BİYOLOJİK SAVAŞ PENCERESİ

Covid-19 hakkında henüz bilinmeyen çok şey var. Tüm Dünya’da bilim insanları bilinmeyeni bilinir kılmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Bilinçli insanlar, virüse rastlamamak, kendilerini ve sevdiklerini koruyabilmek, yaşama tutunmak için bilim insanlarının ve yetkililerin çağrılarına uymaya çalışıyorlar. Hemen her gün yeni bir uyarı yapılıyor. Zaman zaman uyarılar da birbiriyle çelişebiliyor. Uyum sağlamaya çalışıyoruz. Tüm bunlar asimetrik ve belirsiz bir sürecin daha bilinir bir hale getirilmesi için yapılan çalışmaların yansımaları.

Döneme tanıklık eden bizler hiç alışık olmadığımız bir durumla karşı karşıyayız. Ancak şunu hemen söylemek mümkün bu ne ilkti ne de son olacak ve yaşadığımız süreç yaşama dair her alanda çok büyük dersler verecek.

İnsan toplulukları zorlu yolculuklarında birçok kez salgınlara maruz kaldı. Dönemsel koşullara ve yayılma hızına bağlı olarak bu salgınların izleri de çok büyük oldu; hatta Dünya Savaşı niteliğinde olan savaşlardan bile fazla kayıplar verdirdiler.

Sonuçları açısından “Veba” ve “İspanyol Gribi” bunlardan en çok hatırlananlardır.

Biz şimdi başka önemli bir alana bakalım. Bu makalede Covid-19’un aslında laboratuvar üretimi biyolojik savaş maddesi olduğuna yönelik iddialar sayesinde yeniden gündeme gelen biyolojik savaş konusuna odaklanmak istiyorum.

Bir tarafta komplo teorisyenleri diğer tarafta ise süreci sorgulayan tüm düşüncelere komplo teorisi suçlaması getiren kolaycılardan oluşan iki grubun arasından geçerek başlayalım.

Nedir biyolojik savaş?

Biyolojik savaş: biyolojik ajanları (mikroorganizmaları, sporları ve/veya bunların toksinlerini) kasıtlı olarak kullanmak suretiyle insanların, evcil hayvanların, tarımsal olanlar başta olmak üzere bitkilerin öldürülmesini ya da etkinliklerinin kısıtlanmasını amaçlayan savaş yöntemidir.

Biyolojik silah olarak kullanılan ajanlar genelde iki gruba ayrılarak incelenmektedir:

  1. Canlı mikroorganizmalar ve/veya sporları
  2. Bakteriler
  3. Virüsler
  4. Rickettsia (Bakteri ve virüsler arasında bir geçiş formu olan canlı cinsi)
  5. Mantarlar
  6. Protozoa (Vücutları tek hücreden oluşan mikroskobik canlılar)
  7. Genetik olarak değiştirilmiş yeni mikroorganizmalar
  8. Toksinler: Mikroorganizmaların ürettiği zehirlerdir. Asıl canlılar olmayıp, bunlardan elde edilen bileşenler oldukları için, bazı bilim adamlarınca kimyasal savaş silahı olarak da kabul edilirler.[1]

İnsanların antik çağdan yakın döneme kadar doğal ya da yapay biyolojik ürünleri düşmanca kullanmalarına dair çok fazla örnek verebiliriz. Şimdi biyolojik savaş uygulamaları çerçevesinde şöyle bir tarih turu yapalım.

Antik Çağdan 20’nci Yüzyıla Kadar Yaşanan Örnekler

MÖ 1318-1320 yılları arasında Lübnan-Suriye sınırına dayanan Hititlerin Tularemi (Hitit Vebası) adı verilen hastalığın neden olduğu salgınla zayıflamasını ve aynı salgına neden olan tularensis bakterisini hastalıklı koçlar ve eşekleri kullanarak Arzavalılara karşı kullanmalarını, [2]

M.Ö. 598’de Atinalı Solon’un ishal yapıcı bir bitkiyi Krissa kenti kuşatmasında su depolarını zehirlemek için kullanmasını,

M.Ö. 300 yıllarında Perslerin, Asurluların ve Atinalıların, düşmanlarının içme sularına hayvan leşi atmalarını,

M.Ö. 184’te Kartaca’nın efsane komutanı Hannibal’ın Bergamon kralı II. Eumenes’e karşı yapılan deniz savaşında Bergama gemilerine zehirli yılanların ve yılan zehri ile kil karışımlarının olduğu toprak testileri attırarak durum üstünlüğü sağlamasını,

1155’te Romalıların vebalı insan cesetlerini düşmanlarının içme suyu kaynaklarına karıştırmasını,

Ortaçağ’da Moğol ve Arap ordularının, vebadan ölen insanlarla ve hayvan leşleri ile hasımlarının su kaynaklarını kirletmesini,

  1. Yüzyılda Amerika’ya gelen İspanyolların yerlilere çiçek hastalığından ölmüş insanların kıyafetlerini vererek çiçek salgını başlatmalarını,

1346-1347’de Tatarların Kırım’ın Kaffa (Kefe-Feodosya) şehrini Cenevizlilerden almak için vebalı cesetleri mancınıkla kale içine fırlatarak hastalığı yaymalarını örnekler olarak verebiliriz.

Özellikle Kaffa (Kefe) Savaşı sonrasında 1347 ve 1351 yılları arasında vebanın tüccar Cenevizlilerin ticaret gemileriyle Avrupa’ya yayıldığı ve veba epidemisine neden olduğu; bu hastalığın nüfusu 75 milyon olan Avrupa kıtasında 25 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açtığı iddia edilmektedir.

1756-1763 yılları arasında cereyan eden Yedi Yıl Savaşları’nın İngiltere ve Fransa arasındaki sömürge mücadelesinde geçen bölümünde İngilizlerin çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeleri Kızılderililere dağıtarak salgın hastalık oluşturmaları, aynı yöntemin Amerikan İç Savaşı’nda da kullanılarak çiçek ve sarıhumma bulaştırılmış askeri elbiselerin satılması da çarpıcı örneklerdendir.

Dünya Savaşları Dönemi

Almanların müttefiklerinin at ve sığırlarına gizlice şarbon ve ruam hastalıklarını bulaştırma ve Ruslara karşı veba, İtalya’ya karşı kolera mikrobu kullanma girişimde bulunmaları Birinci Dünya Savaşı döneminin önemli olaylarıdır.

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte biyolojik savaş konusu da büyük önem kazanmıştır. Savaş sürecinde araştırma ve geliştirme çalışmaları büyük hız kazanmıştır. Bu savaşta, biyolojik silahları kullanan belki tek ülke Japonya olmuştur.

Japonya’nın 1932 ve 1945 yılları arasında, 731. Birim adı verilen birimde on binin üstünde savaş esirinin üzerinde araştırma yaparak o insanların şarbon, menenjit, kolera ve vebadan ölmesi,

Yine Japonya’nın Çin yerleşim bölgelerine yaptığı biyolojik saldırılarla tifo, kolera ve veba salgınları oluşturarak on binlerce insanın ölümüne sebep olması, Mançurya bölgesinde veba mikrobu taşıyan pirelerle dolu pirincin uçaklardan atılarak pirinci yiyen fareler vasıtasıyla veba hastalığının insanlar üstünde geniş bir coğrafya boyunca yayılmasına neden olması, [3] bu dönemin insanlık dışı örnekleridir. (İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Japonya biyolojik savaş programına son vererek biyolojik silah tesislerini kapatmıştır. 1982 yılında ise Japonya hükümeti tarafından yayınlanan raporda biyolojik savaş ile ilgili deneylerin olağanüstü savaş zamanında meydana geldiği ve insanlık açısından üzgün olunduğu belirtilmiştir.)

Etik Dışı Deneyler

Aynı yıllarda İngilizlerin İskoçya açıklarındaki Gruinard adasında şarbonla çok sayıda deneme yapması ve takip eden 36 yıl boyunca ada topraklarının şarbon sporları ile kontamine (bulaşık) kalmasına neden olunması (Adanın dekontamine edilmesine 1979 yılında başlanmış ve 280 ton formaldehit[4] kullanıldıktan sonra ancak 1987 yılında tam anlamıyla temizlenebilmiştir.),

Etik dışı dizayn edilen ve uygulanan araştırmalardan birinin de 1940’lı yılların başında ABD’nin Guatamela’da gerçekleştirdiği penisilin deneyleri olduğu iddia edilmiştir. İddiaya göre bu deneyler sırasında yetimhanede bulunan çocuklar, mahkumlar, rütbesiz askerler ve seks işçilerinden oluşan yaklaşık 1.500 kişi üzerinde frengi, bel soğukluğu ve kankroid hastalığına tedavi bulmak amacıyla yeni bir antibiyotik olan penisilinin, bu kişilerin söz konusu araştırmaya yönelik rızası alınmaksızın gerçekleştirilmişti.[5]

ABD Sahneye Çıkıyor

ABD tarafından 1942’de biyolojik silahların araştırılması ve üretilmesi ile ilgili bir program (ABD Biyolojik Silah Programı, US Program of Biological Weapons) Franklin ROOSEVELT tarafından onaylanmıştır. Biyolojik silah programını gereğince 1943’te Maryland-Frederick’te bulunan Fort Detrick askeri üssünde bir laboratuvar kurulması 2. Dünya Savaşı döneminin önemli hadiseleridir.[6]

Bu program çerçevesinde ABD’de, kendi ülkesi ve kıtası üzerinde açık hava testleriyle pek çok deney yapılmıştır. 1951-1969 yılları arasında askeri biyoloji çalışmaları kapsamında ülkedeki açık alanlarda deneyler ve uygulamalar yapılmış, bunların sonucunda 239 yerleşim bölgesinin etkilendiği belirtilmiş ve bu gerçeklik 1977 yılında Senato oturumlarında kabul edilmiştir.

1953’te San Francisco’da, şehrin üzerine insan vücudunda değdiği yerlerde kırmızı/pembe pigmentler oluşturan serratia marcescens[7] bakterisini askeri gemilerden spreyleyerek ilk önemli deneyin gerçekleştirildiği iddia edilmiştir. Deney sonrasında bölgedeki insanların bakteriye maruz kaldığı ve ortaya çıkan enfeksiyon sıklığında 5-10 kez artış olduğu ileri sürülmüştür.

ABD Savunma Bakanlığı ve ilgili diğer kurumlarca yürütülen deneyler kapsamında;

New York’ta ve San Fransisco’da solunum yoluyla bulaşan bazı mikroplarla,

1955’te Florida/Tampa Körfezinde askeri biyoloji laboratuvarından alınmış bir bakteriyle,

1956’da Georgia/Savannah’ta ve Florida/Avon Park bölgesinde sıtma mikrobu yayan sivrisineklerle uygulama yapıldığı, iddia edilmiştir.

Bu dönemde Amerikan askeri biyoloji merkezlerince silah haline getirilen ve stoklanan diğer ajanların; antraks, botulizm, tularemi, Q ateşi, stafilokokal enterotoksin B (SEB), Venezuella At Ensefaliti vb olduğu ifade edilmiştir.

1969 yılında ABD Başkanı Richard M. NİXON, Fort Detrick’in kapatılmasını emretmiş ve ABD Biyolojik Silah Programını durdurmuştur. O dönemde Fort Detrick, Nixon’ın “Biyolojik Silah Programı’nı Yenilgiye Uğratması (The Nixon Debacle)” olarak anılmıştır. [8]

ABD’nin, kendi ülkesi dışında da etik olmayan deneyler yaptığı ve biyolojik silah kullandığı da iddia edilmektedir.

Bu kapsamda ABD’de insanlar üzerinde gerçekleştirilecek deney ve denemeler bakımından bulunan sıkı kurallar nedeniyle, ABD’nin en büyük araştırma kuruluşu olan Johns Hopkins Üniversitesi’nin, ABD’de Yiyecek ve İlaç Dairesi’nden (Food and Drug Administration) onay alamadığı araştırmaları, araştırmanın nispeten çok daha kolay karşılanabilir koşullara bağlandığı Hindistan gibi ülkelerde yaptığı ve bu araştırmaların sonucunda üzerlerinde deney veya deneme yapılan insan deneklerin yaşamını kaybettiği ya da ciddi sağlık problemleri ile karşılaştığı, [9]

1950’de Kore Savaşı’nda, Çin ve Kuzey Kore Hükümetlerince Amerika’nın şarbon bakterisi kullandığı ve böcekler, sinekler ve kemiricilerle veba ve Sarı Humma yaydığı,

1951’de, Virginia’da Afrika kökenli Amerikalılara, spesifik fungal (mantar) silahlar kullandığı,

Ayrıca 1952-1953 yıllarında Kanada’nın bazı şehirleri üzerine, bir biyolojik savaşta enfeksiyon senaryolarını belirlemek için zararsız bakteriler bıraktığı,

9 Haziran 1969’da, ABD Savunma Bakanlığı Araştırma ve Teknoloji Bölümü Başkanı, Dr. D.M. Mc Artor’un, insanların henüz immünite geliştiremediği bir sentetik biyolojik ajan için izin istemesi ve 10 milyon dolarlık bir bütçe planlanlaması sonrasında “oluşabilecek immunolojik cevabı ve terapötik prosesleri yenecek” bir virüsü elde ettiği, bunun immünoyetmezlik sendromu yaratan bir virüs olduğu ve 1980’li yılların başında talep edilen özellikleri taşıyan HIV virüsünün hazır hale getirildiği, neticede AIDS hastalığına yol açtığı,

ABD’nin 1970’li yıllarda beşerî ırklara özel biyolojik silahları geliştirme ve üretme faaliyetlerine yöneldiği,

1972’de Küba’da 500.000 kadar domuzun ölümüne neden olan “domuz ateşi virüsü (swine fever virus)” nü yaydığı iddia edilmiştir.

Bu arada konunun önemini vurgulamak için bilimsel analizler de yapılıyordu: 1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü bünyesindeki uzmanlar kurulunun yaptığı tahmine göre, 5 milyon nüfusa sahip bir şehir üzerine uçakla 50 kg şarbon basili aerosol halinde atıldığı takdirde 250.000 kişide şarbon görüleceği ve bunlardan 100.000 kişinin tedavisiz bırakıldığı takdirde öleceği hesaplanmıştı. ABD’deki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’inin (CDC) tahminine göre hastalıkla temas eden 100.000 kişi için toplam maliyet 26.2 milyar USD olacaktı.[10]

Devamında, 1979’da ise, Washington Post ABD’nin Küba’ya karşı olan biyolojik savaş programını açıklamıştır. 1981’de 300.000’den fazla Kübalıda Dang ateşi görülmüştür. Aynı yıl, ABD, Vietnam ve müttefiklerini, Laos ve Kombaçya’da “mikotoksin” kullanmakla suçlamıştır. Bundan dört yıl sonra, 1985’te, Nikaragua’da “Dang ateşi” salgını patlak vermiş ve bunun ABD’nin keşif uçuşlarından sonra olduğu iddiası dile getirilmiştir. Başkent Manague’de, neredeyse yarı nüfus bundan etkilenmiş ve pek çok ölüm gözlenmiştir. Dang ateşi, ABD’nin kapatılan Fort Dietrick’de yaptığı testlerde pek çok defa incelenmiştir. 1985 ve 1986 yıllarında, ABD’nin kendi ülkesinin içinde tekrar açık havada biyolojik ajanlarla testlere devam ettiği iddialar arasındadır. [11]

Biyolojik Silahlar Anlaşması (Biyolojik Silah Konvansiyonu)

1970’lerde Biyolojik savaş maddelerinin kullanımı ve etik dışı deneylerin yapılması konusunun önemli endişelere ve tepkilere yol açması, kontrolünün zorlaşması, tüm insanlığı etkileyen bir canavara dönüşme olasılığı vb. nedenlerle uluslararası bir anlaşmanın zemini yaratılmıştır. 1972 yılında, Biyolojik Silahlar Konvansiyonu olarak adlandırılan Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) ya da tam adıyla “Bakteriyolojik ve Toksin Silahlarının Geliştirilmesi, Üretimi ve Depolanması ve İmhası”na dair anlaşma 109 ülke tarafından imzalanmış ve 26 Mart 1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bugün 179 ülkenin taraf olduğu bu anlaşma biyolojik ajanların saldırı amaçlı geliştirilmesi, üretilmesi, stoklanması, temin edilmesini yasaklamaktadır.

Biyolojik Silahlar Anlaşması, 1925 tarihli “Asfiktik, Zehirli veya Diğer Gazların ve Bakteriyolojik Yöntemlerin Savaşta Kullanılmasını Yasaklayan” Cenevre Protokolü ile bağlantısını muhafaza etmektedir. Ancak Cenevre Protokolü asfiktik zehirli veya diğer gazların ve bakteriyolojik yöntemlerin savaşta kullanılmasını yasaklar fakat bu silahların üretimini ya da depolanmasını yasaklamaz.

Öte yandan Biyolojik Silahlar Anlaşması biyolojik veya zehirleyici silahların kullanımını açıkça yasaklamamaktadır. Yalnızca bu tür kullanımını yasaklayan 1925 Cenevre Protokolü altında üstlenilen yükümlülüklerin halen geçerli olduğunu belirtmektedir (madde VIII). Ancak Biyolojik Silahlar Sözleşmesinin tarafları mutlaka Cenevre Protokolüne de taraf değildirler. Bu nedenle Çin, 1984 yılında Biyolojik Silahlar Sözleşmesine katılırken biyolojik silahların kullanımı konusunda açık bir yasaklama bulunmamasını “uygun bir zamanda” giderilmesi gereken bir hata olarak nitelendirmiştir.[12]

Zaten anlaşmaya rağmen dünyamızda biyolojik silahların kullanımı devam etmiştir. Sovyetler Birliği de bu anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen şarbon ve çiçek virüsü gibi ajanları üreterek ve stoklayarak geniş bir biyolojik silah programı yürütmeye devam etmiştir. Programın eski başkan yardımcısı Rus ordusunun çiçek virüsü taşıyan bombalar ve kıtalararası balistik füzeler ürettiğini bildirmiştir. 1979 yılında Sverdlovsk askeri üssünde çalışan Sovyet teknisyenler kritik hava filtrelerini çalıştırmada başarısızlığa düşünce yaklaşık bir gramlık şarbon sporu kazara havaya karışarak etrafa yayılmış ve 68 kişinin ölümüne, yaklaşık 100 hektarlık bir alanın yerleşime kapanmasına sebep olmuştur.[13]

Küresel hakimiyet kurma ve dünyayı kontrol etme güdüsü olduğu sürece anlaşmalara rağmen ve belki de anlaşmaların boşlukları sayesinde biyolojik silahların geliştirilmesi, üretimi ve kullanımının devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Nitekim 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında içinde bulunulan psikoz ve o dönemde bazı kurumlara ve yetkililere şarbon etkeni ile bulaştırılan mektupların gönderilmesini ve bu olaylarda toplamda 22 kişinin enfekte olmasını ve hastaların beşinin ölmesini bahane eden Bush yönetimi “düşman bize karşı biyolojik silah kullanıyor” propagandası ile biyolojik silahların üzerinde yeni araştırmaların yapılması için yüklü bir bütçe tahsisi yapmıştı. Bütçenin önemli bir bölümü de daha önce anlattığımız Fort Detrick üssündeki laboratuvara verildi.

Görüldüğü üzere biyolojik savaş bir masal değil tam bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

Biyolojik savaşın diğer savaş nevilerine göre daha az maliyetli olmasına rağmen başvurulması durumunda neden olduğu koşullar ve sonuçlar itibarıyla daha yıkıcı olduğunu söyleyebiliriz. Biyolojik silahlara karşı savunma ise çok maliyetli ve uzun süreli olabilmektedir. Uygulanması durumunda hastalıkların yanı sıra endişe ve korku da hızla artabilmekte, katlanarak artan zayiat nedeniyle sürecin kontrol edilmesi de bir o kadar zorlaşmaktadır.

Ancak bir diğer gerçeklik ise biyolojik savaşta kullanılan mikroorganizmaların IFF/Dost-Düşman Tanıma Sistemi olmayışıdır. Bunu şu basit cümleyle akıllara kazımakta yarar görüyorum: “Mikrop sahibini tanımaz.” O yüzden bu tür bir savaşa girişeceklerin bumerang etkisini de düşünmeleri gerekmektedir.

Bu noktadan hareketle bireyden devlete kadar öncelikle olası biyolojik ve kimyasal saldırılara karşı gereken tüm tedbirleri düşünmek, planlamak ve almak zorundayız. Literatürde NBC (Nükleer, Biyolojik, Kimyasal) olarak bilinen ve son dönemde KBRN (Kimyasal, Radyolojik, Biyolojik ve Nükleer) adını alan teşkilat yapılanmaları sayesinde; kasten, kazara veya doğal afetler sonucu ortama yayılarak insan yaşamı ve çevre üzerine birçok olumsuz etkiler oluşturan kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer tehlikeli maddelerden korunmaya yönelik önlemlerin önceden planlanması ve yöntemlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Ülkemiz açısından bu alandaki kurumsallaşmanın 1930 yılına uzandığını görmekteyiz. O tarihte Gaz Müfettişliği adıyla kurulan merkez 1937 yı­lın­da Gaz Ge­nel Ko­mu­tan­lı­ğı adı­nı almıştır. Yine 1937 yılında oluşturulan Kim­ya Ta­bu­ru, 1939 yı­lın­da Ala­y düzeyine yükseltilmiştir. 1957 yı­lın­da ise Kim­ya sı­nı­fı ku­rul­muştur. Kurulan yapı: Nük­le­er Si­lah­lar Oku­lu, Kim­ya Oku­lu ve Kim­ya Er Eği­tim Mer­ke­zi ola­rak ayrı ayrı fa­ali­yet­le­ri­ne de­vam et­tikten sonra 1962 yı­lın­da Nük­le­er Bi­yo­lo­ji ve Kim­ya Oku­lu adı al­tın­da Çan­kı­rı­’da bir­leş­ti­ri­le­rek Ka­ra Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı­na bağ­lan­mıştır. NBC Oku­lu 1966 yı­lın­da İs­tan­bu­l’­a, 1972 yı­lın­da tek­rar Çan­kı­rı­’ya, 1983 yı­lın­da Kon­ya­’ya, 1989 yı­lın­da tek­rar İs­tan­bu­l’­a in­ti­kal ede­rek 2003 yılında TSK NBC Oku­lu ve Eği­tim Mer­ke­zi Ko­mu­tan­lı­ğı ola­rak teş­ki­lat­lan­dı­rıl­mıştır. 1998 yı­lın­da ku­ru­lan NBC Sa­vun­ma Ta­bu­ru da 2006 yı­lın­da TSK NBC Oku­lu ve Eği­tim Mer­ke­zi Ko­mu­tan­lı­ğı bün­ye­si­ne alınmıştır. 17 Tem­muz 2007 ta­ri­hin­de ise TSK KBRN Oku­lu ve Eği­tim Mer­ke­zi Ko­mu­tan­lı­ğı adı­nı ala­rak bu­gün­kü teş­ki­lat ya­pı­sı­na ka­vuş­muştur. Ko­mu­tan­lık, 4 Ağus­tos 2012 ta­ri­hin­den iti­ba­ren fa­ali­ye­ti­ne Kon­ya­’da de­vam etmektedir.

KBRN keşif, kıymetlendirme ve temizleme desteğini vermek maksadıyla teşkil edilen KBRN savunma unsurları kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer saldırıların neden olacağı olumsuzlukların bertaraf edilmesine yönelik işlerde TSK’nın ve ülkenin hizmetine hazırdır.

Ayrıca KBRN Bilim Dalı Başkanlığı askeri tıp kurumsallığı içinde, zamanında Genelkurmay Başkanlığı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı Sağlık Bilimleri Enstitüsü bünyesinde oluşturulmuştu.

Şüphesiz bu kurum ve birlikler konusunda uzman birimlerdir ve varlıkları özenle korunmalıdır. Önceki bölümlerde bahsettiğimiz Dünya üzerinde yürütülen tüm biyolojik çalışmaların askeri unsurların bünyesinde, nezaretinde ya da koordinasyonunda yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda olası saldırılara karşı yine askeri birimlerin donanımı, disiplini ve koordinesinde çalışmanın önemi ortaya çıkmaktadır.

Yaşadığımız Covid-19 virüsününün kaynağının doğal mı yoksa yapay mı olduğu tartışmalarının arasında yeniden anımsanan biyolojik savaşla mücadele konusu, bilgi birikimini, kurumsallığı, profesyonelliği ve önceden yapılan hazırlıkları zorunlu kılmaktadır. Bu tür savaşlarda karşılaşılabilecek olumsuz koşulların ortadan kaldırılması için askeri yapı kadar önemli diğer bir kurumsallaşma da halk sağlığı, önleyici tedbirler, aşı, serum ve tedavi yöntemleri geliştirilmesiyle ilgili olmalıdır. 1880’lerde infeksiyon hastalıklarına neden olan mikroorganizmaları başarılı bir biçimde izole ederek kuduz, tüberküloz ve difteri gibi hastalıklar için aşı ve serum geliştiren efsane bakteriyolojist bilim adamları adına Almanya’da kurulan Robert Koch ve Fransa’da kurulan Pasteur Enstitüleri bu alanda güzel örneklerdir. Ülkemizde de halk sağlığının korunması, tüm aşılarla, serumların ve birçok tıbbi hayati ürünün üretilmesi amacı ile 1928 yılında kurulan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, maalesef 2 Kasım 2011 tarihinde kapatılmıştır. Oysa misyonu gibi adı da önemli olan bu kuruluş Türkiye için mutlaka korunması gereken bir kurumdu.

Bu bölümde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte Samsun’a çıkan grupta da yer alan Refik Saydam’ı tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum.  Askeri Tıbbiyeyi Doktor yüzbaşı olarak bitiren Refik Bey Almanya’da Berlin Askeri Tıp Akademisi’nde Brandenburg, Danzig, Spandou ve Scharite’te eğitim görmüştür. 1914’te atandığı sahra genel sağlık müfettiş muavinliği sırasında bakteriyoloji enstitüsünü örgütleyerek tifo, dizanteri, veba ve kolera aşılarının, tetanos ve dizanteri serumlarının burada üretilmesini ve 1. Dünya Savaşı boyunca ordu ihtiyacının karşılanmasını sağlayan ve tifüse karşı hazırladığı aşı ile tıp literatürüne geçen Refik Saydam, ilk sağlık bakanımız olarak 1924’de Ankara’da ve daha sonra Erzurum, Diyarbakır, Sivas ve diğer birçok ilde devlet hastaneleri, doğum ve çocuk bakımevleri açmıştır. Halk sağlığını koruyucu çalışmalar yapmak, ülkenin ihtiyaç duyduğu aşı ve serumları geliştirmek, hekimleri ve diğer sağlık çalışanlarını eğitmek amacıyla 1928 yılında Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Mektebi’ni kurmuştur. İstanbul ve Ankara’da verem savaş dispanserlerini oluşturmuştur. 1925-1939 yılları arasında Kızılay başkanlığı da yapan Refik Saydam Ocak 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’nin 4. Başbakanı olmuştur. Temmuz 1942’de İstanbul’un besin sorunun düzenlemesi için yaptığı inceleme gezisi sırasında yaşamını yitirene kadar bu görevde kalmıştır. Bir tıp insanı daha ne yapsın? Saydam’ın yaptığı hizmetlerin gölgesini bile oluşturamayacak insanların adına tesisler, kurumlar kurulurken Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün kapatılmasının ne anlama geldiğini tartışmak gerekir. Bu vesileyle her yaşanan olayda değeri daha çok anlaşılan ve bilime dair sözleri bugün Dünya çapında tıp bilimi insanlarınca da zikredilen büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün vizyonu ve ilkelerine vurgu yapmak istiyorum. Evet bu süreç göstermiştir ki “Hayatta En Hakiki Yol Gösterici Bilimdir.” Her biri çok değerli olan ilkelerden “Halkçılık” ve “Devletçilk” ne kadar önemliymiş gördük.

Çıkış kaynağı doğal ya da yapay olsun, asimetrik bir tehdit unsuru olarak insan yaşamını tehdit eden Covid-19’la ve ileride olabilecek başka salgınlarla ve hatta olası biyolojik savaş ajanlarıyla mücadele etmek, bilime saygımızla ve katkımızla, köklü kurumlarımızla, koordinasyon becerimizle, sosyal devlet uygulamalarımızla ve milli güç unsurlarımızla doğru orantılıdır.

Sağlıklı ve güzel günlere…

[1] Pınar ERKEKOĞLU, Belma KOÇER GÜMÜŞEL, Biyolojik Savaş Ajanları: Tarihçeleri, Patofizyolojileri, Tanıları, Tedavileri ve Önlemler / http://dergi.fabad.org.tr/pdf/volum43/Issue2/D-355.pdf

[2] http://www.cbrndefence.org/tularemi/

   https://www.sutori.com/story/genetik-ve-biyolojik-savas–2UxzBnQMTwE9b8deoZv2KyV6

   https://www.klimud.org/public/uploads/content/files/klimudbultenEkim_v2.pdf

[3] http://www.sdplatform.com/Dergi/901/Biyolojik-Savas-Ajanlari.aspx,

  https://www.afad.gov.tr/kbrn/biyolojik-silahlarin-tarihcesi

  https://www.ttb.org.tr/eweb/biyolojik/1.html

[4] Kullanım alanı çok yaygın olan ve çok iyi bir dezenfektan olan formaldehit sıvı halde renksiz ve kötü kokulu zehirli bir kimyasal gazdır. Genellikle %37 lik sulu çözelti şeklinde ticareti (depolama, sevkiyat) yapılmaktadır. Sulu çözeltisine formalin denir.

[5] AYSUN ALTUNKAŞ, İnsan Üzerinde Deney ve Deneme Suçları

[6] https://tr.qwe.wiki/wiki/United_States_biological_weapons_program

[7] Yersiniaceae familyasında fırsatçı bir patojen olarak sınıflandırılan, fakültatif bir anaerobik organizma olan çubuk şekilli, gram-negatif bakteri türüdür. Özellikle prematür ve düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlar için ölüme sebebiyet veren ciddi bir ajandır.

[8] Oğuzhan YÜKSEL, Ramazan ERDEM, Biyoterörizm ve Sağlık

[9]   AYSUN ALTUNKAŞ, İnsan Üzerinde Deney ve Deneme Suçları

[10] Şarbon ve Biyolojik Silahlar/TTB https://www.ttb.org.tr/eweb/biyolojik/1.html

[11] Pınar ERKEKOĞLU, Belma KOÇER-GÜMÜŞEL Biyolojik Savaş Ajanları: Tarihçeleri, Patofizyolojileri, Tanıları, Tedavileri ve Önlemler /http://dergi.fabad.org.tr/pdf/volum43/Issue2/D-355.pdf,

[12] Meltem SARIBEYOĞLU, Kitle İmha Silahlarının Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Uluslararası Düzenlemeler

[13] https://www.afad.gov.tr/kbrn/biyolojik-silahlarin-tarihcesi