Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Türk-Amerikan ilişkilerine kısa bir bakış.

İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’nin NATO’ya girişi ile yoğunlaşan Türk – Amerikan ilişkileri Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yaşanan süreçte; müttefik, stratejik müttefik, stratejik ortak, küçük ortak, taşeron, bölgesel rakip gibi kavramlarla tanımlanmıştır. Gerçekte ise bugüne kadarki ilişkileri incelediğimizde Türk-Amerikan ilişkilerini bu saydığımız tanımlamalardan biri ile ifade etmek oldukça güçtür. Belki hepsi, belki de hiçbiri. Aslında önemli olan Türkiye’nin kendisini nasıl gördüğünden çok Amerika’nın bu ilişkiye nasıl baktığı ve onların Türkiye’yi nasıl gördüğüdür.

 

Amerikan dış politikasının belirlenmesinde lobiler ve düşünce kuruluşlarının önemli ağırlığı olmakla birlikte, elbette ki Amerikan dış politikasını bunlar belirlemiyor. Her ülkedeki politikaların belirlenme sürecinde olduğu gibi, Amerikan dış politikasının belirlenmesinde de birçok faktör var ve bu bir çok faktörün bir araya gelmesi ile politikalar belirleniyor. Ancak, politikalar değişmekle birlikte Amerika’nın ulusal çıkarları ya da hedeflerinin değiştiğini söylemek zordur. Politikalar değişen iktidarlara göre hedef değil ama şekil değiştirmektedirler. Örneğin Obama’nın hedeflerinin Bush döneminden farklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak politikaları, yani hedeflere ulaşmada kullandıkları yöntem farklıdır. Ve uluslararası politikada asıl olanın menfaatler olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. O yüzden Amerika’nın Türkiye’ye bakışı, doğaldır ki, kendi çıkar ve tercihlerine göre belirlenecektir. Bu açıdan baktığımızda; gerek Kafkaslar ve Orta Asya gerek Balkanlar gerekse de Ortadoğu’daki çıkarlarını gerçekleştirebilmek açısından Türkiye, Amerika için kolayca gözden çıkarılabilecek bir ülke değildir. Birçok açıdan Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Genişletilmiş Ortadoğu Projesine göre, Türkiye’ye biçilen rol Müslüman Demokrat, ılımlı İslam ya da demokratik ortak idi. Türkiye, Amerika’nın çıkarlarının olduğu, saydığımız bu bölgelerle, çok önemli tarihi ve siyasi bağlara sahip olmanın yanı sıra coğrafi olarak da tam bu bölgelerin ortasında merkez ülke konumundadır.

Tabii olarak, uluslararası politikaların belirlenmesinde esas olan ulusal çıkarlar esas alındığında, Türkiye ve ABD’nin çıkarlarının örtüşüp örtüşmediğine bakılmalıdır. Bölgede Türkiye’nin ilgilendiği sorun ve alanlar ABD’nin ilgi alanları ile bire bir örtüşüyor olabilir, ancak burada önemli olan sorunların ya da ilgi alanlarının aynı olmasından ziyade bu sorunlara nasıl yaklaşıldığı ve hangi çözüm ve yaklaşımların Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun olduğudur.

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da birçok ülkenin siyasal yapısı ile coğrafi sınırlarının değişmesini ön gören Genişletilmiş Ortadoğu projesini ele alırsak göreceğimiz şey, bu projenin başlı başına Türkiye’nin çıkarlarına ters olduğudur. Proje kapsamında uygulanan politikalar nedeniyle Irak ve Suriye’de yaşananlar bizim hem sınır güvenliğimizi zaafa uğratması nedeniyle hem de taşıdığı potansiyel ayrılıkçı hareket tehdidi yüzünden başlı başına ülkemiz güvenliği açısından önemli bir risk içermektedir.

 

Tüm bu olayların ve yaşananların ışığında Türkiye ve Amerika’yı stratejik ortak ya da müttefik olarak tanımlamak oldukça güçtür. En azından ortakların birbirlerine zarar vermemeleri ve çıkarlarının örtüşmesi beklenir. Ancak tarih boyunca yaşadıklarımız, bize bunun böyle olmadığını gösteriyor. Bu ortaklığı daha gerçekçi olarak sorgulamamızın zamanı gelmedi mi?