57 üyesi bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi sonucu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Dönem Başkanı olarak başlattığı diplomasi trafiğinin ardından bugün İstanbul’da toplanıyor.

İslam Konferansından bu yönde nasıl bir karar çıkacağı merak konusu…

Öncelikle İİT’nin kuruluş sürecine bakmak faydalı olacaktır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, milletlerarası alanda örgütlenme dönemi olarak dikkat çekmektedir. Doğu ve Batı Blokları içerisinde başlayan örgüt teşebbüslerini, üçüncü dünya ülkeleri de izlemiştir.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlıklarına kavuşan Arap ülkeleri yöneticilerinin çoğu, Batı yanlısı ve Batı’nın etkisinde oldukları için İslam Birliği düşüncesine pek sıcak bakmamışlar, daha çok etnik ve bölgesel toplantılara önem vermişlerdir.
22 Ağustos 1969 yılında Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın Avustralyalı bir Yahudi olan Michael Danis Rohen tarafından yakılması üzerine ortaya çıkan tepkiler İslam Konferansı’nın toplanmasına ortam hazırlamıştır.

İİT, dinsel olmaktan çok siyasal nitelik taşımaktadır. Kutsal yerlerin korunması ve Filistin halkına destek sağlamak bunlar arasındadır. İslam Zirvesi’nin ilk toplantısında iki görüş tartışılmıştır. İlk olarak, varlık ve zenginliklerini saltanatlarının devamına bağlayanlar, zirve toplantısının gündeminde El-Aksa yangını ile Kudüs’ün durumunun geniş olarak ele alınmasına karşı çıkmış, Sosyalistler ise, sorunun aslında İsrail meselesi olduğunu öne sürüp bu konuya, gündemde ayrıntıları ile yer verilmesini istemişlerdir. Hatta bu toplantıda, Kudüs’teki kutsal yerlerin korunmasını sağlamak amacıyla bir Müslüman-Hristiyan Zirve toplantısı yapılması yönünde teklif de yapılmıştır ancak reddedilmiştir.

Bu tartışmadan ortaya çıkan soru şu olmalı… Filistin ve Kudüs meselesi İslam Dünyası için birleştirici bir unsur mudur?

Cevap; Filistin sorunu, Arap Dünyasındaki diktatoryal rejimlerin kendi meşruiyetlerini korumak için İsrail’i yok edeceğiz şeklinde kullandıkları bir söylem olmuştur. Aslında Filistin sorunu, birleştirici olmaktansa ayrıştırıcı olmuştur diyebiliriz. Çünkü bazıları İsrail’e yönelik amborgo uygulamak isterken diğerleri ise, İsrail’in parasının çok olduğu ve kendi ülkelerinde yatırım yapabileceği yönünde fikir ayrılığı yaşamışlardır. Kısacası para belirleyici olmuştur ve olmaktadır.

Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine gelince, İsrail’i İran’dan daha yakın görmektedirler.

Türkiye, Filistin ve Kudüs konularında çok hassasiyet göstermiş ve bu konular üzerinde Arap Devlerinden daha kararlı bir tutum takınmıştır. Örneğin, İsrail’in, 29 Temmuz 1980’de İsrail Parlamentosu tarafından kabul edilen bir kanunla Doğu Kudüs’ü Batı Kudüs’e katıp, ‘‘ebedi ve değişmez başkent’’ olarak ilan ettiğinde Türkiye tepkisini, 1956’da maslahatgüzar seviyesine indirmiş olduğu diplomatik temsilcisini 2. Kâtip seviyesine indirerek göstermiştir.

İsrail’in 1948 yılında kuruluşundan bugüne tek yaptırım kararı yoktur. İsrail’e yönelik Arap Devletlerinin tepkisi, hem geçmişte hem de bugün onunla, barışa hayır, görüşme masasına oturmaya hayır ve onu tanımaya hayır şeklinde olmuştur. Bu söylemlerin geçersiz olduğunu bilen İsrail’in, taviz vermesi söz konusu bile değildir.

Bugün toplanan İİT’dan, İsrail’e yönelik kınama ve elçilerinin çekilme ihtimali dışında bir yaptırım kararı çıkacağını düşünmüyorum. Öncelikle liderlerin menfaatlerini bir kenara bırakmaları gerekiyor. Bunun dışında Türkiye, Rusya, İran ve diğer komşuları ile işbirliği yaparak İsrail’e yönelik Kudüs konusunda etkin bir tutum sergileyebilir.