Facebook
Facebook
Twitter
Visit Us
Google+
Google+
http://ankaenstitusu.com/iran-ve-suudi-arabistan-icin-ikinci-suriye-yemene-baris-gelir-mi/
YouTube
YouTube

Hem Suudi Arabistan, hem de İran için ikinci Suriye olarak görülen Yemen’de yaşananların, İran ve Suudi Arabistan’ın Sünni-Şii çatışmasını kullanarak etkinliklerini artırma çabaları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şam ve Yemen’in de dâhil olduğu bölge ülkelerinde yaşananlar sadece iç savaş değil aynı zamanda bölgedeki güçlerin çıkar çatışması olarak da değerlendirilebilir.

Arap Baharı ile birçok Arap ülkesinde görülen toplumsal değişim etkisini Yemen’de politik değişim olarak göstermiştir. Yemen, Arap Baharı öncesinde de siyasi istikrarsızlığı birçok alanda yaşayan bir ülke iken Arap Baharı ile çatışmalarla sürekli hareketli olan karmaşık yapısını farklı bir boyuta taşımıştır.

Nüfusunun yaklaşık %35’i Şiiliğin bir kolu olan Zeydiliği benimsemiş olan Yemen, uzun yıllar boyunca Kuzey ve Güney Yemen olarak iki ayrı devlet şeklinde yaşamıştır. Kuzey Yemen Osmanlı Devleti’nin Ekim 1918’de bölgeden çekilmesi üzerine bağımsızlığını kazanmıştır. Güney Yemen ise Bab-ül Mendep Boğazı’nı ve dolayısıyla da Kızıldeniz’i denetleme imkânı veren konumunun getirdiği stratejik değer nedeniyle 1839’da İngilizlerce işgal edilmiş, uzun bir süre İngiliz kontrolünde kaldıktan sonra 1967’de bağımsızlığını kazanmıştır. Ancak her iki Yemen’de de istikrar bir türlü sağlanamamış, her ikisinde de birçok darbe hatta iç çatışmalar yaşanmıştır. İlginç bir tarihe sahip olan Yemen, siyasal ve toplumsal yapısıyla da oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı bölgesel ve uluslararası ülke ve güçler bu karışıklığın giderilerek ülkenin istikrara kavuşmasını istememektedirler.

Yemen’in coğrafi konumu ise herkesi ilgilendirmektedir. Çünkü bu ülke Somali ve Cibuti’yle birlikte Kızıldeniz’in güney çıkış ve girişini kontrol etmektedir. Bab’ül Mendep Boğazı olarak bilinen bu dar geçit Süveyş’ten giren ve çıkan tüm sivil ve askeri gemiler için önemlidir. Ama aynı zamanda İsrail’e giden gemiler için çok daha önemlidir.

Suudi Arabistan önderliğinde bir koalisyon kurularak ülkeye müdahale edilmesi ile başlayan iç savaş, aslında nüfusunun %17’si Yemen kökenli olan Suudi Arabistan’ın bölgesel politikalarının İran’ın bölgesel politikaları ile çatışmasının bir sonucudur. İç savaşın çıkmasına neden olan etkenler bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalesini meşru hale getirmiştir.

Ali Abdullah Salih yönetiminin, Güney Yemen’i 90’lı yıllardan sonra Yemen El Kaide’si (AYEK) ile çatışmaya zorlaması, Kuzey’deki Zeydi inancına sahip ve Sünnilere oranla az sayıda olan Husileri Yemen’de görmezden gelerek onları azınlık sayması Husilerin hiçbir zaman diğer toplumlara adapte olamamasına neden olmuştur.

Husiler zamanla Yemen iktidarının kendilerine uyguladığı izolasyon politikası nedeniyle, inançlarına en yakın olan İran’dan destek almak durumunda kalmışlardır. İran’ın da Arap Baharının gerçekleşmesinin ardından Yemen’e olan ilgisi artmıştır. Saddam Hüseyin’in devirmesinin ardından İran, Ortadoğu’da ciddi bir güç ve etki alanı kazanmış, Bağdat, Lübnan ve Şam yönetimlerini büyük oranda etkisi altına almıştır. Bu kapsamda, İran, Şiiliğe yakın bir duruş sergileyen Husileri, Aden Körfezi ve Arap Yarımadası’nda desteklemiştir.

İran’ın Yemen ilgisi, El Kaide’nin güç kazanmasını bahane ederek bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan ABD ve bu dizayna destek olan Suudi Arabistan’ın hoşnut olmadığı bir durum durumdur. Hoşnutsuzluğun bir başka nedeni de hem bölgedeki Sünni ülkelerin, hem de Suudi Arabistan’ın Yemen’de olduğu gibi azınlık konumunda bulunan Şii nüfusunun varlığıdır. Özellikle Suudi Arabistan’da petrol ve diğer önemli yeraltı kaynaklarının bulunduğu bölgelerde Şii vatandaşlar yaşamaktadır.

Yemen’de olası bir Husi hâkimiyeti Sünni ülkelerde yaşayan Şii vatandaşların da ayaklanmalarına zemin hazırlayabileceği endişesini beraberinde getirmektedir. Çünkü nüfusun yaklaşık %35’ini oluşturan Şii nüfusun yönetimi ele geçirmesi demek, Suudi Arabistan topraklarında yaşayan ve nüfusun yaklaşık %15’ini oluşturan Şiileri de harekete geçirebilecek bir faktördür. Ayrıca Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısı olan Ortadoğu’da jeopolitik konumu ve gerçekleştirilen ticaret hacmi bakımından en önemli boğazlarından olan Bab-ül Mendep’in Şiilerin eline geçmesi tehlikesini Suudi Arabistan’ın yanı sıra, Körfezdeki petrol üreticisi ülkeler ve Batılı ülkeler göze alamamaktadır.

Dünya petrolünün %8’inin geçtiği Bab-ül Mendep Boğazı ve Kızıldeniz’in denetimine imkân vermesi açısından Yemen çok önemli bir ülkedir. Husilerin, başkent Sana’yı kontrol altına alması ve güneyin başkenti olarak kabul edilen Aden’e doğru ilerlemesi, Suudiler tarafından çok büyük bir ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Arkalarında İran’ın desteği olan Husilerin Suudi Arabistan’a Arap Yarımadası’nın en güneyinden oluşturduğu tehdit, İran’ın genişleyen etkisine karşı Suudileri bölgesel bir ittifak arayışına da itmiştir. Boğazın İran’ın kontrolüne geçmesi, bölgede müttefik konumunda bulunan Rusya ve İran’ın AB ülkeleri ile ABD’nin ekonomik çıkarlarına ciddi bir darbe vurmuş olacaktı. Ayrıca bölgenin önemli aktörlerinden olan İsrail için Bab-ül Mendep Boğazı hayati önem arz etmektedir. İsrail’in ilerleyen dönemde gerek Filistin meselesi gerekse insani faktörlerden dolayı AB ile ilişkilerinin bozulması durumunda Bab-ül Mendep Boğazı’na çok daha fazla bağımlı hale geleceği öngörülmektedir.

Yemen’de durumun netleşmesi ve gerçek demokrasinin yerleşmesi hiçbir zaman komşusu Suudi Arabistan’ı hoşnut etmeyecektir. Çünkü Yemen’de güçlü bir El Kaide örgütlenmesi ile güçlü bir sol ve liberal milliyetçi geleneği var. Bunların her ikisi de Suudi Arabistan’ın korkulu rüyası.

Yemen Barış Görüşmeleri

Yemen’deki iç savaşa diplomatik çözüm bulma çabaları 2015 yılında İsviçre’nin Biel ve Cenevre kentlerinde, 2016 yılında ise Kuveyt’te yapılmış olsa da şimdiye kadar sonuç vermemiştir. İki yıl aradan sonra 6 Eylül’de Cenevre’de yapılması planlanan Yemen konulu istişare toplantısı Husilerin katılımının sağlanamaması nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. En son Aralık ayında BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths’in girişimleriyle İsveç’te Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde Yemen barış görüşmeleri yapıldı.  Ancak akla gelen soru şu: Dört yıldır devam eden iç savaşa ve sefalete müdahale edilmezken neden şimdi uluslararası destek ve memnuniyetle barış görüşmelerine gidildi? Öncelikle Cemal Kaşıkçı cinayeti uluslararası kamuoyunun Yemen sorununa yaklaşımını değiştirdi ve soruna müdahaleyi hızlandırdı. Ayrıca Koalisyon güçlerinin okul, hastane, öğrenci servisi, cenaze törenleri vb. saldırılarında yaşanan sivil kayıplar da durumu tetiklemiştir. Ancak şimdiye kadar BM’nin hiçbir sorunu çözemediği dikkate alınırsa bu sorunun da belli konular dışında kökünden çözülebileceği ihtimali çok zayıftır.

Barış görüşmelerine yönelik çalışmaların, yaptırımlarla İran’ın bölgede tecrit edilmeye çalışıldığı aynı döneme denk gelmesi, ABD’nin Ortadoğu’da yeni bir yapılandırma planı ile örtüştüğünü göstermektedir.

Yemen barış görüşmelerinde esir değişiminin yanı sıra Husilerin Hudeyde’den çekilmesi, Taiz’in etrafındaki kuşatılmışlığın ortadan kaldırılması, havalimanlarının açılması ve Merkez Bankası’nın ortak işletilmesi gibi hususlar ele alınmıştır.

Yemen hükümeti ve Husi temsilcileri esirlerin değişimi konusunda uzlaşıya varmış olsalar da özellikle Hudeyde liman şehri üzerinde görüşmeler yoğunlaşmıştı. Görüşmeler sonucunda Hudeyde kentini kapsayacak ateşkes üzerinde anlaşma sağlandı. Buna göre uluslararası gözlemcilerin konuşlandırılacağı Hudeyda’dan Husiler çekilecek, Suudi Arabistan ve BAE öncülüğündeki Arap koalisyonu da kente yönelik hava bombardımanlarını durduracaktır.

Hudeyde üzerinde özellikle duruluyor…

Son barış görüşmelerinde üzerinde ateşkes konusunda anlaşılan ve 2015 yılından beri Husilerin elinde bulunan Hudeyde, Yemen’deki tarımsal üretimin %30’unu karşılarken ülkeye giren tüm gıda ve insani yardım malzemelerinin yaklaşık %70’inin  bu limandan yapılması bakımından stratejik öneme sahiptir. Dolayısıyla bölgede devam eden çatışmalar bu sevkiyatları engellemektedir. Aynı zamanda Hudeyde’de kontrolü sağlayan güç hem Kuzey, hem de Güney Yemen’de söz sahibi olacaktır. Dolayısıyla Husiler için hayati önem taşımaktadır.

İran, Şii Hilalinin son halkasını oluşturan Yemen ile ilgili barış görüşmelerini desteklediklerini, Yemenlilerin bağımsız ve barış yönlü yaklaşımla yabancıların etkisi olmadan bu acımasız krize son vermelerini umdukları yönünde değerlendirmede bulunmuştur. Her ne kadar İran görüşmelere katılmak istemişse de ABD’nin telkini ile BM tarafından kabul edilmemiştir. Ancak şunu söylemek daha doğru olur, İran’sız bir Yemen toplantısı olmaz.

Dünyanın en büyük insani krizi…

Binlerce kadın ve çocuğun öldürüldüğü ve milyonlarca insanın kıtlıkla karşı karşıya bırakıldığı saldırılar zaman zaman uluslararası kamuoyunda tartışılsa da Yemen’deki insani krizi durduracak ciddi bir adım atılmış değil.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Mark Lowcock, nüfusunun %70’inin açlıkla mücadele ettiği Yemen’in Taiz, Sada, Haja ve Hudeyde şehirlerinde ilk kez 250 bin kişinin 5. aşama olarak nitelendirilen en kötü seviyede açlık, ölüm ve fakirlikle karşı karşıya olduğuna dikkat çekti. Yemen’de yaklaşık 5 milyon kişi de 4. aşama olan “acil durum” seviyesinde bulunmakla birlikte bu insanların sürekli yetersiz beslendiği, ölüm oranının yüksek olduğu ve yiyecek sıkıntısı yaşayacak derecede ekonomik kayıp içerisinde olduğu belirtilmektedir.

Sonuç

Yemen’de yaşanan üzücü olaylar 2015 yılından bu yana tüm dünyanın gözü önünde cereyan etmiş uluslararası toplum ve kuruluşlar bu gelişmelere yeterli önemi vermemiştir. Eğer baştan önlemler alınmış olsaydı Yemen felakete sürüklenmezdi. Yemen’de devam eden çatışmalara yönelik Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyon güçlerinin askeri müdahalesinin de amacından saptığı görülmektedir. İstenilen başarı elde edilememiş, Yemen’de huzur ve güven ortamı sağlanamamıştır.

ABD’nin son yaptırım kararlarıyla İran içine kapanmış olsa da Yemen’den vazgeçeceği söylenemez. Yemen üzerinde pasif desteği devam etmektedir. İran ve Suudi Arabistan arasında herhangi bir uzlaşı sağlanmadıkça, buna Körfez ülkeleri de dâhil olmak üzere, Batı lehine İran aleyhine girişimlerde bulunuldukça bölgeye istikrarın geleceğini düşünmek sadece bir hayal olacaktır. Koalisyon güçlerinin de Yemen’deki savaşa bir an önce son verme konusunda isteksiz oldukları söylenebilir. Çünkü parçalanmış bir Yemen’in kontrol edilmesi ve ele geçirilmesi daha kolay olacaktır.

Hudeyda şehrinde ateşkes ilan edilmesi ülke genelinde tamamen ateşkes olacağını göstermemektedir. Şöyle ki; ABD tarafından İran’a karşı kışkırtılan Suudi Arabistan ile İran mücadelesi bitmeden ateşkes sağlanamaz. Tabii tek neden bu değildir. Yemen ulusal bütünlükten yoksun olduğundan çok farklı örgütler ve bunların farklı talepleri vardır. Hiçbir zaman ulusal bir bütünlük ve istikrar içinde olmamış Yemen’in bugün de tek bir ulus devlet olarak yapılanmasını hayal etmek zordur.