18 Aralık 2015’de kabul edilen BMGK kararı, uygulanabilirliği tartışmalı da olsa, Suriye krizine siyasi çözüm konusunda önemli bir gelişmeyi teşkil ediyor. Mart 2011’den bu yana devam eden ve taraflardan hiçbirinin üstünlük sağlayamadığı ayaklanma ve iç savaşın, önce IŞİD’in, bilahare ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun, son olarak da RF’nin devreye girmesiyle çok boyutlu bir nitelik kazanması, siyasi çözüme yönelik girişimlerin hızlandırılmasında etkili oldu. Suriye’nin küresel/bölgesel nüfuz mücadelesi ve çatışma alanına dönmesi, esasen sorunun rejim ile muhalefet arasında değil, büyük güçlerin uzlaşısıyla çözülebileceğini ortaya koymuş bulunuyordu. Bu çerçevede, Haziran 2012 tarihli Cenevre Bildirisi temelinde 2013’den beri sürdürülen siyasi çözüm çabalarının ABD ve RF’nin anlaşmasıyla somutlaştırılıp takvime bağlanması ve uluslararası taahhüt altına alınması sağlandı.

BMGK kararıyla; Ocak 2016’dan itibaren ateşkes ilanı ve 6 aylık geçiş sürecinin başlaması, daha sonra anayasayı hazırlayacak 18 ay süreli tam yetkili geçiş hükümetinin kurulması ve nihayetinde adil genel seçimlerin yapılması öngörülüyor. Kararda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geçiş sürecindeki rolüne ve siyasi geleceğine ilişkin bir hususa yer verilmiyor.

Kararın uygulanmasının önünde pek çok engel mevcut. BM’nin rejimle müzakereler gerçekleştirmek üzere davette bulunacağı muhaliflerin belirlenmesi daha ilk aşamada sorun yaratabilecek nitelikte. ABD öncülüğündeki ülkelerce desteklenen muhalifler 8-10 Aralık 2015’de Riyad’da, bazı silahlı muhalif grupların da içinde yer aldığı, rejimle müzakere edecek bir heyet oluşturarak, RF ve Suriye’nin “karşılarında muhatap alınacak birleşik bir muhalefet bulunmadığı” yönündeki eleştirisini bir ölçüde bertaraf ettiler. Ancak, RF ve Suriye’nin kendilerine yakın –PYD’nin de dahil olduğu- muhaliflerin muhatap alınmasına yönelik ısrarlarını sürdürmesi bekleniyor. Ayrıca RF’nin, silahlı muhalif gruplar içindeki terörist unsurların belirlenmesine ilişkin yaklaşımını da koruduğu biliniyor.

Ateşkese uyulup uyulmayacağı ise bir diğer sorunlu alanı oluşturmakta. IŞİD ve El Nusra’ya uygulanmayacak ateşkesin tüm silahlı muhaliflerce kabul göreceği şüpheli. Bazı gruplar başından beri siyasi çözüme karşı çıkıyor ve bu yüzden siyasi muhalefeti eleştiriyor. Ayrıca ateşkes ilanı için Esad’ın iktidardan ayrılmasının taahhüt edilmesini isteyen muhalifler BMGK kararında bu hususa yer verilmemesinden rahatsızlar. Ancak, ateşkese uymayan silahlı muhaliflerin RF tarafından terör örgütü kapsamına aldırılma olasılığı endişe yaratıyor. Diğer yandan Suriye Ordusu’nun da ateşkese ne ölçüde uyacağı, oldu-bitti yaratmaya çalışıp çalışmayacağı bilinmiyor.

Ateşkesin herşeye rağmen uygulanabilmesi halinde ise bir kısmı muhaliflerin bir kısmı rejimin kontrolünde olan ülkede kamu düzeninin sağlanması, ülkenin tümüne insani yardımların ulaştırılması, yurtdışındaki Suriyelilerin ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin güvenli şekilde yerlerine dönmeleri, Esad’ın siyasi geleceğinin belirlenmesi, IŞİD ve El Nusra’nın tasfiye edilmesi gibi sorunların aşılması gerekecek.

Rejim ve muhalefetin karşılıklı rızasıyla tam yetkili geçiş hükümeti kurulabilse dahi, bu kez de anayasanın hazırlanmasında ciddi görüş ayrılıklarının yaşanması olası. Bu sürecin sonunda adil genel seçimlerin yapılabilmesinin ise fiilen bölünmüşlüğün sürdüğü ülkede ne ölçüde mümkün olabileceği ayrı bir tartışma konusu.

Her aşaması ayrı sorunlara ve belki de çatışmaların yeniden başlamasına neden olabilecek siyasi çözüm sürecinin odak noktasını ise Esad’ın siyasi geleceğinin belirlenmesi teşkil edecek. RF’nin ısrarlı tutumu nedeniyle BMGK kararında yer verilmediği anlaşılan bu konunun daha önce ilgili ülkeler arasında müzakere edildiği ve Esad’ın 6 aylık geçiş sürecinde sembolik yetkilerle görevini sürdürmesi, bu süre zarfında da gelecekteki rolünün netleştirilmesi hususunda mutabakat sağlandığı biliniyor. RF’nin, rejimin aniden çökmemesi için Esad’ın iktidarı kontrollü olarak devretmesi yönündeki görüşü çerçevesinde biçimlenen ve Esad karşıtı ülkelerce de benimsenen bu formülün sorunsuz şekilde işleyip işlemeyeceğini zaman gösterecek. Herşeyden önce Esad’ın kendi geleceğini belirleyecek geçiş sürecinde yer alması, süreci kontrol imkanını sürdürmesi anlamına geliyor. Ancak bu noktada Esad’dan ziyade RF’nin tutumunun belirleyici olması muhtemel.

RF’nin, “Esad’ın geleceğine Suriye halkının karar vermesi” yönündeki görüşünde görünürde bir değişiklik bulunmuyor ve zamana da oynayarak Esad’ın iktidarda kalması için tüm yolları denemesi ihtimal dahilinde. Ancak, Esad ile Baas rejimi arasında bir tercih yapması gerekirse Baas rejiminin devamını garantileyecek bir çözümü stratejik çıkarları açısından tercih edecektir. “Esad’sız Baas” formülü, Baas’ın yerine radikal İslamcı bir rejimin gelmesinden endişe eden, bu yüzden silahlı muhaliflere desteğinde tereddütlü davranan ABD tarafından da kabul görebilecek niteliktedir. “Arap Baharı” sürecindeki olumsuzlukları dikkate alan ABD’nin sadece silahlı muhalefet konusunda değil, ılımlı muhalefet konusunda da tereddütleri olduğu, Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü’nün iktidara gelme ihtimaline, Mısır’da yaşananların tekrarlanabileceği düşüncesiyle olumlu yaklaşmadığı düşünülmektedir.

Sonuçta, Esad’ın iktidardan ayrıldığı, radikal İslamcı bir rejimin iş başına gelmediği, ılımlı muhaliflerin iktidarda kısmen de olsa söz sahibi olabildiği ve savaşın sonlandığı bir Suriye, ABD ile RF’yi birleştirebilecek temel noktaları oluşturabilecektir.

Sorunun bölgesel aktörlerinden İran’ı Esad’ın gitmesi, S.Arabistan’ı ise Baas’ın kalması nedeniyle pek memnun etmeyecek bu formulün, sözkonusu ülkelerin Suriye üzerinden yürüttükleri bölgesel etkinlik mücadelelerini sınırlandıracağı, bu yüzden süreci kısa vadede etkileyemeseler de orta vadede Suriye’ye ilişkin kartlarını yeniden açacakları düşünülmektedir.

Türkiye açısından “Esad’sız Baas” tercih edilir bir seçenek olarak gözükmemekle birlikte, ABD ile RF’nin uzlaştığı bir çözüme diğer aktörlerin fazla itiraz etmeyecekleri öngörülebilir. Türkiye için kuşkusuz en önemli problem, siyasi çözüm sürecinin Suriye’nin kuzeyindeki fiili duruma nasıl yansıyacağıdır. Bu çerçevede, sözde özerk Kürt kantonları arasındaki bölgenin hangi güçler tarafından IŞİD’den temizleneceği ve sonrasında hangi güçler tarafından kontrol edileceği kritik sorular olarak öne çıkmaktadır. Başlıca seçenekler, ABD ve Türkiye’nin desteğiyle ılımlı muhaliflerin ya da RF ve rejimin desteğiyle PYD’nin bölgede kontrol sağlamasıdır. Türkiye’nin, hava sahasını ihlal eden Rus uçağını düşürmesinden bu yana gelişen şartlar ikinci seçeneği daha güçlü hale getirmektedir ve ABD’nin böyle bir gelişmeye karşı çıkması beklenmemelidir. Kantonların birleşmesi anlamına gelen bu gelişme, Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir otonom veya federatif yapı tesisini de gündeme getirebilecektir. Bu çerçevede, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması, Türkiye’nin bölgesel rolü ve iç istikrarı bakımından büyük önem arz etmektedir.

Dr. Neşe KEMİKSİZ