelerinin kesilmesi ve Arap baharının Filistin’de de harekete geçirdiği reform taleplerinin baskısı karşısında uluslararası alandaki girişimlerine ağırlık vermeye başlamış, BM’de Filistin devletinin tanınması çabalarına yoğunlaşmıştır. BM Güvenlik Konseyi’nden ABD vetosu nedeniyle böyle bir karar çıkarmak mümkün olmamışsa da, BM Genel Kurulu Kasım 2012 sonunda Filistin’e gözlemci devlet statüsü tanımıştır.[18]

Obama’nın Kasım 2012’de yeniden başkan seçilmesinden sonra ABD, İsrail-Filistin müzakereleri için girişimlerini yoğunlaştırmış, Temmuz 2013’de doğrudan görüşmelerin başlatılmasına karar verilmiştir. Nisan 2014’e kadar devam eden müzakereler, İsrail’in; yerleşim faaliyetlerini sürdürmesi, Filistin devleti için 1967 sınırlarına itiraz etmesi ve Filistinli tutukluları serbest bırakmayı reddetmesi nedeniyle yine neticesiz kalmıştır.

Obama, görev süresi boyunca iki kez tarafları doğrudan görüşmeler için bir araya getirmiş, iki görüşmeden de sonuç alınamamıştır. Görüşmelerin tıkanmasında ana neden olan İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşim faaliyetleri, daha önceki ABD yönetimlerinin de karşı çıktığı bir husus olmakla birlikte, Obama buna uzaktan bakmaktansa süreci etkileyen ana unsur olarak görmüş ve Filistinliler için konunun yaşamsal önemini anlamaya başlamıştır.[19]

Filistinliler geçmişte yerleşim faaliyetleri devam ederken İsrail ile müzakerelerde bulunmuşlardır, ama artık bu genişlemenin müstakbel Filistin devletinin en elverişli arazilerini giderek “yuttuğunu” görmekte ve bu konuda daha katı bir tutum takınmaktadırlar. Obama yönetimi bu nedenle İsrail’e baskısını arttırmakta, Netanyahu ise yerleşim faaliyetlerine rağmen, geçmişte yapılan görüşmelerde ilerleme sağlandığını belirterek buna karşı çıkmaktadır.[20]

Diğer yandan, İsrail-Filistin anlaşmazlığının; Arap ve Müslüman kamuoyunu radikalize ettiği, ABD karşıtı militanlara eylemleri için gerekçe sağladığı, ılımlı rejimlerin Batı yanlısı politikalara destek vermelerini engellediği, İran’ın anlaşmazlığı kendi bölgesel amaçları için istismar ettiği hususları, ABD diplomatik ve askeri çevrelerinde kabul gören bir yaklaşımdır ve anlaşmazlığın çözülememesinin ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına zarar verdiği yolunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.[21]

İsrail ise çözüm yolunda hızla hareket etse bile, bunun Ortadoğu’da olumlu bir etki yaratacağına inanmamakta, bölgesel meselelerle Filistin problemi arasındaki bağlantıyı kabul etmemektedir, çoğu İsrailli için Filistin ile anlaşmazlıkları bölgesel sorunların nedeni değil, sonucudur.[22]

Obama’nın, anlaşmazlığın çözümünde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarı bulunduğu düşüncesi, Filistin devletini stratejik bir gereklilik olarak gördüğü şeklinde yorumlanabilecekken, İsrail teoride desteklese de bir Filistin devletinin yakın zamanda ortaya çıkmasını görmeye istekli değildir. Netanyahu, kısa vadede böyle bir devletin Hamas’ın (dolayısıyla İran’ın) kontrolüne girebileceği görüşündedir. Netanyahu ve pek çok İsrailli asker-sivil yönetici için bir Filistin devletinin kurulmasına izin vermek tehlikeli bir oyundur.[23]

ABD ile İsrail arasında Obama döneminde anlaşmazlık yaratan diğer konular, İsrail’in kendisine karşı yaşamsal tehdit olarak gördüğü İran’ın nükleer programı konusunda Obama yönetiminin uzlaşmacı bir tutum izlemesi ve Arap baharında değişimden yana bir tavır takınması olmuştur. Aslında iki konu birbiriyle bağlantılı olup, doğrudan doğruya İsrail’in güvenliğini ilgilendirmektedir. İsrail, Arap baharının yeni İranlar yaratmasından endişe etmekte, ABD’nin Mübarek’in devrilmesine izin vermekle İsrail’i İran’a karşı önemli bir müttefikten yoksun bıraktığını düşünmektedir. Suriye’de ise ABD’nin muhalefeti desteklemekle birlikte kararlı bir liderlik gösteremediği, İran’ın etkisinin artmasına, ülkenin kaosa sürüklenmesine, IŞİD’in bölgede fiili hakimiyet alanları tesis etmesine yol açıldığı kaygıları mevcuttur. İsrail’in Suriye’deki istikrarsızlıktan şikayetçi olmakla birlikte, bu durumdan çıkarları doğrultusunda yararlanabileceğini gösteren somut bir örnek, Netanyahu’nun Nisan 2016’da, uluslararası toplumun İsrail’in Golan’daki hakimiyetini tanıması vaktinin geldiğini açıklaması olmuştur.

Bununla birlikte bölgedeki istikrarsızlıktan kendi politikalarını sorumlu görmeyen İsrail, geleceğini öngöremediği bir bölgede, geleceğini öngöremediği liderlerle barış yaparak güvenliğini riske atmak istememektedir. Kaldı ki, Filistin topraklarında gerginlik ve eylemler de devam etmektedir.

İsrail’in Haziran 2014’de, üç yerleşimcinin kaçırılıp öldürülmesinden Hamas’ı sorumlu tutarak başlattığı Batı Şeria ve Gazze’ye yönelik operasyonlar gerginliği yeniden tırmandırmıştır. Ekim 2015’de yerleşimcilerin Nablus’ta Filistinli bir ailenin evini kundaklamasıyla başlayan, Filistinlilerin yerleşimcilere saldırılarıyla gelişen, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya İsrail askerlerinin koruması altında provokatif ziyaretleriyle tırmanan olaylar yeni bir İntifada’nın işaretlerini vermektedir.

Haziran 2014’de Rami Hamdallah başkanlığında kurulan ulusal birlik hükümeti hem Hamas’ı hem El Fetih’i temsil etmesine rağmen, iki örgüt arasındaki düşmanlık tam anlamıyla giderilememiş, Hamas Gazze’de kontrolünü sürdürmüş, Filistin Yönetimi’nin Gazze’de otoritesini tesis etmesi mümkün olmamıştır. Bu durum El Fetih içinde bazı kesimleri, Gazze’nin güç kullanılarak ele geçirilmesi düşüncesine götürmüş ve yeni bir iç çatışma tehlikesini gündeme getirmiştir.

Filistin’deki gerginlik, barış müzakerelerindeki durgunluk ve Başkanlık seçimlerine hazırlanan ABD’nin yeni bir girişimde bulunmaya isteksiz olması, uzun süredir barış sürecinde doğrudan inisiyatif almayan Avrupa ülkelerini harekete geçirmiştir. Yeni barış girişiminin, Avrupa’da en fazla IŞİD eylemine maruz kalan ve yoğun bir Afrika kökenli Müslüman nüfusa sahip olan Fransa’dan gelmiş olması, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözülememesinin, radikalizmi arttırdığı ve terör eylemlerine gerekçe sağladığı anlayışını ortaya koyması bakımından dikkati çekmektedir.

Fransa’nın, yaşayabilir ve öngörülebilir bir barış perspektifinin yokluğunda, Filistin Yönetimi’nin çökmesi, Abbas’ın politik hayatının sona ermesi ve yeni bir silahlı İntifada’nın başlaması ihtimalinden endişe duyması da girişimin başlatılmasında etkili olmuştur.

Fransa, barış girişimini; İsrail ve Filistin topraklarındaki durumun, müzakerelerle ilgili beklentilerin ortadan kalkmış olması nedeniyle kötüleştiğini dikkate alarak başlattığını, iki devletli çözümün, özellikle devam eden yerleşim faaliyetleri yüzünden tehdit altında olduğunu belirtmekte, uluslararası toplumu, barış sürecinin yeniden başlatılmasını aktif olarak desteklemesi için harekete geçirmeyi hedeflediğini kaydederek, bir uluslararası konferans çağrısında bulunmaktadır.[24]

3 Haziran 2016’da, ABD dâhil, 28 ülke ve uluslararası kuruluş temsilcisinin katılımıyla Paris’te yapılan toplantıda, katılımcıların İsrail-Filistin anlaşmazlığına kapsamlı, kalıcı ve adil bir çözüme desteklerini teyit ettikleri, Fransa’nın uluslararası konferans düzenlenmesi çabalarını takdirle karşıladıkları belirtilmiştir. Uluslararası konferans önerisine tam destek bildirilmemesinin, ABD’nin, doğrudan görüşmeler dışındaki alternatifleri kabul etmeyen İsrail’in tutumunu dikkate almasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Bu çerçevede, AB’nin devreye girerek, Fransa’nın teklifini de kapsayacak şekilde görüşmelerin ikili ve çok taraflı yapılmasını öngören yeni bir formatla ve Dörtlü’nün Temmuz 2016’da yayınlanan raporu temelinde bir konferans düzenlenmesi önerisini gündeme getirdiği görülmüştür. Buna göre, konferans marjında, sadece İsrail ve Filistin’in katılacağı ikili komite, Quartet raporunu esas alarak nihai statü konuları dâhil temel meseleler üzerinde çalışacak, ikili komite toplantılarının ardından da çok taraflı görüşmelerle Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik bölgesel işbirliği konuları ele alınacaktır.[25] Konferansın ABD’deki başkanlık seçimlerinden sonra, ancak 2016 yılı bitmeden önce yapılması düşünülmektedir. AB girişiminin, “teröre karşı bir stratejinin unsuru” olarak sunulması, AB’yi harekete geçiren temel motifin de artan terör endişesi olduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte ABD’nin aktif rol üstlenmediği bu girişimin başarılı olma ihtimali güçlü görünmemektedir. Ayrıca konferansta temel alınması istenen Quartet raporu hem İsrail hem Filistin tarafından reddedilmiştir. Raporda, iki devlet çözümünü engelleyen genişlemeci bir yerleşim politikası izlediği belirtilen İsrail, özellikle Batı Şeria’nın %60’ını oluşturan C Bölgesi’ndeki de facto ilhak politikası nedeniyle eleştirilmektedir. Filistin’e şiddeti durdurma çağrısı yapılan raporda sadece Hamas’ın eylemlerine değil, Filistin Yönetimi’nin de şiddeti teşvik edici uygulamalarına yer verilmiş ve İsrail’e 1967 öncesi sınırlara dönme çağrısı yapılmamış olması, Abbas yönetiminin tepkisine yol açmış, gelecek görüşmeler için raporun temel alınmasının kabul edilemeyeceği açıklanmıştır.[26]

Bu şartlarda yeni girişimin başarılı olmasını beklemek gerçekçi görünmemektedir. Mevcut konjonktür barıştan ziyade yeni çatışmalara işaret etmektedir.

 

Sonuç

İsrail’de -en azından belli kesimlerde- daha en başından itibaren İsrail devletinin bütün Filistin topraklarında kurulması gerektiğine ilişkin bir düşünce var olmuştur. İsrail devleti kurulduktan sonra Arap nüfusu topraklarından çıkartmaya yönelik uygulamalar, Yahudi ulusuna dayanan bir Yahudi devleti yaratılması amacını göstermiştir. Arap-İsrail savaşları sonunda ortaya çıkan Filistin topraklarının işgali, İsrail’e tüm Filistin’de hâkimiyet sağlama imkânını vermiştir. Bu toprakların iade edilmemesi gerektiğini savunanlar, yalnızca tarihi ve dini düşüncelerle değil, güvenlik kaygıları ve stratejik çıkarlar doğrultusunda hareket etmişlerdir. Arap ülkeleri ile savaş durumunun devam etmesi, Filistin gerilla örgütlerinin saldırıları, içerdeki direnişler, ülke topraklarının küçüklüğünün, savunulmasında yarattığı zorluklar, İsrail’i iki yönlü bir politikaya yöneltmiştir. İsrail, güçlü bir orduya sahip olmak suretiyle Arap ülkelerinden, sınırlı özerklik verip, “iyi huylu” yerel yöneticiler vasıtasıyla yönetmek suretiyle de, Filistin topraklarından gelecek tehditleri önlemeyi amaçlamıştır.

Bu çerçevede, silahlı mücadele seçeneğini bırakıp İsrail’i tanıyan FKÖ’nün meşru muhatap kabul edilmesi ve Filistin’i yönetmesine –sınırlı ölçülerde- imkân tanınması, esas itibariyle İsrail’in birinci İntifada’yla yükselen güvenlik kaygılarının bir sonucudur. Ancak Filistinliler barışı stratejik bir tercih olarak belirlerken, İsrail’in bunu sadece gerektiğinde başvurulacak seçeneklerden birisi olarak görmesi, sorunun temelini oluşturmaktadır.

“Önce güvenlik” anlayışı ve barış müzakerelerinin öncelikle bunu sağlayacak bir araç olarak görülmesi, Oslo sürecinin başarısızlığa uğramasında ana etken olmuş, barış umutlarının sönmesi, ikinci İntifada’ya giden yolu açmıştır. İkinci İntifada’nın özellikle İsrail şehirlerini ve İsrailli sivilleri hedef alması, uluslararası kamuoyunda Filistinlilere birinci İntifada’nın sağladığı sempatiyi yok etmiş, 11 Eylül sonrası “terörle savaş” yaklaşımının hâkim olduğu bir dünyada, işgale karşı direniş eylemleri olmaktan ziyade, terör eylemleri olarak nitelendirilmiştir. İkinci İntifada’nın bu anlamda en önemli ve uzun vadeli sonucu, İsrail kamuoyunda barışa duyulan inancı zayıflatmış olmasıdır. İkinci İntifada, İsrail’in, Filistinlilerle yolları ayırma, uluslararası hukuka, barış müzakerelerine, baskılara aldırmadan kendi yolunu çizme anlayışını daha da güçlendirmiştir. 10 yıla yakın bir süredir devam eden Yol Haritası görüşmelerinden bir sonuç alınamaması, bu anlayış ile yakından bağlantılıdır. İsrail’de aşırı sağın, Filistin’de ise Hamas’ın yükselişe geçtiği, her iki tarafta da radikalleşme eğiliminin güçlendiği bu döneme, Filistin’de iç siyasi bölünme ve çatışmalar eşlik etmiştir.

2010’dan itibaren başlayan Arap baharıyla bir taraftan baskıcı yönetimler yıkılırken İslamcı parti ve hareketlerin güç kazanması, diğer yandan kontrol edilemeyen bir kaos ortamının doğması, İsrail’in güvenlik kaygılarını en üst noktaya çıkarmıştır. ABD’nin değişimden yana tutumu, statükocu İsrail’in tepkisini arttırmış, barış müzakerelerinin başlatılması, yerleşim faaliyetlerinin durdurulması taleplerine karşı çıkmasına yol açmıştır. Bu yönüyle Arap baharı, İsrail’in uzlaşmaz tutumuna gerekçe sağlamış, tek yanlı politikalarına hız kazandırma fırsatı yaratmıştır.

Filistinliler, İsrail ile uzlaşılamayacağı noktasına gelmiş olsalar da başka seçenekleri olmadığını görmekte, İsrail’i barışa zorlamak için uluslararası toplumun işbirliğini aramaktadırlar. Bu arayış Avrupa’dan karşılık bulmuş, yeni bir barış girişimiyle Yol Haritası’nın canlandırılması hedeflenmiş görünmektedir. Ancak, ABD’nin desteği olmadan böyle bir girişimin başarılı olacağına kimse inanmamaktadır.

Barış müzakereleri belki de güçlü ile güçsüzün aynı şartlarda masaya oturtulmasındaki ısrar nedeniyle başarılı olamamaktadır. İsrail’in ilhak politikası, çözümün önündeki engel olarak masaya konulmakta, ancak bu politikanın Filistinlilerle yapılacak doğrudan müzakerelerle sonlandırılacağı zannedilmektedir. Oysa, “sahadaki gerçekleri” eninde sonunda Filistinlilere kabul ettireceğini düşünen İsrail için müzakereler sadece fiili durumu hukukileştirme aracı olarak görülmektedir. Bu şartlar altında, Filistinliler bakımından barış için umutlu olmayı gerektirecek bir durum yoktur, üçüncü, dördüncü İntifadalarla hayatlarına devam edeceklerdir.

 

Kaynakça

  • Aras, Bülent, Filistin-İsrail Barış Süreci ve Türkiye, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1997  
  • Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980, Cilt :1, 7.b., Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1991
  • Armaoğlu, Fahir, Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara
  • Arı, Tayyar, “Filistin’de Kalıcı Barış Mümkün mü?”,  Akademik  Orta Doğu, Cilt 2, Sayı 1, 2007 
  • Best, Antony-Hanhimöki, Jussi M.-Maioro, Joseph A.-Schulze Kirsten E., 20. Yüzyılın Uluslararası Tarihi  (Çev. Taciser Ulaş Belge), Siyasal Kitapevi, Ankara 2012
  • “Birleşmiş Milletler ve Barış Arayışı”, unicankara.org.tr
  • Daniel Byman, “Israel’s Pessimistic View of the Arab Spring”, The Washington Quarterly, Vol. 34, No. 3, 2011
  • Cleveland William L., Modern Ortadoğu Tarihi (Çev. Mehmet Harmancı), Agora Kitaplığı Yayınları, İstanbul 2008
  • Çağıran, Mehmet Emin, “Filistin Duvarının Hukuki Mahiyeti ve Sonuçları Üzerine Uluslar Arası Adalet Divanı’nın İstişari Mütalaası”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, Sayı 1, 2006
  • Dessi, Andrea, “Israel and Palestinians After the Arab Spring: No Time for Peace”, Instituto Affari Internazionali, IAI Working Papers 12/16-May 2012, pubblicazioni.iai.it/pdf/DocIAI/iaiwp1216.pdf
  • Elgindy, Khaled, “The Middle East Quartet: A Post Mortem”, The Saban Center for Middle East Policy at Brookings, Analysis Paper, Number 25, February 2012
  • Erkmen, Serhat, “Filistin’de İktidar Mücadelesi: Hamas-Fetih İlişkileri”, Ortadoğu Analiz, Cilt 1, Sayı 2, Şubat 2009
  • “EU to Push Forward with Two-State Conference with or without Washington”,
  • www.al-monitor.com/pulse/contents/articles/originals/2016/07/international-conference-paris-initiative-eu-us-president.html
  • “EU to Push Israel-Palestine Peace Process as Quartet Report Flops”, www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/07/israel-palestine-eu-road-map-for-two- state-conference.html
  • Fahreddin, Münir-Çalışkan, Koray, “Yeni İntifada ve Filistin Sorununun Kısa Tarihi”, Birikim, Sayı 140, Aralık 2000, www.birikim dergisi.com/birikim-yazi/4188/yeni-intifada-ve-filistin-sorununun-kısa-tarihi
  • “Initiative fort he Middle East Peace Process”, www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/israel-palestininan-territories/peace-process/article/understanding-the-issues
  • Klein, Robert-Ansell-Braurer, Gila, “History of the Disengagement Plan”, The Jewish Agency for Israel, 07 Nov. 2005, www.jewishagency.org
  • Khouri, Fred. J., The Arap-Israeli Dilemma, Syracuse University Press, New York, 1985
  • Kürkçüoğlu, Ömer, Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi (1908-1918), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982
  • Lewis, Bernard, Ortadoğu-İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi (Çev. Selen Y. Kölay), 11.b., Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2015
  • Oran, Baskın, “Arap Baharı”, Oran, Baskın (Ed.), Türk Dış Politikası- Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (Cilt III. 2001-2012), 2.b., İletişim Yayınları, Ankara, 2013
  • Pratt, Nicola, “The Arab Spring and the Israel-Palestine Conflict: Settler Colonialism and Resistance in the Midst of Geopolitical Upheavals”, Ortadoğu Etütleri, Vol.5, No.1, July 2013 amazonaws.com/academia.edu.documents/32823869/final_arab_spring_and_israel_palestine.pdf
  • “Road Map”, www.un.org
  • Said, Edward W., “Oslo’nun Sonu”, Birikim,  Sayı 140,  Aralık 2000,  www.birikim dergisi.com/birikim-yazi/4193/oslo-nun-sonu 
  • Şahin, Mehmet, “Bitmeyen Senfoni: Ortadoğu Barış Süreci”, Ortadoğu Analiz, Cilt 2, Sayı 22, Ekim 2010
  • T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Ortadoğu Barış Süreci”, mfa.gov.tr.
  • Usher, Graham, “The Democratic Resistance: Hamas, Fatah and the Palestinian Elections”, Journal of Palestine Studies, Vol. 35, No. 3, Spring 2006, www.palestine-studies.org/jps/issue/139
  • Yaşar Fatma Tunç – Alkan Özcan Sevinç – Kor Zahide Tuba, Siyonizm Düşünden İsrail Gerçeğine Filistin, 7.b., İHH Kitap, İstanbul, 2010
  • Yeşilyurt, Nuri, “İkinci İntifada Sonrası Filistin Sorunu ve Barış Süreci (2001-2011)”, Oran, Baskın (Ed.) Türk Dış Politikası-Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (Cilt III. 2001-2012), 2.b., İletişim Yayınları, Ankara, 2013
  • Yılmaz Şahin Türel, Uluslararası Politikada Orta Doğu, 4.b., Barış Kitap, Ankara, 2016
  • Waxman, Dox, “The Real Problem in U.S.-Israeli Relations”, The Washington Quarterly,  Vol.35,  No.2,  Spring  2012

 


[1] Graham Usher, “The Democratic Resistance: Hamas, Fatah and the Palestinian Elections”, Journal of Palestine Studies, Vol. 35, No. 3, Spring 2006, www.palestine-studies.org/jps/issue/139

[2] Serhat Erkmen, “Filistin’de İktidar Mücadelesi: Hamas-Fetih İlişkileri”, Ortadoğu Analiz, Cilt 1, Sayı 2, Şubat 2009, s. 17

[3] Usher, a.g.m.

[4] Ibid.

[5] Erkmen, a.g.m., s.17

[6] Ibid., s. 18

[7] Fatma Tunç Yaşar-Sevinç Alkan Özcan-Zahide Tuba Kor, Siyonizm Düşünden İsrail Gerçeğine Filistin, 7.b., İHH Kitap, İstanbul, 2010, s. 91

[8] Ibid., s. 93

[9] Baskın Oran, “Arap Baharı”, Oran (Ed.), Türk Dış Politikası…, s. 51

[10] Nicola Pratt, “The Arab Spring and the Israel-Palestine Conflict: Settler Colonialism and Resistance in the Midst of Geopolitical Upheavals”, Ortadoğu Etütleri, Vol.5, No.1, July 2013, s. 12, 13 amazonaws.com/academia.edu.documents/32823869/final_arab_spring_and_israel_palestine.pdf

[11] Andrea Dessi, “Israel and Palestinians After the Arab Spring: No Time for Peace”, Instituto Affari Internazionali, IAI Working Papers 12/16-May 2012, pubblicazioni.iai.it/pdf/DocIAI/iaiwp1216.pdf

[12] Ibid.

[13] Ibid.

[14] Daniel Byman, “Israel’s Pessimistic View of the Arab Spring”, The Washington Quarterly, Vol.34, No.3, 2011

[15] Ibid.

[16] Ibid

[17] Ibid.

[18] İsrail’in barış görüşmelerindeki uzlaşmaz tutumu nedeniyle uluslararası toplum Filistin devletinin tanınması konusunda çeşitli adımlar atmış, İsveç Filistin devletini tanırken, İngiltere, İrlanda, İspanya, Fransa, Portekiz ve Lüksemburg parlamentoları ile Avrupa Parlamentosu’nda Filistin devletinin tanınması yönünde teşvik edici kararlar alınmış, ayrıca Filistin, 18 uluslararası kuruluş ve sözleşmeye katılım belgelerini imzalamıştır. Ancak, işgalin bir takvim içinde sonlandırılması ve iki devletli çözümün sağlanması amacıyla bir BM Güvenlik Konseyi kararı çıkarılması yine ABD’nin vetosu nedeniyle mümkün olmamıştır. Bkz. T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Ortadoğu Barış Süreci”, mfa.gov.tr.

[19] Dox Waxman, “The Real Problem in U.S.-Israeli Relations”, The Washington Quarterly,  Vol.35,  No.2,  Spring  2012,  s. 75

[20] Ibid., s.76

[21] Ibid., s. 77.78

[22] Ibid., s. 78

[23] Ibid., s.78

[24] “Initiative fort he Middle East Peace Process”, www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/israel-palestininan-territories/peace-process/article/understanding-the-issues

[25] “EU to Push Forward with Two-State Conference with or without Washington”,

www.al-monitor.com/pulse/contents/articles/originals/2016/07/international-conference-paris-initiative-eu-us-president.html

[26] “EU to Push Israel-Palestine Peace Process as Quartet Report Flops”, www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/07/israel-palestine-eu-road-map-for-two- state-conference.html