Geçtiğimiz gün ABD Başkanı Trump, ABD’nin Paris İklim Değişikliği Anlaşmasından çekileceğini duyurarak tekrar tepkileri üzerine çekti. Seçim sürecinde ve sonrasında sık sık küresel ısınmanın gerçekleştiğine inanmadığını, hatta bunun Çin’in bir uydurmacası olduğuna dair beyanlarda bulunan Trump’ın aldığı bu son kararı, yalnızca ekonomik gerekçelere dayandırdığı “uç” hareketlerinden biri olarak yorumlayıp geçmek doğru olmayacaktır. Bu kararın maalesef ki küresel ölçekte, insanlığın geleceği adına olumsuz sonuçları olacaktır. Çünkü ABD dünyada atmosfere sera gazı emisyonu en fazla olan ikinci ülkedir. Aynı zamanda siyasal ve ekonomik ağırlığı olan bir ülkenin bu anlaşmadan ayrılması, anlaşmaya imza atan ülkeler arasında, anlaşmanın uygulanabilirliği ile ilgili sorunlar yaratması da muhtemeldir.

Paris İklim Değişikliği Anlaşması bugüne kadar küresel ısınmayla mücadele ile ilgili yapılan en kapsamlı uluslararası anlaşmadır, üstelik bu anlaşmanın hazırlanma ve müzakere süreçleri, anlaşmanın büyük ölçüde ABD’nin isteklerine uygun hale getirilmesine çaba gösterilerek gerçekleştirilmiştir. Çünkü bundan önceki en kapsamlı anlaşma olması hedeflenen Kyoto Protokolü, dönemin ABD senatosu tarafından onaylanmadığı için küresel ölçekte hedeflenen etkiye ulaşamamıştır. 2016 yılında 190’dan fazla ülkenin katılımıyla imzalanan ve hukuki bağlayıcılığı bulunan Paris İklim Değişikliği anlaşması ise şimdiye kadar yapılan en kapsamlı iklim değişikliği anlaşması olma özelliğini taşıyor. Anlaşma esasta, atmosfere zarar veren gazların kullanımını azaltarak,  küresel sıcaklık artışını belli bir seviyede tutma amacı taşımakta ve hedeflenen amaç için de yakın gelecekte 100 milyar dolarlık bir harcama yapılması planlanmaktadır. Sanayi devriminden bugüne, enerji kaynağının temel taşı olan fosil yakıtların kullanımı kısılacak ve yenilenebilir enerji kaynaklarıyla üretimin önü açılacaktır.

Nitekim Trump’ın bu konudaki iddiası, bu anlaşmaların ABD’deki kömür üretimini ve kömür kaynaklı ucuz enerji ihtiyacını engelleyerek, hem üretim maliyetlerini yükselteceği hem de pek çok ABD’linin iş imkânının elinden alınacağı yönündedir. Ancak günümüz itibariyle ABD’de kömür ve bağlı sektörlerde çalışanların sayısı bir milyon yüz bin civarındayken, yenilenebilir enerji sektörünün sağladığı istihdam ise dokuz yüz bin kişiye yakındır. Üstelik gelişen teknoloji ve imkânlar sayesinde yenilenebilir enerji üretiminin maliyeti ve verimliliği fosil yakıtlardan daha karlı olabilecek duruma gelmektedir. Bu durum, kısa sürede bu kadar hızlı istihdam yaratabilen yenilenebilir enerji sektörünün, ne kadar hızlı büyüyen bir sektör olduğunun göstergesidir. Bu da, kömür veya fosil yakıtlar üzerinden öne sürülen ekonomik kaygıların aslında yakın gelecekte bir öneminin kalmayacağını göstermektedir. Tabi ki bu süreç ABD gibi teknolojik bakımdan gelişmiş ülkeler için geçerli olabilecektir. Henüz yeterli gelişme sağlayamayan ülkelerde fosil yakıt kullanımı büyüme sürecinin devamı için daha az maliyetli bir yöntemdir. Paris İklim Değişikliği anlaşmasında da amaçlanan, büyük ülkelerin başta örnek olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi ve aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerin bu süreçte yaşayabilecekleri maddi kayıplara destek olması yönündeydi.

ABD, AB ülkeleri veya diğer gelişmiş ülkeler, bütün gelişme süreci boyunca fosil yakıtlar üzerinden büyümesini sağladı. Günümüzde ise gelişmekte olan ülkelerin en büyük itirazı, ABD veya AB ülkeleri gibi gelişmiş ekonomilerin, gelişme süreci boyunca dünyayı kirlettiği ve sıra şimdi kendi büyüme süreçlerine geldiği zaman kısıtlamaların konulmuş olması yönündeydi. Bu konuda Çin uzunca bir süre baskı yaptı fakat bir süredir de geri adım atarak, küresel ısınmayla mücadeleye destek vermekte ve anlaşmaya bağlı olacağını sürekli beyan etmektedir. Öte yandan Trump, bu anlaşmayla oluşan düzenlemelerin ekonomik anlamda engelleyici taraflarını gerekçe göstermekte ve diğer ülkelerin bu anlaşmaya olan bağlılıklarına kuşkucu yaklaşarak, bu anlaşmayı iklimle alakalı değil ekonomik anlamda diğer ülkelerin ABD’ye karşı avantaj sağlamaları nedeniyle eleştirdiğini açıklamıştı.

Netice itibariyle, Trump’ın bu kararıyla pek çok ülkenin kendilerini adaletsiz bir durumun içerisinde bulacağını söyleyebiliriz. Çünkü bahsettiğimiz gibi gelişmekte olan ülkeler için fosil yakıtlarla büyüme hala daha az maliyetli, daha kolay ulaşılabilir bir yöntemdir. Özellikle Çin, bu konuda eskiden daha katı bir tutum sergilemekteyken, şimdilerde giymiş olduğu “çevreci” kıyafetin içerisinde küresel ısınmayla mücadeleye tam destek verir gibi dursa bile bu tutumlarındaki samimiyetin şüpheli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Muhtemelen Trump’ın, küresel ısınmayı Çin’in uydurduğu bir kavram olduğu konusundaki beyanatları (asılsız ve gülünç olmakla birlikte)  Çin’e karşı sergilediği şüpheci ve korumacı tutumuna dayanmaktadır. Göz önünde bulundurulmalıdır ki, Çin vaat ettiği gibi kömür kullanımında ciddi bir kısıntıya giderse büyüme hızında düşüş yaşaması muhtemeldir ki bu durum Çin için krize yol açabilecek kadar büyük bir risktir. Dolayısı ile bu kuşkucu tutumun altı boş değildir. Avrupa Birliği ile arasında oluşan ticari ilişkilerden sağladığı faydayı göz önünde bulundurarak “çevreci” bir kıyafet giyen Çin’in vaatlerini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği veya bunun nasıl denetleneceği bu yüzden büyük bir merak konusu. Yine de Çin dünyada sera gazı emisyonu en yüksek olan ülke olarak bu konuda vaatlerinin bir kısmını bile yerine getirse, gelecek nesiller için bunu çok olumlu bir gelişme sayabiliriz. Bütün şüphelere rağmen Çin’in açıklamaları hep yapıcı bir üsluptadır.

Buna karşın Trump bu kararıyla, küresel anlamda elde edilmiş bir uzlaşma sürecini sabote etmiş olmaktadır. Üstelik bütün şartların ABD’nin kabul edebilmesi için “düzenlendiği” ve insanlığın geleceğini ilgilendiren bir anlaşmada ABD’nin birden bire böylesine zıt bir politika izlemesi uluslararası ilişkilerde ABD’nin güvenilirliğini sorgulatacaktır. Geçmişe baktığımız zaman ABD’nin küresel ısınma ve yenilenebilir enerji konusunda hep iki zıt politika arasında gidip geldiğini görmekteyiz. Demokratların küresel ısınma hakkında “hassas” tutumları ve Cumhuriyetçilerin küresel ısınmayı yok sayan politikaları karşısında ABD istikrarlı bir politika sürdürmeyi başaramamıştır. Başkan Jimmy Carter’ın beyaz sarayın çatısına güneş panelleri taktırmasıyla desteğini açıkça belli ederek başlattığı bu süreç, Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın başkan olduğu gibi panelleri kaldırtmasıyla sekteye uğramış ve her değişen başkanda birbirine zıt iki politika arasında gidip gelerek ABD iklim değişikliğiyle mücadele konusunda aslında hep aynı yerde kalmaya devam etmiştir.

Trump’ın ve ABD’nin bu konuya karşı olan tutumlarının bir diğer sebebi de serbest piyasada üreticilerin yolunu tıkayan düzenlemeleri ortadan kaldırabilmektir.  Bu durumda insanlığın geleceği, ABD’nin ekonomik büyüme hızını yükseltebilmek uğruna feda edilebilecek bir konumda bulunmaktadır. Gerek maliyetleri fosil yakıtlar kullanarak düşürmek, gerekse üreticileri zorlayan çevreci düzenlemeleri ortadan kaldırarak ABD her cumhuriyetçi başkan döneminde olduğu gibi kontrolsüz, olumsuz dışsallıkları olan ama hızlı bir büyüme trendi yakalamak istemektedir. Kısa vadede büyümeye katkı sağlayabilecek bir durum olsa bile uzun vadede hem ekonomik olarak hem de insani açıdan dünyaya olumsuz etkileri olacaktır.

Trump’ın kararı ne olursa olsun, anlaşmadan hemen yarın çıkma şansı bulunmamakta. Bu anlaşmadan ayrılma süreci toplamda 4 yıl almakta ve bu da Trump’ın başkanlık dönemi bittikten ve yeni başkanlık seçimleri yapıldıktan sonraki bir tarihe gelmektedir. Bu durumda eğer Trump tekrar seçilirse süreci noktalayacaktır. Bir sonraki seçimlerde başka bir başkan seçilse bile süreç noktalanmış olacak ve ABD tekrardan politika değiştirse dahi yeni bir müzakere süreci olacaktır. Üstelik bu süreçte yeni gelen başkan, iklim konusuna özen gösteren bir başkan olsa dahi yenilenecek olan müzakere süreçleriyle beraber dünya çok zaman kaybetmiş olacaktır. Aynı zamanda Trump’ın bu hamlesi anlaşmanın diğer ülkeler açısından uygulanabilirliğini ve prestijini sorgulatacaktır. Öte yandan diğer ülkeler anlaşmaya sadık kalmaya devam ederse, ABD’den gelen mallara karbon tarifesi gibi ek vergilerle cevap verebilirler. Bu durum da uluslararası alanda ABD’nin bu tavrına karşı verilebilecek en doğru tepki olacaktır.

Netice itibariyle ABD sürekli bir iyi polis-kötü polis politikasıyla fosil yakıt tüketiminin ekonomik faydalarından hala yararlanmayı sürdürmekte ve buna karşın kamuoyunda da demokrat partili başkanların dönemlerinde yapılanlarla genel itibariyle konuya karşı “hassas” görünümlerine devam etmektedirler. Fakat Trump artık açık bir şekilde, bütün dünyanın altına imza attığı ve insanlığın geleceğini koruyabilmek adına yapılan bu anlaşmadan, gerekçeleri sağlam temele dayanmayan bencil sebeplerle “sözde” bile olsa destek vermeyeceğini duyurmuş oldu.

 

KAYNAKLAR

 

1. http://www.economist.com/blogs/democracyinamerica/2017/06/america-and-climate-change

 

2. http://www.businessinsider.com/trump-leaving-paris-climate-agreement-effect-on-us-global-economy-2017-6

 

3. http://t24.com.tr/haber/iklim-degisikligi-icin-kader-ani-trump-paris-anlasmasindan-cekilecek-mi,406855

4. https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-01/what-did-trump-just-do-the-paris-climate-withdrawal-explained?cmpid=socialflow-facebook-asia&utm_content=asia&utm_campaign=socialflow-organic&utm_source=facebook&utm_medium=social

5. http://www.cnbc.com/2017/06/01/heres-what-happens-if-trump-leaves-the-paris-climate-agreement.html

6. https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-06-01/trump-said-to-plan-withdrawal-from-landmark-paris-climate-accord