SON ÇIKIŞ KAPISI: LEVANT

Akdeniz, insanlığın varlığından beri bilim, teknik ve felsefenin doğum noktası olarak bilinmektedir. Günümüzde bazı ulusların çıkış kapısı olacak; belki de kendi kaderlerini ve diğer ulusların nasıl bir yol izleyeceğini belirleyecek bir güç odağı haline dönüşmesi söz konusudur. Levant bölgesinden gözlerini ayırmamak, burayı iyi analiz edip stratejik bir yol haritası çizmek Türkiye’nin özlem duyduğu eski gücüne, statüsüne ve itibarına kavuşmasını sağlayacaktır. Akdeniz’in tarihsel aşamalardaki rolüne baktığımızda en belirgin özelliği 15-16. Yüzyıllar arasında dünya ticaret merkezi konumunda olmasıdır. Şu an bile yapılan sondaj çalışmaları ile dünyada enerji merkezi haline geleceği öngörülebilir. Herkesin -özellikle yeni nesil olan biz gençlerin- ‘’Türkiye nasıl süper bir güç haline gelebilir?’’ sorusuna verebileceği cevaplar arasında Doğu Akdeniz önemli bir konuma geçti artık. Ekonomik tehditler, içte ve dışta mücadele ettiğimiz terör, yolsuzluk, yozlaşma, kandırılma, kumpaslar ve darbe girişimleri sağlam temeller üzerine kurulmuş cumhuriyetimizin kat atma ve büyüme çabalarını her seferinde sekteye uğratmıştır. Eskinin kurallarına ve adamsendeciliğine maruz kalmış yeni nesil artık geleceğe kucak açmalı, kendi yoluna bakmalıdır. Bu düşünceler, yönlendirmeler ve umutsuzluklar arasında umut bağlanan yeni nesil, karanlık bulutlardan aydınlığa geçebilecek ve temelleri sarsılmış cumhuriyeti gökdelene dönüştürecek mi?

2000’li yılların başında Doğu Akdeniz’de ilk sondaj çalışmaları başladı ve ilk raporlar bir bakıma Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin kaderlerini tayin etti. Yapılan araştırmalar sonucunda İsrail’in Leviathan ve Tamar bölgelerinde bulduğu 900 milyar metreküp, Mısır’ın Zohr Havzasın’da bulduğu 800 milyar metreküp ve GKRY’nin Calypso ve Aphroditi sondaj alanlarında bulduğu 350 milyar metreküp doğalgaz, Levant Bölgesi’nin bütün dünyanın dikkatini çekmesine ve pastadan pay istemesine sebep olmuştur. Türkiye’nin senelik doğalgaz tüketiminin 50 milyar metreküp ve enerji piyasasından elde ettiği gelirin 130 milyon lira olması ister istemez Türkiye’deki otoritelerin geç de olsa bu bölgeyle ilgilenmeye başlamasına neden olmuştur. Türkiye bu konuda çalışmalarına son 3-4 senede hız vermiş ve 21. yy’in ilk çeyreğinde almış olduğu en büyük siyasi zafer olarak adlandırabileceğimiz Libya ile MEB ve Kıta Sahanlığı anlaşmalarını yapmıştır. Bu duruma rağmen potansiyel düşman veya engel olarak adlandıracağımız ülkeler Türkiye ile KKTC’nin haklarını, uluslararası hukuku yok sayarak, gasp etmiştir. Yazımın başında kullandığım ‘’ülkelerin kaderlerini tayin etti’’ ifadesini açmak isterim. Türkiye için ilk kader tayini 2008-2009 yıllarında ortaya çıkan Ergenekon ve Balyoz davaları ile başlamıştır. Bazı kişilere göre ‘’saçmalık’’ ve ‘’ihanet’’ olarak tanımlanan bu davalarda nelerin olup bittiği, nasıl hasarlar alındığı sorularından ziyade bu hasarların nasıl engelleneceği sorusunu sormak daha doğru olur. ’’Mavi Vatan’’ kavramının ortaya atıldığı Cumhuriyet Donanması’nın neferleri ve cumhuriyetin koruyucu subayları kendi görevlerini yapamayacak duruma getirildi ve Türkiye bu davalar sonucunda Levant rantında en az 2 sene vakit kaybetti. Bu davaların MİLGEM projesine verdiği zarardan bahsetmek hemen hemen bütün gençlerin hüzün kaynağı olacaktır.

Doğu Akdeniz Bölgesindeki sondaj çalışmalarının etkisi, bölgedeki diğer ülkelere kıyasla Türkiye Cumhuriyeti için çok daha az olmuştur. Türkiye bu kader tayini sürecini en az zarar ile atlatan ülkedir, bunun sebebi ise binlerce yıllık devlet ve millet kültürü, damarlarında akan ordu sevgisidir. Fakat bölgedeki diğer ülkelerde görülen ‘’Arap Baharı’’ olarak adlandırılan “sözde” demokrasi hareketi olarak geçen, ama Kuzey Afrika ve Orda Doğu ülkelerinde kan, istikrarsızlık ve insanlık dramını beraberinde getiren harekete sebebiyet vermiştir. Arap Baharı sürecinde makamından indirilen Kaddafi şu an günümüzde yaşasaydı tarihsel düşmanlarımızın Doğu Akdeniz’de bulunan faaliyetlerine izin verir miydi? Öte yandan Mısır tarihinde ilk defa demokratik bir seçimle başa gelen Muhammed Mursi yapılan bu arka kapı anlaşmalarına izin verir miydi? Soruların cevapları maalesef acı bir şekilde ortadadır; lakin bu durum Türkiye’nin bölge politikalarında gerçekleştirebileceği hamlelere engel değildir.

Şu an Türkiye’nin uyguladığı kısmi gambot diplomasisi Doğu Akdeniz’de dâhil edilmediğimiz politik hamlelere keskin bir bıçak darbesi vurmuştur. MİLGEM projesi kapsamında üretilen dört adet korvetimiz düşmanlarımıza korku salmaktadır. Ancak bu gelişmelerin sağladığı askeri ve siyasi etkinin ötesinde, kapsamlı bir başarı sağlamanın yolu diplomatik başarılar, güçlü müttefikler ile güçlü stratejiler üretmekten geçiyor ve Türkiye’nin stratejik açıdan zayıf kaldığı boyut bu kapsamdadır. Kaddafi ve Mursi örneklerinden gitmemizin sebebi, Türkiye’nin bu iki güçlü müttefikini koruyamadığı gibi yetersiz dış siyaset uygulamalarından dolayı bölgede kendini izole etmesi, tarihi ve kültürel anlamda iz bıraktığı bölgelerde nefretle anılmaya başlamasıdır. Devlet yönetiminde çıkar ilişkisi gözetmek en doğal diplomasidir ve hükümetlerin manifestolarına aykırı olsa bile çoğu zaman ulus geleceği için adım atması gerekmektedir. Eğer Türkiye şu an Doğu Akdeniz’de Kıta Sahanlığı ve MEB Anlaşmalarını genişletemez ve sağlamlaştıramazsa girişimler bizim için olumsuz sonuçlar doğurabilir; bu durumun sebebi bölgede KKTC dışında Libya Ulusal Mutabakat Hükümet’i ile anlaşma yapılmasıdır. Hafter ve beraberinde özerk olan aşiretin arkasında bulunan güçlere bakılırsa Türkiye’nin bölgede tekrardan vakit kaybetmeye ve yıpratılmaya dönük bir siyasete çekildiği aşikâr. Bunun yanında alternatif plan olarak Mısır ve İsrail beraberinde Suriye ile Doğu Akdeniz konusu için masaya oturulmalı ve ivedilikle ilişkiler düzeltilip bu anlaşmaların tarafları haline getirilmesi gerekmektedir, çünkü bölgede çıkarılacak rezervler ulusumuzun geleceği açısından çok büyük önem teşkil etmektedir. Bu durum tekrar şu soruyu sormaya yöneltiyor: ‘’İsrail, Mısır ve Suriye ile masaya oturup pastadan pay alıp ekonomik bağımsızlık ve enerji bağımsızlığı kazanmak mı, yoksa olmayacak emeller ile kumar oynayıp kazanmayı beklemek mi? “Buradaki asıl sorun bu rezervlerin Türkiye yerine güncel olarak rakip addettiğimiz ülkelere gidecek olmasıdır. Bunları şu aşamada öngörmek çok da güç değil lakin hastalıklı bir insanın tedavi süreci gibi düşmanlık veya rekabet hali de devletlerarası çıkar ilişkileri bağlamında dostluğa dönüşebilir. Örnek olarak Mısır ve İsrail arasında bulunan güncel ilişki verilebilir. “Sözde” Demokrasi naraları atıp uluslararası hukuku savunmaktan bahsedenlerin Sisi ve Hafter’in tarafını tutup, Kıbrıs Müzakerelerini hiçe sayıp GKRY’yi Avrupa Birliği’ne alması ve beraberinde Türkiye ve Kıbrıs’ın karasularını ihlal eden 13 Parsel planını yapmalarına göz yummasının sebebi, savunduğum ‘’ulusal çıkar önceliği’’ yaklaşımının en belirgin ve en karlı örnekleridir.

Son olarak bahsetmek istediğim diğer bir önemli konu da KKTC’nin mevcut durumudur. Adına destanlar yazılan vatan toprağımız bu hengâme arasında değerine değer katmıştır. Turizm ve eğitim noktasında atılan adımlarla dünyaya 140 ülkeden insan çekerek kendini bir bakıma de facto tanıtmayı başarmıştır. Son günlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’de yaptıklarından sonra Kıbrıs’ımızın çok fazla önem arz etmemesi imkânsız olurdu, ama her gülün bir dikeni olacağı gibi Kıbrıs’ın da güncel ve keskin problemleri vardır. Senelerce müzakereler ile umutları ve çabaları boşaltılan Kıbrıs Türklerinin bu denli oyalamalara maruz kalmalarının sebebi yazımda belirttiğim diğer hususlarla bağlıdır. Gerek Akıncı Yönetimi ve beraberindeki partilerin Türkiye’siz federal devleti göze alacak kadar gözlerinin dönmesine karşı, ‘’Denktaşçılar’’ olarak adlandırılan Ulusal Birlik Partisi’nin desteklenmesi Türkiye ve Kıbrıs çıkarları için çok önemlidir. Annan Planı’nda görülen, Kıbrıs Türklerini dünyadan izole etme çabası ve Türkiye’nin gereken müdahaleyi yapmamış olması, bizi büyük bir kaosun içine sürükleyebilirdi. Mevcut durumda GKRY’nin müzakerelerde KKTC için hazırladığı haritalar ve Türkiye’yi yok sayan planlar, Rumların eski defterleri kapatmadığının ve hala Türk düşmanlığına devam ettiğinin en somut örneğidir. Hem Kıbrıs üzerinden yapılan tehditlerin hem de Dedeağaç üzerine kurulması planlanan üssün hedefi Türkiye’yi masadan ve bölgedeki fırsatlardan pay almaktan uzaklaştırmaktır. Hükümetimizin atması gereken adımlar bu durumda yurtdışında bulunan üslerini iyi bir şekilde korumaktır. Bu cümleyi temelsiz ve alelade bir öneri olarak görmek doğru olmaz en azından Sudan’da Ömer Beşir’in darbe ile indirilmesinin sebebi budur. Eğer Türkiye saf dışı bırakılırsa Kıbrıs’ta bulunan askeri üslerinin geri çevrilmesi veya sarılmasının sebebi de budur. Ayrıca Tarsus limanının Rusya tarafından 49 seneliğine kiralanmasının sebebi elbette ki hem Rusya’nın Akdeniz’de kalıcı olması hem de -görüşüm odur ki- Kıbrıs üzerinden bölgede etki kapasitesini artırabilecek Türk Donanması’nın önüne engel koymaktır. Kıbrıs meselesinde Ersin Tatar’ın attığı adımlar Anadolu tarafından desteklenmeli ve gereken mali, askeri yardımlar yapılmalıdır; çünkü Kıbrıs’ta bulunan kolordumuzun oradan çıkmayacağını bilen siyasi olarak karşı tarafa yakın aktörlerin ve medyanın Kıbrıs üzerinde kimler tarafından desteklendiğini biliyoruz. Bu denli sağlam temeller üzerine kurulan ülkeler 21. Yüzyılda askeri olarak değil, ekonomik ve siyasi karışıklık çerçevesinde yıpratılıp yıkılabilir ve bunun en bariz örneği geçen sene KKTC’de yaşanan koalisyon krizidir. Söz gelimi ülkemizde bulunan her probleme bir çözümü olduğu gibi her çıkış kapısının anahtarının bulunması önem arz etmektedir; yoksa tek çıkış kapımızı üstümüze mi kilitleyeceğiz?