Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

TSK’nın maruz kaldığı Fetö ihanetinin sebep olduğu tahribatın/travmanın izleri ve etkileri henüz tam olarak silinmeden, bu kez de yeni askerlik sistemi üzerinde tartışmalar başladı.

Mevcut iktidarın 15 Temmuzun hemen akabinde TSK’nın organik yapısı üzerinde yaptığı bir dizi düzenlemeler içerisindeki son proje, 1927’den beri 92 senedir uygulanmakta olan 1111 sayılı askerlik yasası üzerinde köklü değişiklikleri içeren çalışması oldu.

Anılan taslak çalışmanın geçen yıldan beri dillendirilmekte olduğunu biliyoruz. Ne var ki, taslak yasanın içeriği hakkındaki somut gelişmeler geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Bununla birlikte birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.

Türkiye Cumhuriyetinin “ciddi güvenlik tehdit ve riskleriyle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, askerlik sistemi ile ilgili böylesine radikal bir değişikliğe gitme ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?” sorusu ister istemez söz konusu tartışmaların odak noktasını teşkil ediyor. Tehdit değerlendirmesinde “bir değişiklik mi oldu da böylesine köklü bir değişikliğe gidiliyor acaba?” sorusu yine hafızalarda yer etmiş durumda.

Tehdit ve Riskler

Önce tehdit ve riskleri ortaya koyalım.

Hâlihazırda Türkiye’ye yönelik birinci öncelikli tehdit, Kuzey Irak’ta gerçekleşen KYB gibi, Suriye’nin kuzeyinde Barzani’nin izlediği yolun bir diğer benzerini izleyerek Rakka’yı da içine alan bir PYD özerk yönetim bölgesinin hayata geçirilmesidir. Bunun da YPG/PKK terör örgütlerinin kullanılarak yapılıyor olmasıdır. Bu durum, Suriye’den sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini ve Türkiye’nin beka ve toprak bütünlüğünü tehdit ederek bölünebileceğini işaret ediyor.

Diğer taraftan, Türkiye 40 senedir iç güvenlik harekâtına angaje vaziyette. Binlerce evladını bu harekât ve operasyonlarda şehit verdi, vermeye de devam ediyor.

Ayrıca, geçtiğimiz 2018 yılından itibaren Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki millî çıkarlarına, içinde ABD’nin de dâhil olduğu koalisyon grubu tarafından doğrudan tecavüz edilmesi, Türkiye’ye yönelik ikinci öncelikli tehdidi oluşturuyor.

Türkiye’de sayıları dört milyona ulaşan Suriyelilerin varlığı, Türkiye’ye doğrudan tehdide yönelik risk faktörlerinin başında gelmekte.

Tüm bu değerlendirmelerin arka plânında, CIA gibi 80 milyar dolarlık bütçeye sahip, dünyanın en güçlü 17 istihbarat örgütünü bünyesinde barındıran ve aynı anda 200 binden fazla yetişmiş personeli ile dünyanın çeşitli bölgelerinde faaliyet gösteren ABD olduğu aşikâr.

Tüm bu değerlendirme ve öngörülerin ardından Türkiye, bu ağır tehdit ve risklerle yüz yüze olmasına rağmen, askerlik sistemini daha da kısaltarak, paralı hale getirerek ve çeşitlendirerek değiştiriyor olması düşündürücü, bir o kadar da tehlikeli bir gelişmedir.

Yeni Sistemin Getirdikleri

Proje sahiplerince her ne kadar yeni sistemin sadeleştirildiği, basitleştirildiği ve ülke çıkarları göz önüne alınarak göre düzenlendiği söylense de, taslak yasa tasarısı incelendiğinde sistemin, daha karmaşık hale geldiği/getirildiği görülüyor. Değiştirilmesi öngörülen yeni askerlik tasarısında, beş ayrı statü göze çarpıyor.

Bedelli askerlik,

-Yükümlü erbaş ve erler,

-Yedek astsubaylık,

-Yedek subaylık,

-Dövizli askerlik

şeklinde kategorilendirilen ve çeşitlendirilen sistem, kendi içinde henüz uygulamaya bile geçilmeden, sırf çeşitliliğin ve statünün çokluğu nedeniyle çeşitli meslek gruplarında bir çok sorunu beraberinde getireceğe benziyor. Zira, çeşitlilik veya statü ne kadar fazla olursa, problem sahalarının da o ölçüde artacağı biliniyor.

Mahzurları

Yeni sistemde asıl dikkat çeken nokta, Anayasal bir sorumluluk olan askerlik hizmetinin paralı hale getirilmiş olması. Sistemin her bir safhası maddiyata dayandırılmış. Sanki maaşlı çalışanlardan oluşturulmuş kolluk kuvveti gibi.

Oysa Türklerde ata mirası olarak değerlendirilen askerlik hizmetinin esası, karşılıksız yapılan vatan hizmetine dayanır. Örf, adet, gelenek, görenek ve örgütlenme bakımından manevi değerlerine bağlı kalınması tarihi bir zorunluluktur.

Diğer taraftan uzmanlar tarafından sistemin bu haliyle, bedelli tarafı hariç, yalnızca eğitimsiz ve gelir düzeyi düşük muhtaç insan kitlesine hitap edeceği, bir başka ifadeyle, yoksul ve eğitimsiz nüfusun yoğunluğu nispetinde ilgi ve talep göreceği değerlendirilmekte. Özellikle, erbaş ve erlerde yükümlülüğü altı aya indiren taslak yasa, söz konusu yeni sistemin en olumsuz yanını oluşturuyor. Altı ay gibi kısa bir zaman diliminde bir yükümlünün orduya ne vereceği veya ordunun muharebe değerine ne derece fayda/katkı sağlayacağı merak konusu. Altı aydan sonra isteyen yükümlünün iki bin lira maaş karşılığı hizmete devam etmesini öngören düzenleme ise başlı başına bir garabet. Adeta mevsimlik geçici işçiliği çağrıştıran, kabullenilmesi güç bir durum.

Hele taslak yasa içerisinde hizmette muafiyeti öngören ve buna yetki veren bir madde var ki, başlı başına sorun kaynağı. Şayet kabul edilirse, sistem içinde ikilik yaratacağı, eşitsizliğe ve ayrıcalığa neden olacağı endişesi hâkim. Bu durumun toplum içinde hoşnutsuzluğa sebep olacağı da, yapılan tartışmalarla ortaya çıkıyor. Ayrıca tasarı bu haliyle yasalaştığı takdirde, halihazırda askerlik hizmetini yapan yükümlülerden altı ayını dolduranların derhal terhis edilmesi, geçici de olsa, TSK’da ki insan gücünü birdenbire yarı yarıya indirecek olması ayrıca diğer bir endişe konusu.

Öte yandan bedelli hizmetin kalıcı hale getirilmesi, toplum içinde sosyal çalkantılara ve yaralara sebep olacağından, TSK’nın tâbi olduğu İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliğindeki ”Askerlik” tanımına ve ruhuna aykırılık gösteriyor.

Bununla birlikte, yeni askerlik sisteminin, TSK’nın muharebe etkinliğine olumlu/olumsuz ne yönde ve ne derece etki edeceği de ayrı bir merak konusu.

Sonuç

Yıllar boyu partiler, hükümetler, rejimler değişmiş, fakat Türk Ordusunun yönü, rengi ve felsefesi değişmemiştir. O, bağrından çıktığı Türk Milleti ve devletinin daima hizmetinde olmuştur. Çünkü mensuplarının disiplin ruhu ve görev anlayışı kuşaktan kuşağa geçen bir ata mirasıdır. Çağlar boyunca kurumsal yapı olarak daima bu prensipleri kendisine şiar edinmiştir.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Türk Ordusu gelenek, görenek, örf ve adetlerine bağlı millî bir ordudur. O nedenle yapılacak kurumsal değişikliklere gidilmeden önce ülkenin bekası ve millî menfaatleri üzerinde çok ve etraflıca düşünülmeli, meseleye millî olarak yaklaşmalı, ondan sonra karara varılmalıdır. Bu konuda acele karar verilip, köklü değişikliklere gidilmesi, ordunun yerleşik ve temel nizamlarıyla oynanması yarar yerine zarar getirir. TSK’nın millî ordu olma vasfını zedeler.

2’inci Genelkurmay Başkanımız merhum Mustafa Fevzi Çakmak, ‘’Bir Ordunun muharebe vasıta ve usulleri değişebilir, lâkin millİî seciye ve ruh kıymeti nesilden nesile intikal eder’’ demiştir.

Ordunun millî seciye ve ruhu ile oynanmamalı ve bozulmamalıdır. Sahip olduğu yüksek değerlerle oynandığı takdirde 15 Temmuz gibi yeni ihanetlere maruz kalınabilir. Türk Ordusunu tarihsel süreç içerisinde elde ettiği tüm başarıları incelendiğinde ve irdelendiğinde, arkasında millî bir duruş ve bakış açısı olduğu görülecektir. Anılan duruş ve bakış açısı akamete uğratıldığında veya kaybedildiğinde ordunun birçok vasfının da ortadan kalktığı görülebilecektir.

Uygar devletler ordusuna sahip çıkar. Zira ordu milletin doğal uzantısıdır. Milletin taşıdığı olumlu ve olumsuz bütün vasıfları içinde barındırır. Ordunun bozulması demek, devletin üniter yapısının yani Ulus-Devlet yapısının bozulması demektir.

Türk Ordusunu diğer dünya ordularından ayıran en önemli özelliği, onun ”Ordu Millet” olma özelliğidir. Şevket Süreyya Aydemir ”Tek Adam” isimli eserinde bu konuyu şöyle tasvir eder:

”Biz bir Ordu Millet’tik. Nice yüz yıllar önce, milletleşmeye ordulaşmakla başladık. Milletin en halsiz düştüğü ve ordunun en perişan bırakıldığı zamanlarda bile Ordu, kendilerine şanlı bir gelecek düşünen gençlerin hayalinde, devletin, gene de en kutsal ocağı olarak yaşadı….”

Türkiye’nin, bu duyguyu yeniden canlandıracak ve yaşatacak yeni bir askerlik sistemine şiddetle ihtiyacı var.