Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

ABD Başkanı Donald Trump, seçim kampanyası sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşerek seçilmesi durumunda ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini, İsrail’in yıllardır en büyük planı başkenti olmasını istediği Kudüs’e taşıyacağını söylemişti. Birkaç gün önce yaptığı açıklama ile de bu vaadini unutmadığını ifade etti. Hemen ardından Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, bu durumun Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma anlamına geleceğinden kabul etmeyeceklerini ifade ederek, “Bunu, Doğu Kudüs’ün bağımsız Filistin devletinin başkenti olarak kabul edildiği Filistin meselesinde siyasi süreci iptal edecek bir saldırganlık olarak addediyoruz” dedi.
Aslına bakılırsa alınan bu karar yeni değildir. Şöyle ki, ABD yönetiminin, 1995’teki Kudüs Büyükelçilik Yasası’na göre İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması öngörülüyordu. Ancak söz konusu yasa 21 senedir Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın başkanlık dönemlerinde her 6 ayda bir “ulusal güvenlik” gerekçesiyle erteleniyordu.
Söz konusu durum, dünyanın en sorunlu bölgelerinden biri olan Ortadoğu’da çözüm olasılıkları üzerinde iyimser bir hava estirmemektedir. Çünkü Kudüs sorunu, Filistin sorunuyla özdeşleşmiş haldedir.

Uluslararası arenada bütün ülkeler tarafından kabul edilmemesine rağmen, İsrail’in fiilî başkenti olan Kudüs neden önemlidir?
Kudüs, şehir olarak Bronz çağının başlangıcında ortaya çıkmış ve Kenaniler’in bir kolu olan Yebusiler tarafından kurulmuştur. Kudüs’te ki kutsal mekanlar bu şehre ayrı bir önem vermektedir; Yahudiler için 2500 yıl önce sürgün edildikleri atalarının toprakları, Süleyman Mabedi’nin inşa edildiği yer, Hıristiyanların dinlerinin doğduğu kutsal topraklar, Müslümanlar açısından ise İslam’ın ilk Kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kutsal şehirdir.
Tarihsel olarak Filistin sorunu ve Kudüs meselesi 1917 Balfour Deklarasyonu’na kadar götürülebilir. Bu deklarasyon ve arkasından İngiliz Vekalet Yönetimi döneminde artan Yahudi göçleri sebebiyle Filistin yeniden yapılandırılmaya çalışılmıştır. Sürekli artan Yahudi nüfusu Filistinliler arasında huzursuzluk yaratmış ve iki toplum arasında çatışmalara sebep olmuştur.
Filistin sorununun II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler’e (BM) havale edilmesiyle, BM bünyesinde oluşturulan Filistin Komisyonu 1947’de Taksim Planını sunmuştur. 181 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilen bu planda Filistinlilerin ve Yahudilerin haritada belirlenen sınırlar çerçevesinde kendi devletlerini oluşturmaları önerilirken, Kudüs öneminden dolayı uluslararası bir statüye kavuşturulmuştur. Ancak, 1948 Arap-İsrail savaşının Kudüs’ü, Doğu Kudüs ve Batı Kudüs olmak üzere ikiye bölünmesiyle bu statüsünü kaybetmiştir. 1967 Altı gün savaşı ile de İsrail, Kudüs’ün tamamını ele geçirmiştir. Her ne kadar uluslararası hukuka aykırı da olsa İsrail’in, şehri işgal ve ilhak etmesinin ardından çeşitli kanuni düzenlemelerle şehrin mevcut statüsünü bozmuş, yeni Yahudi yerleşim birimleri kurarak demografik yapıyı değiştirmeye çalışmış ve Araplara ait mülklere kamulaştırma yoluyla el koymuştur.
İsrail’in Kudüs konusundaki önemli ve son adımı 1980 yılında İsrail’in başkenti olduğunu ilan etmesiydi. Her ne kadar bu karar BM Güvenlik Konseyi tarafından kınanmışsa da 1990’lı yıllarda ABD, Kudüs’ü başkent olarak tanıyabileceğine ilişkin açıklamalar yapmıştır.

Peki, ABD’nin İsrail’e ve Kudüs’e yönelik politikası nasıldır? Buna cevap vermeden hemen akla şu soru gelmiyor mu? “Asıl amaç ABD’nin dünya hakimiyeti mi, yoksa İsrail’in sınırsız Ortadoğu hakimiyeti mi?”
Ortadoğu’ya özel bir önem veren ABD, Yahudi lobisinin de etkisiyle İsrail’e yönelik yaptırımlarda bulunmamaktadır. Çünkü, Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu’da etkin bir şekilde varlığını ortaya koymak isteyen ABD, bölgede müttefik arayışında olduğu için İsrail’e olan desteğini artırmıştır. İsrail’in politikaları ile ABD’nin Ortadoğu politikası paralel bir şekilde ilerlemektedir. Bölgede ki en önemli müttefiki haline gelen İsrail’in, Ortadoğu’da ki etkinliği daha çok artmış ve vaad edilmiş toprak hayallerini gerçekleştirmek yolunda Kudüs’ün kendisine ait olduğu vurgusunu yapmaktadır.

Kudüs sorunu, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de halledilmesi çok güç bir sorun olarak ortadadır. Çünkü, Müslümanlar ve Yahudiler için kutsal mekanlar ayrılması zor olacak şekilde bir aradadır.

Çözüm olarak, İsrail-Filistin çatışmasını önlemek için Kudüs uluslararası bir yönetim altına sokulabilir.
ABD ve diğer güçlerin bölge dinamiklerini dikkate alacak şekilde tek taraflı demeçler vermekten sakınmaları gerekmektedir. Aksi taktirde kaynayan kazan Ortadoğu’da var olan savaşın daha da yayılmasına neden olabilir.
Kısaca, Trump ve Netanyahu arasında Kudüs ile ilgili anlaşma sağlanırsa bölgede büyük bir deprem etkisi yaratacak gelişmeler kaçınılmaz olacaktır.