30 yıldır nükleer program bahane edilerek İran’a yönelik psikolojik savaş hep gündemde kalmış ve kalmaya da devam edecektir. 8 Mayıs’ta ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin nükleer anlaşmadan geri çekildiğini açıklaması ile İran’da ve daha geniş kapsamlı düşünüldüğünde Ortadoğu’da ne gibi sonuçlar yaratacağı merak konusu oldu.

Bu karar Orta Doğu ve İran’a yönelik önemli riskler ve yanlış hesaplamalar üzerine kurulmuştur. ABD ve İsrail’in, İran’a ekonomik baskı yapmak suretiyle İslam Cumhuriyetini zayıflatarak siyasi bir dönüşüm yapabileceklerini hesaplamakta olduklarını söyleyebiliriz. Tabii bu hesap diğer müttefik diyebileceğimiz Sünni dünyasının lideri olmayı amaçlayan Suudi Arabistan’ın da beklentileri arasındadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Trump’ın anlaşmadan çekilme kararını olumlu olarak değerlendirmişlerdir.

İran’ın Nükleer Geçmişi

İslam Devrimi sonrası değişen dengeler içinde İran dış politikası da evrim yaşamış ve kendi dış politikasını yeniden belirlemiştir. Dolayısıyla bölgesel bir güç olabilmek güçlü bir askeri yapıya sahip olmakla paralellik gösterdiği için askeri kapasitenin artırılması gerektiğinden yola çıkılarak nükleer silahlara sahip olmak için çalışmalara başlamıştır.

İran’ın nükleer bilim ve teknoloji ile tanışması II. Dünya Savaşı sonunda ABD ile olmuştur. Yeni gelişen nükleer piyasadaki payını artırmak isteyen ABD 1957’de, İran ile iki yıl süren müzakereler sonrasında Atomun Sivil Kullanımına Dair işbirliği Antlaşması’nı imzalamış Machine and Foundry Şirketi Eylül 1967’de havuz tipi 5 MW üretim kapasiteli bir reaktörü İran’a teslim etmiştir. Başkan Richard Nixon’ın Mayıs 1972’de Tahran’a yaptığı tarihi ziyaret ile işbirliği daha da gelişmiştir.

1973 petrol krizi ile yükselen fiyatlar Şah’a nükleer enerji projelerinin kapsamını genişletme imkânı vermiştir. Yine aynı yıl Şah, İran Atom Enerji Ajansı’nı (İAEK) kurmuştur. 1974’te İran’da çokuluslu uranyum zenginleştirme tesisleri kurulmuş 1978’de de ABD, kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlemesi için İran’a “En Çok Kayırılan Ülke” statüsünü vermiştir.

1970’lerde İran’ın nükleer altyapısının genişlemesinde, İranlı uzman ve bilim adamlarının yetişmesinde sadece ABD değil Fransa ve Almanya da önemli bir rol oynamıştır.

1979 İslam Devrimi sonrası yaşanan “Rehine Krizi” İran-ABD ilişkilerinin sonunu getiren deyim yerindeyse “husumet“e neden olan bir gelişme olmuştur. ABD, nükleer alanda İran ile işbirliğini sonlandırmakla kalmayıp nükleer teknolojiyi İran’a nakletmemeleri için diğer ülkelere de baskı uygulayarak bir “engelleme politikası” izlemiştir.

1980–1988 Irak-İran Savaşı’nın, İran’ı ciddi ekonomik sıkıntıya sokması nedeniyle Humeyni tarafından nükleer santrallerin israf ve dine aykırı görülmesi üzerine nükleer silah programı kesintiye uğramıştır. Ancak savaş sırasında İran, yerli silah sanayinin olmamasının, Amerikan menşeli silahlarına yedek parça sağlayamamasının ve Batılı devletlere bağımlı olmasının büyük bir eksiklik olduğunun farkına varmıştır. Yine savaş sırasında Arap dünyasının Irak’ı desteklemesi de İran rejiminin korku ve endişelerini daha da artırmıştır. Edinilen bu tecrübeler sonucunda, İran’ın nükleer silah programı 1984 yılında Humeyni tarafından yeniden başlatılmıştır. 

ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde Orta Doğu’ya yerleşme ve bu bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol altına alma amacında olmuştur. 11 Eylül saldırıları sonrası uluslararası terörizme ve kitle imha silahları üreten ülkelerle mücadele kapsamında Orta Doğu’ya yerleşme fırsatı bulan ABD, önce Afganistan’ı ardından Irak’ı işgal ederek Orta Doğu’daki varlığını her geçen gün artırmıştır. Afganistan ve Irak’ın işgalleri sonrası çevrelendiğini ve sıranın kendisine geldiğini düşünen İran, ülke ve rejim güvenliğini sağlamak için nükleer silaha yönelmiştir. ABD, İran’ın faaliyetlerini engellemede uluslararası toplumu kendi tarafına çekmek için çaba sarf ederken İran da, ABD baskılarını güvenliğine tehdit olarak algılamış ve bu nedenle Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye ve silahlanmaya ağırlık vermiştir.

Ahmedinejad döneminde durdurulmuş olan uranyum zenginleştirme süreci yeniden başlatılmıştır. İran’ın nükleer programını tümüyle denetim altına almak isteyen Batı, gözle görülür bir çifte standart uygulamaktadır. Örneğin Hindistan-Pakistan’ın karşılıklı denge denklemi içinde nükleer bomba sahibi olmalarına göz yumulması, İran’ın nükleer silah üretmesi konusunda ki rahatsızlığını açıkça dile getiren İsrail’in Dimona Nükleer Santralinden söz edilmemesi… Kısacası İran-İsrail arasında bu dengenin sağlanması istenmiyor.

Nükleer Silah Gerçekten Savaş Nedeni Olabilir mi?

Gerçek bir savaşa neden olamaz. Öncelikle İran’ın arkasında Rusya var. Diğer yandan Basra ve Umman körfezleri arasında yer alan ve küresel petrol ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı İran tarafından kapatılırsa petrol varil fiyatının artışı tüm dünyayı etkiler.

Küçük çaplı bölgesel bir saldırı olabilir. Şöyle ki, yaklaşık bir ay önce Suriye’de Şam, Hama, Humus, Dera ve Süveyda’daki askeri tesislere yönelik yapılan hava saldırılarında Humus ilinin Kuseyr bölgesinde Hizbullah güçleri, Dera’da ise 89. Tugay olarak bilinen İran güçlerinin hedef alındığı görülmüştü. Bu saldırılar Lübnan’daki Hizbullah örgütünün genel sekreteri Hasan Nasrallah tarafından İsrail’in İran’a karşı savaş başlattığı şeklinde değerlendirilmişti.

İsrail, İran’a yönelik olarak sadece Suriye’de saldırı gerçekleştirmektedir. Çünkü İran’ın elindeki silahları bilmemekle birlikte Şiilerden de korkmaktadır. Suriye, Irak, Afganistan, Suudi Arabistan, Yemen vs. ülkelerde bulunan Şiiler İran’ı lider olarak görmektedir. Bu nedenlerle direk savaş yerine İran’ı içten yıkma çabası içinde olacakları açıkça görülmektedir.

Ülkede İç Savaş Çıkarmak…

İsrail’in ve müttefiklerinin öncelikle İran’daki etnik yapı üzerinden müdahale yapma girişimleri söz konusu olabilir. Bilindiği üzere PKK’nın en kapsamlı örgütlenmesi (PJAK)  İran’dadır ve Tahran yönetimine uzun yıllardır sorun yaşatmaktadır. ABD ile İsrail tarafından askeri ve lojistik olarak desteklenen PJAK, Batı Azerbaycan’ın sınır şehirlerinde etkin durumda olmakla birlikte birkaç ay önce bölgede genel grev ilan edilmesinde, dükkanların kepenklerinin indirilmesinde etkin olmuştur. Dolayısıyla bu durum ekonomiyi olumsuz olarak etkilemektedir. İsrail, ABD ve müttefikleri tarafından Ahvaz’da Arapların ayaklanması, Kirmanşah’ta IŞİD’in faaliyetleri, Belucistan’da Jundallah örgütünün faaliyetleri bahane edilerek BM’den uluslararası müdahale kararı çıkartmak isteyebilirler.

Peki, İran bu beklentilere nasıl cevap verecek?

İran ile ilgili olarak ABD-İsrail ve diğer müttefiklerinin beklentilerinin tam tersi durum da söz konusudur. Şöyle ki, 30 yıldır İran’a yönelik yaptırımlar rejimi değiştirmediği gibi bölgede de bir takım rahatsızlıklara ve değişimlere neden olmuştur. İran’ın, Şii Hilali içinde yer alan Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki etkisini derinleştirdiğini söyleyebiliriz.

İran’ın, 1980-1988 yıllarındaki Irak-İran Savaşı ve 2003-2015 yılları arasında nükleer programı nedeniyle üzerindeki baskılar ile hem Arap ülkelerine hem de emperyal güçlere karşı hayatta kalma mücadelesini iç kamuoyuna anlatarak rejimi koruduğunu da hatırlamak gerekiyor.

ABD’nin anlaşmadan çekilmesi İran için, ABD-İsrail müdahalesi ve buna karşı mücadele anlamına gelmektedir. Böylelikle milliyetçi söylemlerle ABD’ye karşı öfke artması ve İran içindeki ayrılıkçı hareketlerin ulusal birlik bayrağı altında yeniden inşa edilebilmesi muhtemeldir.

İran bundan sonraki süreçte Rusya ve Çin ile olan ilişkilerini geliştirerek hem yaptırımlara hem de olası bir müdahaleye karşı önlem alma yoluna gidecektir. Olası bir müdahale karşısında İran’ın diplomasi ile değil söz konusu devletler ile direk karşı karşıya gelebileceği ihtimali yüksek olmakla birlikte Devrim Muhafızları Genel Komutanı Yardımcısı Tuğgeneral Hüseyin Selami’nin ifadeleri de bunu doğrulamaktadır.

10 Mayıs günü İsrail’in, Golan Tepeleri’nden Suriye üslerindeki İran güçlerine yönelik roket fırlatması 2011’den beri devam eden çatışmalar içinde Suriye’ye karşı en ağır saldırılarından biri olmuştur.

AB’ye gelince, İran konusunda ABD’nin zorlamalarından rahatsız. İngiltere, İran’da önde gelen yatırımcı ülkelerden biri olan Fransa ve Almanya, ABD Başkanı Donald Trump’ın kararına rağmen anlaşmaya bağlı kaldıklarını ifade etmişlerdir. Çünkü AB, anlaşmanın çöküşü ile Orta Doğu’da yükselen tansiyonun zaten var olan çatışmaları derinleştirmesi riskini artırabileceğinden korkmaktadır.

İsrail Ordusunun ABD tarafından kayıtsız şartsız desteklendiğini ve ona saldırmanın, Washington’a saldırmak anlamına geldiğini herkes bilmektedir. Batı, nükleer programından vazgeçmesi için İran’a baskı yaparken, Suudi Arabistan veliahdı Selman’ın nükleer çalışmalar ile ilgili girişimlerine ve yıllardan beri nükleer çalışmalar yaptığı bilinen Pakistan gibi ülkelere ses çıkartmamaktadır. Bu durumdan da Ortadoğu’nun, İsrail ile Suudi Arabistan’ın egemen olduğu bir nükleer bölge haline gelmiş olduğu anlamı çıkmaktadır.

Tahran’ın atom bombasına sahip olması halinde Ortadoğu’daki dengelerin tamamen değişeceği ve diğer ülkelerin de nükleer silah sahibi olmak isteyeceğini düşünen İsrail, ABD ve Batılı ülkelerin yıllardır siyasi ve ekonomik yaptırımlarla Tahran’ı nükleer programından vazgeçirmeye çalıştığını ancak bu konuda başarı sağlamadığını savunmaktadır.

İranlıların bakış açısıyla ise İsrail bir devlet değil ama Filistin’i işgal eden ve buranın tarihsel sakinlerine zulmeden bir gayrimeşru oluşumdur. Dolayısıyla onunla savaşmak meşrudur.

İran’a müdahale olması durumunda…

ABD hemen her krizde İran’a yönelik yaptırım uygulamaktadır. Son krizde de bu yönde bir beklenti söz konusudur. Tabii akla hemen Rusya ve Çin İran’ın arkasında olursa yaptırımların başarısız olacağı gelir. Ancak ABD tarafından Rusya’ya da yaptırım uygulanmakta ve bu yaptırımları genişletmeye çalışmaktadır. Tüm olumsuzluklara karşın İran, elindeki güçlü silahlar, petrol ve doğalgazı kullanmak suretiyle sıkıntıların üstesinden gelebilecektir.

İsrail’in Tahran’a askeri bir saldırısı karşısında Hamas ve Hizbullah İran’ın yanında yer alarak Ortadoğu’da büyük çatışmaların çıkmasına ve çok insanın ölmesine neden olacaktır. Ayrıca İran’ın saldırı sırasında Hürmüz Boğazı’nı kapatması ile ABD’nin de İsrail’in yanında savaşa gireceği de ihtimaller dâhilindedir.

İran’ın nükleer programı, dünya gündeminin ön sıralarındaki yerini korumaktadır. ABD, AB ve müttefikleri İran’ın nükleer silah geliştirdiği yolunda şüpheler olduğunu belirterek, İran’ın nükleer teknoloji elde etmesini ve geliştirmesini engellemeye dönük politikalar uygulamaktadırlar. İran ise nükleer teknoloji elde etme hakkının olduğunu belirtmekte ve bu hakkını uluslararası arenada savunmaktadır.

AB-İran ilişkilerinin tarihi bir geçmişi vardır…

ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından AB, İran nükleer anlaşmasının işe yaradığını vurgulayarak, feshedilmemesi gerektiğini bildirmiştir. AB-İran ilişkilerini belirleyen en önemli faktör güvenlik yanında şüphesiz ekonomidir.

İran, mevcut petrol kaynakları sayesinde Batı Avrupa için 1945’lerden sonra önemli bir devlet konumunda olmuştur. 1973 petrol krizinden sonra da, İran Avrupa’nın ihracatı için ciddi bir pazar olmaya başlamış ve Avrupa Orta Doğu’ya yönelmiştir. Ancak 1979 İran İslam Devrimi ile İran-ABD arasında yaşanan kriz AB üye ülkelerini de etkilemiş ve bu ülkeler ABD yanında yer alarak İran ile ilişkilerini minimize etmişlerdir.

1990’lı yılların başından itibaren Ayetullah Ali Hamaney’in dini lider, Haşimi Rafsancani’nin de devlet başkanı seçilmesi ile AB- İran arasında siyasi ve ekonomik anlamda ilişkiler başlamıştır. Rafsancani’nin izlediği yumuşak politika sonucunda İran’ın uluslararası toplumdan tecrit edilmesi kısmen son bulmuş Batı dünyasının İran algısı değişmeye başlamıştır.
İran da ABD’nin ekonomik ve siyasi baskılarını ortadan kaldırmak için Avrupa ile ilişkilerini sürdürmeye çaba sarf etmiştir.

AB’nin endişeleri var…

AB, İran’ın bölgede hoş olmayan deneyimler yaşadığı ve dolayısıyla Ortadoğu’daki savunmasızlığını azaltmak için nükleer güce sahip olmak istemesini haklı görse de İran’ın füze kabiliyeti ve füzelerin menzilinin hem Avrupa’yı hem de İsrail’i hedefleyebileceği endişesini taşımaktadır.

AB, İran’ın nükleer çalışmaları konusunda çevresel endişeler de taşımaktadır. İran’ın sahip olduğu nükleer güç istasyonunda olası ihmal radyoaktif sızıntıya yol açabilir, Körfez ve tüm petrol kaynaklarını kirletebilir. Dolayısıyla AB ülkelerinin İran Körfezi’nden temin edeceği petrolün temiz olması gerekir.

Nükleer çalışmaları engelleyici durum yok…

İran, nükleer enerji ve uranyum zenginleştirme programındaki amacının nükleer silah değil nükleer teknoloji elde etmeye yönelik olduğunu açıklasa da kimseyi bu duruma ikna edememiştir. Hukuki olarak uluslararası hukuk ve anlaşmalara göre İran’ın uranyum zenginleştirmesinde hiçbir engelleyici hüküm bulunmamasına rağmen İran’ın Batı karşıtı tutumu Batılı ülkelerin güvensizliğine yol açmış çalışmaların nükleer bomba yapımı için olduğu düşünceleri sorunu kriz boyutuna taşımıştır.

Günümüzde İran-AB ilişkileri karşılıklı çıkarlar çerçevesinde devam etmektedir. AB, İran için önemli bir ticari ortak olduğu gibi, İran da AB için hem enerji güvenliği hem de bölgesel güvenlik açısından son derece önemlidir. Bu nedenledir ki, Ortadoğu’daki istikrarın bozulmasından endişe eden AB, İran’a yönelik herhangi bir askeri operasyonu da desteklemektedir.

Sonuç

ABD ve İsrail’in İran’a olası direk müdahalesi 3’üncü Dünya Savaşı’na neden olur. Bunun bilincinde olan BM’de endişe duyduğunu dile getirmekte, İngiltere ve AB’de İran’a yönelik bir müdahaleyi desteklememektedirler. Çünkü ticari kayıp ciddi boyutlara ulaşabilir. Bölge devletlerinin de olası bir savaşın yıkıcı etkisini göz önünde bulundurarak ABD’nin, İran’ı sürekli tehdit olarak göstermek suretiyle kendilerine silah satışı yaparak kazanç sağladığı gerçeğine göre hareket etmelidirler.