Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Nükhet Sirman, Gazeteduvar’dan İrfan Aktan ile yaptığı söyleşide gasp, çocuk istismarı ve cinayet gibi hakkında bir dizi ciddi iddia ortaya atılan Palu ailesinin hikâyesini ele alırken Atatürk dönemine çatmayı ihmal etmiyor. “Modernizmin aileden beklentileri ‘aile sırlarını’ yaygınlaştırdı” diyen Sirman bu noktada dincilerin elinde sömürü aracı olan İslamiyet ile Cumhuriyet arasında benzerlik kurdu:

“Türkiye’de, Ortadoğu ve Akdeniz havzasında da olduğu gibi aile ilişkileri toplumsal yapının ciddi bir temelini oluştururdu. Zaman içinde ailenin üzerine iki büyük yapı daha inşa edildi. Bir tanesi İslamiyet, öbürü de Cumhuriyet’le beraber modernizm. Bu iki yapının da aileden çok sayıda beklentisi vardı ve bu beklentiler karşısında aslında ailede ‘sırdaşlık’ yaygınlaştı.”

Sirman’a göre bu sırdaşlığın nedenini de şu cümleleriyle Atatürk’ün “milletleşmeyi pekiştirme” siyasetinde görüyor:

“Antropolog Michael Herzfeld, eğer bir sır paylaşıyorsak, yapmamız gereken şeyi yapmadığımızı hep beraber biliyorsak, bu bizi birbirimize yakınlaştırır, bizi cemaat haline getirir, milli yapar, diyor. Kol kırılır da yen içinde kalırsa, o yenler bir araya gelip aile olur, cemaat olur, mahalle olur, millet olur. Aslında sırlarla toplum olunuyor.”

Demek ki sırlar bizi “millet” yapıyor! Müthiş buluş!

Peki nasıl “millet” oluyoruz?

Yanıt yok.

Sirman, hızını alamıyor, “Türkiye’de Cumhuriyet rejimi, başından itibaren akraba evliliğine karşı çıktı” diyor. “Amca çocuklarının evliliği o yüzden bir sırra” dönüşmüş. [1]

Demek ki akraba evliliği olsa sır da olmayacak!

Tekke ve zaviyeler aşiretlerin, cemaatlerin cumhuriyete bent oluşturması nedeniyle kapatılmış!

Sirman  “O halde neden bu tür evliliklere karşı çıkıldı, çıkılıyor?” sorusunun yanıtını da “Cumhuriyet” diyerek kastettiği-sanırım başka düzende yaşamak istemiyordur- Atatürk dönemi bireyinin sadece Cumhuriyet’e tâbi olmasıyla açıklıyor:

“Çünkü Cumhuriyet rejimi, bireyin sadece ve sadece kendisine tâbi olmasını istiyor. Akraba evliliği, aile cemaatinin genişleyip büyümesi sonucunu da getiriyor. Oysa Cumhuriyet, daha kolay kontrol edebileceği çekirdek aile istiyor. Cumhuriyet, bireyle kendisi arasındaki bütün ara mekanizmaları yok etmeye odaklanıyor. Tekke ve zaviyelerin bile din karşıtlığından ziyade, bu nedenle kapatıldığını söyleyebilirim. Çünkü tekke ve zaviyeler, geniş aileler, kabileler, aşiretler, cemaatler cumhuriyetle birey arasında birer bent oluşturuyordu.”

Din istismarcılarına liberal dayanak

Birkaç cümlede yobazlıkla neoliberalizmin buluştukları nokta ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Sirman, Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının bir gerekçesi olarak “din karşıtlığını” söylüyor ki tam halife özlemcisi dincilerin-dindar farklı- söylemi. Dahası Tekke ve zaviyeler akraba evliliğinin neden olacağı geniş aile kavramı üzerinden Cumhuriyet’e bağlanmayı önlediği için kapatılmış. Dincilere ne güzel de istismar edecekleri dayanak sunuyor değil mi!

Bu liberaller değil mi bireyi önemseyen! Geniş ailede otorite bireyden aşiretin başına, oradan ağaya, feodal beye geçmiyor mu?

Kişi, çekirdek ailede mi daha bireyselleşir; yani kararlarını kendi aklına, seçimine göre özgürce alır yoksa geniş ailede mi? Yıllardır bunun mücadelesini vermedi mi bu neoliberaller de şimdi geniş aileyi savunuyorlar?

Eğer mesele kontrolse o sülalenin, aşiretin, ağanın, şıhın, cemaat-tarikat liderini tavlamak çok sayıda çekirdek aileyi ikna etmekten daha kolaydır. Cemaat, tarikat şeyhine, ağaya verirsiniz tekke-zaviye, toprak, unvan, makam. Böylece daha geniş kitleleri kontrol altına alırsınız.

Sirman, aslında ağanın, kabile reisinin, şeyhin egemen olduğu Orta Çağ düzenine malzeme veriyor, açık konuşmadığına göre bu feodal unsurların varlığını onaylıyor da olabilir.

Cumhuriyet, erkeğe nasıl “sen sadece bana tâbi olacaksın” demiş!

“Rejim açısından çekirdek aile neden daha kontrol edilebilir bir yapı?” sorusuna “çekirdek ailenin başında bir baba, koca figürü var. Bu baba-koca figürü, ailenin reisi olma hakkını Cumhuriyet’le beraber, 1926’daki Medeni Kanun’la elde etti. Yani baba-koca, rejim sayesinde güç sahibi oldu” yanıtını veriyor.

Türkiye Cumhuriyet’i kurulmadan önceki durumu da şöyle açıklıyor:

“Osmanlı’da çeşitli kapı kulları silsilesi var ve erkekler bu silsile içerisinde sürekli bir üst erkeğe tâbi. Padişah veya paşa, kapısındaki adamı isterse evlendiriyor, isterse bekâr bırakıyordu. Cumhuriyet bütün bu ara mekanizmaları ve hiyerarşiyi yok etti ve erkeğe ‘sen sadece bana tâbi olacaksın’, ‘her evlenen erkeği paşa, reis yapacağım’ dedi. 1926 Medeni Kanun’la erkeğe bu ‘paşalık’ bahşedilirken, çekirdek ailenin reisi doğrudan Cumhuriyet’e tâbi kılındı. Çekirdek ailenin reisi, okulda, askerde vs, de sistematik olarak devletin tedrisatından geçirildi. Böylece erkek, kime biat edeceğini de kime hükmedeceğini de öğrenmeye başladı.”

Pes ki pes. Kimin tedrisatından (eğitim) geçecekti? Tekke-zaviye, medreselerin mi? Şıhların mı?

Gerçekten bunu mu istiyor?

Elbette çağdaş uygarlığı yakalayacak milli ve laik bir eğitim alacaktı.

Birkaç cümle de kendini yalanlayan ifadeleri sıralamakta sakınca görmüyor. Padişah ve paşanın, kapısındaki adamı isterse evlendirip isterse bekâr bırakması Cumhuriyet sayesinde yok edildiyse ne güzel işte. Erkeğe bile özgürlük getiriyor. “Bu ara mekanizmaları ve hiyerarşiyi yok etti” dese de yine de profesörümüz Cumhuriyet’i erkeğin kapıkulu olmaktan kurtarmasını takdir etmiyor.

Anlıyorum, Cumhuriyet’e laf dokundurma derdini de yine de bir öğretim üyesinde “ileri olan hangisi? Geri hangisi” bilinci olmaz mı? İleri olanı onaylayıp takdir etmez mi?

Yok. Ederse liberal camiada, sosyolojide tekel kurmuş Avrupa bilim çevresinde mimlenebilir. Zaten konuşmasında Avrupalı antropologlar Germaine Tillion ve Michael Herzfeld’in ifadelerine başvuruyor. Bizim sosyologlarımız bilim üretemiyor olsa gerek!

Mimlenme kaygısıyla olsa gerek; hemen “erkeğe ‘sen sadece bana tâbi olacaksın’ ” diyen Cumhuriyet’in, erkeği biat altına aldığını iddia ediyor. Dolayısıyla  “erkek için değişen bir şey olmuyor” sonucunu çıkarmamızı istiyor. Osmanlı’da da Türkiye Cumhuriyeti’nde de erkek biat altına alınıyor. Soralım o zaman okuyucuya:

Evliliği padişah veya paşanın lütfuna bağlı erkek mi daha özgür, bu lütuftan kurtulup aile reisi olan erkek mi?

Hangisi ileri? Hangisi geri?

Hem Cumhuriyet, erkeğe nasıl “sen sadece bana tâbi olacaksın” demiş oluyor?

Medeni Kanunu’nu söylüyor da hangi maddesiyle erkek, devlete bağlı kılınmış oluyor?

Madde söylemiyor. Söz ola beri gele.

Cumhuriyet, kadına ne demiş?

Cumhuriyet, erkeğe “sen sadece bana tâbi olacaksın” demiş de kadına da “erkeğin kölesi olacaksın” mı demiş?

Kadın açısından bakalım. Medeni Kanun ile kadın ve erkeğin, mahkeme önünde boşanması getirilerek kocanın “boş ol” sözüyle kadını rahatlıkla boşamasının önüne geçildi. Eşit koşullarla boşama, kadınlara da tanındı. Resmi nikâh, tek eşlilik zorunlu hale getirildi. Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.

Bu durumda kadın erkek ile eşitlenmiş mi erkek devlete tabi kılınmış mı oluyor? Yoksa erkeği gözeten önceki devletin yetkileri tırpanlanarak kadın hem erkek hem devlet karşısında güçlü konuma mı geliyor?

Geniş aile, devletle birey arasında bent oluşturuyormuş!

Bir profesör bunları bilmez mi?

Lise öğrencisinin bildiğini elbette bilir. Dolayısıyla cahillikle açıklanamayacak bu sözlerin altındaki esas neden Atatürk ile, Atatürk dönemi ile hesaplaşmak. Şu sözlerinde bunu görmek mümkün:

“Akraba evliliği, toprağın başkalarına geçmesini önlemede çok işlevseldir. Türkiye’de bazı kesimler akrabalık ilişkisini ensest olarak tanımlıyor. Oysa bu ensest filan değil. Fakat bu söylemle, devletle birey arasında bent oluşturacak geniş ailelerin oluşması engellenmek isteniyor.”

“Kemalistler, cumhuriyet rejiminin aile politikasıyla kadını da özgürleştirdiğini söylerken haksız mı?” sorusuna verdiği yanıtta “bu görüşü savunuyorlar ama elbette bu doğru değil. Çünkü kadın yine önce babanın, evlenince de kocanın reis olduğu bir aile düzeninde yaşıyor” diyor.

Geniş aile, devletle birey arasında nasıl bir bent oluşturacakmış? Bu bent iyi mi kötü mü?

Bu soruların yanıtı yok. Anlaşılıyor ki devleti, özgürlükler karşısında bir bent görüyor. Yazın köyüme gittiğimde anne, baba, kardeşlerimden oluşan çevreye amcalarım, kuzenlerim, yengelerim, daha ötesinde akrabalar şeklindeki geniş ailem devreye giriyor. Kendime dair karar alırken, onların olmadığı ortama göre daha rahat karar alabiliyorum. Bir konuda ne yapmak gerektiğine dair bu geniş ailemin birçok ferdinin kaygısını, hassasiyetini, mizacını hesaba katmak durumunda kalıyorum. Böyle bir durumda bu geniş ailemin daha özgür davranmamı sağladığını söyleyebilir misiniz?

Elbette hayır. Nükhet Sirman modernizmle sorunlu, yabancı bilim insanlarını referans alan, toplumuna yabancı bir toplumbilimci.

Söylemiyle din istismarcılarına, devleti (dini, Sosyalist, Kemalist fark etmiyor) özgürlüklerin düşmanı görenlere malzeme veriyor.

Oysa, kadın erkek eşitliği (medeni, çalışma yaşamına dair ve seçme-seçilme gibi siyasi haklar gibi); dolayısıyla aile, hedefe oturttuğu Cumhuriyet devriminin sayesinde en geniş özgürlüklere kavuştu.

[1] Nükhet Sirman, “Palu ailesini istisna gibi göstermek korkunç!”, Gazete Duvar, 12.01.2019, erişim tarihi 14.01.2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/12/nukhet-sirman-palu-ailesini-istisna-gibi-gostermek-korkunc/.