İnsanlık tarihi kadar eski olan hürriyet ve eşitlik mücadelesi, 18. yüzyıldan itibaren kurumsallaşarak ulus devlet biçiminde 21. yüzyıla ulaşmıştır. Ancak küreselleşmenin etkilerinin yerelleşme olarak ortaya çıktığı günümüzde karşı karşıya kalınan sorunların; ağır güvenlik tehditleri, terör, radikalleşme ve politik istikrarsızlık olarak çeşitli boyutlara taşınarak ulus devlet yapılarının tartışılmasına ve çözülmesine zemin hazırladığı bir dönemden geçiyoruz. Dünya barışı ve insan haklarının korunması açısından ayrı bir önemi bulunan bu sürecin hukuk devleti, anayasal devlet, demokrasi gibi insanlık birikimini de tehdit ettiği, özellikle hukuk devleti mekanizmalarına onarılması zor ağır yaralar açtığı görülmektedir. Artık çoğu ülke, olağan yönetim usullerini – geçici bile olsa – bırakarak olağanüstü hal uygulamalarını hayata geçirmektedir. Bu durum; olağanüstü hal uygulama ve mekanizmalarının egemenlik, otorite ve meşruiyet kavramları açısından değerlendirilmesini ve tartışılmasını gerektirmektedir. Türkiye de; bu süreçten etkilenen ülkelerin başında gelirken, dünyanın merkezi coğrafyasında bulunması, uzun yıllardır mücadele ettiği etnik teröre dini terörün de eklenmesi, karşı karşıya kaldığı darbe teşebbüsleri açısından özellikle etüt edilmesi gereken bir devlettir. Yazının sonunda diyeceğimizi başında ifade ederek başlayalım: Bütün bu tehdit ve saldırılar bir asli kurucu irade – egemenlik sorunudur ve bu yazıda bu konu detaylarıyla açıklığa kavuşturulmaya çalışılmaktadır.

Bilindiği gibi hukuk; insanların sahip olduğu hakların güvenceye kavuşturulduğu sistematik bir bütün olarak kabul edilir. Ancak toplumsallaşmanın ve beraberinde getirdiği farklılaşma ve çeşitliliğin düzensizliğe, çatışmaya ve şiddete yol açması; beraberinde kamu düzeninin sağlanması sorununu da karşımıza çıkartmaktadır. Kamu düzeninin sağlanması meselesi de içerisinde ayrı bir sorunu barındırmakta, esasen ‘adaletli bir kamu düzeni’ sağlanması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Birbiriyle iç içe geçen bu sorunlar, o toplumda iktidar yarışlarını da kendiliğinden beraberinde getirir. Galip gelen iktidar adayı çatışmayı sona erdirerek kamu düzenini sağlar ancak bunun sürdürülebilirliği de sürecin devamında beliren ayrı bir olgusal sorundur. Bir diğer ifadeyle ‘iktidarın kurumsallaşması’ olarak genel tanımı yapılan ‘devlet’ ve kendisini var eden unsurların tarih sahnesinde ne kadar yer alacağı hukuk ile yani o devletin hukuku ile doğrudan bağlantılıdır.  Aşağıda detaylarıyla ele alacağımız bu olgular açısından ilk olarak bahsetmemiz gereken devlet ile hukuk arasındaki ilişkidir.

Egemenlikle ilgili detaylı açıklamalar ileride yapılmak üzere, bu kavramların nasıl oluştuğunu gösteren bağlantı noktalarına değinmekte fayda var. İlk olarak devletin kuruluşunun bir asli kurucu iktidar – egemenlik olgusu olduğunu belirtelim. Bu durum, devletli toplumlarda aynı zamanda bir hukuk sisteminin teşkilatlanmasıdır ki; hukukun normatif özelliği gereği yaptırım içeriyor olması, ‘devletin meşru şiddet tekeli’ olarak da adlandırılır. Bir diğer ifade ile devletli toplumlarda hukukun yürürlüğe girmesiyle ‘ihkak-ı hak yasağı’ söz konusudur. Cezalandırma yani şiddet uygulama (hukuken tanınan istisnalar dışında; meşru müdafaa, zaruret hali gibi) vatandaşlar için yasaktır, bu yetki yalnızca yetkilendirilmiş kamu gücündedir. İşte bu aşamada karşımıza iki soru gelmekte:

  1. Hukuk kuralını kim koyacak, bir diğer ifade ile kanun koyucu kim olacak?
  2. Yürürlüğe koyulan bu kurallara kimler uyacak, herkes mi? İktidarlar da bu herkese dâhil mi?

Birinci sorunun cevabı eğer; kuralı, kurala tabi olacaklar yani halkın kendisi koysun ise, o zaman demokrasiden bahsedilir. Doğrudan demokrasi uygulamalarının mümkün olmamasından dolayı da temsili demokrasi ve bunu sağlayacak mekanizmalar tartışılır.

İkinci sorunun cevabı ise hukuk devleti tartışmalarını beraberinde getirir. ‘Hukuk kuralına uymak herkesin yükümlülüğüdür, iktidarlar da dâhil’ denilirse, işte bu aşamada yukarda bahsettiğimiz ‘devletin meşru şiddet tekeli’ yani kurala uyulmaması halinde gündeme gelecek olan yaptırım unsuru esas sorun olarak karşımıza dikilir. Çünkü iktidarlar yani halktan kural koyma ve yürütme yetkisi ile cezalandırma yetkisi alanlar, kendi kendilerine nasıl yaptırım uygulayacaklardır? Bu nedenle; hukukun üstünlüğü veya hukuk devleti mekanizmalarının hayata geçebilmesi için dünya ölçeğinde yüzyıllardır tartışmanın öbeğinde, ‘yargı bağımsızlığı’ olgusu yer almaktadır. Bu olgu öylesine önemli bir ontolojik değere sahiptir ki; bir devlette adaletin sağlanması için yargı bağımsızlığı mekanizmaları hayata geçemezse, o hukuk kuralları objektif ve yeknesak bir biçimde uygulanamaz demektir. Bu durum adaletsizliklere yol açarak kamu vicdanını yaralayacağı gibi, devleti var eden asli unsurların tartışılmasına ve meşruiyet sorunlarına yol açar. Nitekim ‘adalet Mülkün temelidir’ sözü de bunu ifade etmektedir. Bütün bu temel ilkelerin hayata geçmesi ise bir temel teşkilatlanma yani anayasa sorunudur.

Çağımızda hukuk devleti uygulamaları bakımından karşı karşıya kalınan bir başka sorun ise hukukilik denetimidir. Ülkeden ülkeye değişen uygulamaları bulunan bu denetimi ülkemizde ‘anayasanın üstünlüğü ilkesi’ bakımından uzman bir yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi yapmaktadır. Bu kapsamda devletin ve kamu kurumlarının yukarda saydığımız görevlerini yerine getirip getirmediğini denetlemektedir.  İşte hukukun “olan” ile “olması gereken” yüzü burada çakışmaktadır. Yasa koyucu, hukuk kuralını belirlerken, toplumda meşru olanı yani genel kabul gören kuralı mı benimsemeli, yoksa bunun bir sınırı ya da ilkesi mi olmalı? Olması gereken yönüyle hukuk kuralı, toplumdaki meşru değer yargılarının da ötesinde topluma rağmen onun ilerisinde bir anlayışı benimsemeli ki adaleti sağlayabilsin. Her yasal olan meşru olabilir ama her yasal veya meşru olan hukukidir, denilemez. Bu şekilde hukuk kuralı olgusal alanda “var olanı” değil, “olması gerekeni” dile getirir. Bu yönde pek çok örnek verilebilir. Örneğin; bir toplumda çok eşlilik ya da hırsızlık olgularının genel kabul görmesi halinde, hukuk düzeni de çok eşliliği tanıyan ve düzenleyen, hırsızlığa karşı yaptırım öngörmeyen bir kapsamda mı gerçekleşmeli? Toplumdaki gelenek görenek kisvesinde yaşam alanı bulan kan davası, tecavüz, namus – töre cinayetleri gibi olgular karşısında yasa koyucu bu “meşru” değer yargılarını gözeterek mi hukuk kuralı ihdas etmeli? Bu türde bir eğilimin demokrasi adına savunulması, yani halkın tabi olacağı hukuk kurallarının yine halkın bu değer yargıları ile paralellik arz etmesi hukukilik noktasında savunulabilecek bir düşünce değildir. Hukukilik; toplumdaki olumsuz, akla, ahlaka ve adalete aykırı uygulamalara karşı adaleti tesis edecek, toplumun içinde bulunduğu kaos veya bunalım diye adlandırabileceğimiz haksızlık pratiklerinin ortadan kaldırılması ya da tedricen azaltılması yönünde işlev görecektir. Bu yüzden de bir toplumda yürürlükteki kuralların hem “meşru” hem de “hukuki” olabilmesi o toplumun uygarlık düzeyi ile ilgilidir. Bir başka deyişle, kâğıt üzerine yazıvermekle haklar gerçekleşmemektedir. Esas mesele onu bir temel ilke ve değer olarak kabul etmekte ve davranışa yani yaşam pratiklerine yansıtmaktır.

Bilindiği gibi devlet, kurumsallaşmış iktidar tipi olarak 3 esas unsura dayanır: Toprak unsuru ülke, insan unsuru millet (ulus), irade unsuru ise egemenlik olarak ifade edilir. Bu üç unsurun birarada bütünsel bir tutarlılık içinde varlığını devam ettirmesi hayati bir öneme sahiptir. Ancak egemenlik unsuru yani devlet kurma iradesi, içlerinde en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Bu iradenin yaşatılması ve ulus olma bilincinin sürdürülmesi, kültür ile de ilişkili olarak, o devletin eğitim politikalarından da etkilenir.

Klasik yaklaşıma göre; egemenlik, devletin hukuki kriterini belirleyebilmek için tüzel kişiliğine (hukuki kişiliğine) ait olan bir unsurdur. Bu unsur, devletin kendi yetkilerini ve kendi temel hukuk kurallarını serbest iradesiyle belirlemesidir. Bu anlamda egemenlik; hukuki, asli ve en yüce bir iktidardır. Sunay; egemenliği, devletin elinde bulundurduğu “yönetme yetkisi” ile ilişkili bir kavram olarak ele alıp, onu, merkezileşmiş yönetim ya da merkezde toplanmış “bir” siyasi-hukuki gücün varlığı anlamında, modern devletin doğuşuna aracılık eden ve ona teorik temel teşkil eden bir kavram olarak tanımlamaktadır. Gerçekten de egemenlik kavramının ortaya çıkışı, modern devletin ortaya çıktığı 16. yüzyılda, feodal düzenin çökmesi sonucunda merkezileşmeye doğru gidiş süreciyle çakışmaktadır. Bu dönemde; Avrupa’da başta Fransa Krallığı olmak üzere monarşiler ile feodalite, papalık ve Roma-Cermen İmparatorluğu arasında yüzyıldan fazla süren mücadeleyi Fransa Krallığı kazanmıştır. İçeride feodal güçlere karşı kesin üstünlüklerini kabul ettirmeleri, dışarıda da papalık ve imparatorluk karşısında bağımsızlıklarını sağlamaları üzerine, Fransa krallarınca ülke içinde kendi iktidarlarına rakip olabilecek bir iktidar, ülke dışında da kendilerinden üstün bir kudret tanımadıklarını ifade eden bir hukuki formül olarak kullanılmıştır. Modern devletler sisteminin belirmeye başladığı bu dönemde egemenlik, Poggi’nin deyişiyle aslında bütünüyle yalın gerçeklerden ibarettir. O dönemde bir devletin egemenliğinin sınırları, o devletin iddialarını gerçekleştirebilme, dediğini yapabilme yeteneğinin sınırları olarak görülmüştür. Örneğin; bir devlet için etkin bir biçimde denetimi altında tutamayacağı ve başka devletlerce denetlenmesini engelleyemeyeceği topraklar üzerinde egemenlik iddia etmesinin hiçbir yararı yoktur.

Bu anlamıyla egemenliği tanımlayan ve sistemleştirerek bir teori haline getiren ünlü Fransız hukukçusu Jean Bodin’dir.  Bodin; 1576 yılında yayımladığı “Devletin Altı Kitabı” adlı eserinde ilk kez “egemenlik”  kavramından (souveraineté) bahsetmiş, onu “bütün yurttaşlar ve tebaa üzerinde hukuken sınırlandırılmamış üstün kudret – iktidar”  olarak nitelendirmiş ve bu iktidarın 4 temel özelliğini saymıştır. Buna göre egemenlik mutlaktır, süreklidir,  bölünemez ve devir ve ferağ olunamaz.

Bodin’in yaptığı egemen tanımlamasında egemenliğin sahibi kraldır. Rousseau ise egemenliğin kaynağı olarak halkı görmüştür. Onun anlayışında egemen, kolektif bir varlıktır ve bu varlığa Rousseau “genel irade” adını vermektedir. Ve yine Rousseau’ya göre de egemenlik bölünemez, devredilemez, sadece kendisi tarafından temsil edilebilir. İktidar devredilse bile irade devredilemez. Rousseau, egemenliğin sınırsızlığına dair, eserinin bir başka yerinde ise şunları söylemektedir: Egemen gücün yürürlükten kaldıramayacağı bir yasaya göre davranması, siyasal bütün kavramının ruhuna ters düşer. Rousseau’nun bu deyişini, özgür ve eşit insanlar için toplum halinde yaşamaya başlamanın tek yolunun kendi aralarında bir "toplum sözleşmesi" yapmak, yani serbestçe razı olunan bir birliktelik kurmak olduğuna yönelik öğretisiyle birlikte değerlendirdiğimizde, ulusal egemenlik ilkesinin nasıl bir temel anlayış olduğu daha kolay kavranacaktır. Böylece, çağdaş demokrasinin temel konusu olan "toplumun iradesi ile bireyin özgürlüğü arasındaki çatışma" sorunu da toplum sözleşmesinin sağladığı bütünleşme içinde yerini kolayca bulmuş olmaktadır. Georges Vedel’in  "Bu anlayış çerçevesinde, klâsik demokrasi herkes için hem iktidara serbestçe katılma, hem de iktidara serbestçe muhalefet edebilme anlamına gelmektedir" dediğini aktaran Soysal; çoğunluğun iradesine karşı azınlıkta kalmanın, bu anlayışa göre o iradeyi benimsemeye ve ona boyun eğmeye engel olmadığını ifade ederken, bu “irade bütünlüğü” anlayışını, çağdaş demokrasiye geçişin en parlak anlatılışı olarak kabul etmektedir.

Egemenliği devlet ile onun bir unsuru olarak tanımlayan klasik anlayış- yaklaşım bugün artık değişmiş durumdadır. Küreselleşmenin ve uluslararasılaşmanın, devletlerin egemenlik alanları üzerinde yarattığı olumsuz etkinin de sonucu olarak devlet temelli egemenlik anlayışı, kendini siyasal iktidar temelli yaklaşıma bırakmıştır. Sonuç olarak; siyasal katılma ile ilgili olan bu konu, asli kurucu iktidar – tali kurucu iktidar bakımından bir ayrıma tabi tutularak, egemenliğin sahibi, anayasa yapma gücü olarak kabulden hareketle asli kurucu iktidar olarak kabul edilmelidir. Özetle; egemenliğin varlık nedeni, insanların birbirleriyle zorunlu olarak kurduğu ilişkiler ve insan doğasının gerektirdiği ihtiyaçlardır. Birey; bu ihtiyaçların giderilmesini sağlayacak olan siyasal bütünün bir üyesi olduğundan, karar verme – hükmetme gücünün kaynağı ya da siyasi gücün meşruiyet temeli halka dayanmaktadır. Yalnız burada da bir ayrım yapmakta yarar var. Halka dayanır derken hangi halk? Bu halkın ilk oluşum zamanına gidersek, toplumsallaşma ve devamında siyasal bir toplum olma anını değerlendirmemiz- esas almamız lazım. Egemenliğin sosyolojik temeline bu şekilde değinmiş oluruz. Siyasal bir bütün oluşturma aşamasına gelmiş olan toplumlar artık kolektif bir gövde haline gelerek devleti kurarlar ve bu iradelerinin devam etmesi, kendilerinden sonraki kuşakların da yaşam alanı olması için bu siyasal yapıyı kurumsallaştırırlar. Esasen, bu kurumsallaştırabilme iradesi egemenliğin bir tezahürüdür. Yani, somut olarak her devletin insan unsuru olarak yaşayan halk egemen kabul edilemez. Bu sonuca şu şekilde varabiliriz: Bir anayasanın değiştirilemez maddeleri ile (örneğin TC 1982 Anayasasının ilk üç maddesi) diğer maddelerinin anayasal statüleri aynı mıdır? Devletin şeklinin cumhuriyet olduğu kuralı ile parlamento seçimlerinin kaç yılda bir yapılacağına dair hüküm elbette aynı ağırlıkta değildir. Gerekli sayısal çoğunluğu sağlayan bir iktidar, parlamento çatısı altında bu tür maddelerde değişikliklere gidebilir. Ancak; değiştirilmesi mümkün olmayan hükümleri oybirliğiyle dahi değiştiremezler. Bunun yolu, asli kurucu iktidar olmaktan geçer. Asli kurucu iktidar, yeni bir anayasa yapmak üzere ortaya çıktığında (ki, bu muazzam güç, potansiyel olarak toplumda varlığını korur, normal siyaset içinde anayasal düzenin arkasında gizlenir, varlığı bilinir ama ortaya çıkmaz. Ne zaman ki olağan dönemden olağanüstü döneme geçilir, asli kurucu iktidar, anayasal setleri yıkar ve özüne döner) eğer kendisinden önceki değiştirilemez anayasal ilkeleri kabul edip uygularsa, egemen aynı egemendir. Eğer, farklı ideolojiler galip gelir ve daha önceki anayasal değerleri alaşağı ederse artık egemen değişmiştir. Yeni bir egemen var olur ve bu egemenin kurumsallaşma süreci başlar. Yani, egemen irade, siyasallaşma sürecine giren bir toplumda, yaşanan çatışma sonucu o toplumdaki iktidar öbeklerinden birinin galip gelmesi halinde bir uzlaşmaya varılarak siyasal bütünün oluşturulmasıyla ortaya çıkan kolektif gövdedir. O siyasal bütünün kurumsallaşması halinde de yine farklı iktidar yarışları olmaya devam edecektir. Çoğunluğun gücü yönetme hakkını elde ederken yani iktidar olurken, egemen, bu çoğunluğa muhalif veya azınlıkta kalanları da dâhil ettiğimiz gövdedir. Devleti, en kısa ve yalın ve de meşhur biçimde “kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi” olarak tanımlarken, aslında bu tanımdan ve yukarıdaki değerlendirmelerimizden hareketle farklı bir tanıma da ulaşabiliriz. O da; “egemenliğin kurumsallaşması” olabilir. Ve nihayet belirtmek istediğimiz husus; bu kolektif gövde oluşturulurken egemenin – asli kurucu iktidarın eylemi bir siyasal katılmadır. Hatta kurucu olmasından mütevellit, ilk-el – birincil bir katılmadır. Oluşturduğu siyasal bütün içinde, kurumsallaşma sayesinde siyasal katılma devam edecek ve o toplumun üyeleri siyasal katılımda bulunarak bilinç düzeylerini geliştirip, maddi anlamda bir demokratik devlet yapılanmasını gerçekleştireceklerdir.

Egemenin sistem kurucu olarak bu eylemi siyasal ve aynı zamanda aşağıda da değineceğimiz üzere hukukidir. Egemenlik, liderlik dâhil, bir tek kişiden ibaret bir olgu olarak düşünülemez. Birarada yaşayan bireylerin toplumsallaşmasının çeşitli doğal ve ekonomik sebepler neticesinde ve bir lider etrafında organize bir eylem olarak gerçekleşmesi ve hukukileşmesi sürecinin bir yansımasıdır. Bir halkın toplumsallaşma ve devamında siyasal bir toplum olma anı, egemenliğin doğuşu bakımından sosyolojik temel olarak ele alınır. (İnsanların birbirleriyle zorunlu olarak kurduğu ilişkilerin ve insan doğasının gerektirdiği ihtiyaçların bireyi sosyalleştirdiği ve iktidarın ortaya çıkışında ekonomik sebeplerin etkililiğini burada not etmekte fayda var. Toplumlar, modern öncesi – modern toplumlar şeklinde ikili bir ayrıma tabi tutulurken, belirleyici faktör olarak ekonomi esas alınmaktadır. Modern toplumlar ekonominin, ekonomi dışı faktörlere egemen olduğu toplumlardır. Bu nedenle;  iktidarın belirginleşmesinde ekonominin ve artı ürünün dağıtımının ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal bölünmenin belirleyici etkisini görüyoruz. ) Burada kanımızca; toplumsal hayatta ortaya çıkan kargaşa ve çatışmaların çözüm yolu – kaynağı olarak karşımıza bir düzen kurucu güç çıkmakta. Bu da bize sosyal sözleşme teorisyenlerinin yanı sıra Schmitt’in Bodin’den esinlenerek sarf ettiği ünlü egemenlik tanımını hatırlatmakta: “egemen, olağanüstü hale karar verendir.” Olağanüstü hal ifadesiyle, – mutlak saflığıyla – ‘karar’ı egemenlik tanımının merkezine yerleştiren Schmitt, yaptığı ünlü kavramsallaştırmasında sosyoloji ile hukuk arasındaki zıtlıktan yola çıkar. Ona göre; egemenlik, kavramın ayırt edici niteliklerinde içkin olan diyalektik bir güçlenme tarafından mantıklı bir gelişim ve ilerleme kaydederek değil, çeşitli siyasi iktidar mücadeleleri tarafından belirlenmiştir. “Hiçbir norm yoktur ki bir kaos durumunda uygulanabilsin” derken, hukuk düzeninin anlamlı olabilmesinin bir şartı olarak düzenin oluşturulmuş olmasını gerekli görmekte ve bu düzen oluşturma – normal bir durum yaratma-  eylemini egemenin bir karar verme eylemi olarak nitelendirmektedir. Bu eylem öncesinde de olağanüstü halin – istisna halinin ortaya çıkması ve söz konusu fiili durumun egemen tarafından olağanüstü hal – istisna hali- olarak adlandırılması gerekliliğinin altını çizmektedir. Bu karar kanımızca, norm öncesi durumdan norm aşamasına geçişin ilk basamağı olarak da adlandırılabilir. O yüzden, Schmitt’e göre olağanüstü hal saf sosyolojik bir olgu değil, egemenin olması gerekene karar verdiği bir istisna hali olduğu için hukuki bir durumdur. Bütün bu açıklamalarımızın sonucunda; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öncesinde, Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşından yenik çıkarak 18 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi akabinde işgali ile Lozan Antlaşmasının imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihine kadar geçen evre, bir istisna hali olarak kabul edilebilir. Bu dönem; bugün siyasal katılma eyleminin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için hem bir hak hem de bir yurttaşlık görevi olarak kabul edilebilmesinin hukuki temelinin atıldığı kurucu bir aşamadır.

Günümüzde devleti en kısa ve yalın ifadeyle  “kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi” olarak tanımlarken dikkat edileceği gibi “iktidar” kavramı, tanımın en merkezi yerini işgal etmektedir. İktidarı sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak ifade eden Gönenç de değişik iktidar tanımları sunmaktadır. “Fizikte enerji neyse, toplumda da iktidar odur; iktidar aynen enerji gibi her toplumda farklı biçimlerde karşımıza çıkar” şeklindeki Bertrand Russel’ın deyişine atıf yapan Gönenç; her sosyal hareketin bir iktidar kullanımı, her sosyal ilişkinin bir iktidar denklemi ve her sosyal grup veya sistemin bir iktidar örgütlenmesi olduğunu ifade etmektedir.

Weber ise; iktidar kavramını, bir sosyal ilişkide bir tarafın diğerine iradesini kabul ettirmesi olarak tanımlar. Bu görüşe göre, bir taraf diğer tarafa iradesini kabul ettirebilmek için şiddete de başvurabilir; bunun iktidar ilişkisi açısından önemi yoktur, önemli olan bir tarafın diğerine istediğini yaptırmasıdır. Weber bir başka eserinde, iktidarı (erk) bir buyruğun boyun eğme ile karşılanması şeklinde ifade etmektedir. Buradan hareketle sıkıdüzen kavramını da tanımlayan Weber, bu kavramı, eleştiriden yoksun bir yığının edinmiş olduğu direnmesiz boyun eğme alışkanlığı olarak açıklamakta. Arendt ise bu kavramı bir başka şekilde tanımlamaktadır. Ona göre iktidar, birlikte düşünmek, birlikte hareket etmekle ilgilidir. İktidar asla tek bir kişinin mülkünde değildir, bir gruba aittir ve grup bir arada bulunmaya devam ettiği sürece var olabilir. (Potestas in populo) Halk ya da grup olmaksızın iktidar da yoktur.

Yukarıdaki tanımlardan yola çıkarak, siyasi iktidarın bir dayanışmacı bir de dayatmacı boyutu olduğunu belirten Gönenç; dayanışmacı iktidarı, bir siyasi topluluğun birlikte hareket edebilme kapasitesi olarak açıklarken, aynı zamanda birer ideolojik manifestolar olan anayasaları, dayanışmacı iktidarın yöneldiği temel hedefleri, yani temel değer ve prensipleri ilan eden belgeler olduklarından örnek göstermektedir. Siyasi iktidarın dayatmacı boyutu ise bizi meşruiyet ve otorite kavramları ile tanıştırır. Siyasi iktidar, yani yönetenler, hiçbir zaman sürekli güce dayanarak var olamazlar. Güç kullanımı siyasi iktidarı mümkün kılabilir ama sürekli kılamaz. Yönetenler, iktidarlarını otoriteye dönüştürmeye mecburdurlar. Bu noktada anlaşılıyor ki; meşru hale gelen iktidara “otorite” denmektedir. Arendt de, otorite kavramının geniş kapsamlı kullanımına dikkat çekerken, onu birlikte ele aldığımız diğer kavramların içinde en kaypaklarından biri olarak değerlendirmekte ve bu terimin en sık kötüye kullanılan olduğunu öne sürmektedir. Arendt’e göre; otorite, Kapani’nin de ifadesiyle uyumlu olarak,  ana/baba- çocuk ya da öğretmen – öğrenci ilişkisinde olduğu gibi kişilere ait olabilir ya da Roma Senatosu’nda veya Kilise’nin hiyerarşik makamlarında olduğu gibi makama ait olabilir. Otoritenin en önemli belirtisi, baskı ya da iknaya gerek olmaksızın, itaat etmesi istenilenlerin, verilen kararı sorgusuz sualsiz kabul etmesidir. Yazar, otoriteyi korumak için kişi ya da makama duyulan saygıyı ayakta tutmak gerektiğinin altını çizerken, otoritenin en büyük düşmanının ve onu zayıflatmanın kesin yolunun kahkaha olduğunu söylemektedir.

Meşruiyet ise; siyasi iktidarın kaynağı ve kullanılış biçimi bakımlarından, yönetilenlerin inançlarına uygun olma niteliğidir. İktidarın meşru olması, yönetilenler tarafından kabul edilmesi ve doğal olarak ona itaat edilmesi sonucunu doğurur. Bir diğer ifadeyle meşruiyet, Lipset ve Linz’in ortaya koydukları tanımla, siyasi sistemin, mevcut siyasi kurumların, toplum için en uygun kurumlar olduğuna dair bir inanç; yetersizlik ve başarısızlıklarına rağmen mevcut siyasi kurumların inşa edilebilecek başka kurumlardan daha iyi olduğuna ilişkin inanıştır.

Meşruiyet ve meşru iktidar (otorite) kavramlarını açıklığa kavuşturduğumuz bu noktada, Weber’in meşhur otorite sınıflandırmasından bahsetmek gerekir. Weber; yönetilenlerin yönetenlere rıza göstermelerinin farklı nedenleri olduğundan hareketle, üç tür otorite veya meşru iktidar tipi olduğunu öne sürmektedir. Bunlar; geleneksel, karizmatik ve hukuki-rasyonel otoritedir. Geleneksel otoritede siyasi iktidar geleneklere uygun bir biçimde ele geçirilir, yani belli bir toplumda uzun zamandan beri uygulanan ve kabul gören gelenekler iktidarın meşruiyet kaynağıdır. Karizmatik otoritede, yönetilenlerin yönetenlerin emir ve kararlarına uyma sebebi, onların olağanüstü niteliklere sahip olduklarına dair inançlarıdır. Gandi, Hitler, Castro bu tip otoriteye örnek olarak gösterilebilir. Hukuki-rasyonel otorite tipinde ise yönetme hakkının tanınması rasyonel bir hukuk sistemine, yani bir dizi genel ve soyut kurala uyulmasına bağlıdır. Hukuki-rasyonel otoritenin geçerli olduğu toplumlarda, siyasi iktidara itaat edilmesinin nedeni, yönetilenlerin, yönetenlerin emir ve kararlarının anayasaya ve diğer alt düzey hukuk kurallarına uygun olduğuna inanmalarıdır. Ancak belirtmek gerekir ki; hiçbir toplum bu modellerden birinin mükemmel örneğini temsil etmez; Weber’in yaptığı daha ziyade üç analitik özelliğin birine ağırlıklı şekilde uygun düşen örneği model haline getirmektir. Oysa, her bir siyasal meşruluk her üç analitik özelliğin belli bir karışım halinde mevcut bulunduğunu gözler önüne serer.

Egemenlik, iktidar, otorite ve meşruiyet kavramlarının birbirleriyle olan ilişkilerini de tespit ettikten sonra bu aşamada egemenliğin kapsamına dair bazı açıklamalar yapmak gerekmektedir. Yasama, yürütme ve yargı olarak üç gücün bileşkesi olan egemenlik; halka ait olması bakımından, çağımızda yasama işlevinin yürütme gücünün hâkimiyetine girmesi nedeniyle kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanabilirliği yönünden tartışma konusu haline gelmektedir.  Mutlak iktidar olgusuna karşı ve ‘iktidarın keyfi yönetme potansiyeli’ni asgariye indirmek ve kontrol edebilmek yönünden çağımızın en değerli siyasal yönetim ilkelerinden olan kuvvetler ayrılığı, yasama yetkisi ve işlevi özelinde de değerlendirilmelidir.       Şöyle ki; yasama işlevi kendi içinde, yasama yetkisinin genelliği,  ilkelliği (asliliği) ve devredilmezliği ilkelerini içinde barındırır. Esas olarak anayasa hukuku alanına girmekle birlikte; yasama yetkisinin genelliği kanunla düzenleme alanının konu itibariyle sınırlandırılmamış olduğunu, anayasaya aykırı olmamak şartıyla her konunun kanunla düzenlenebileceğini ifade eder.  Yasama yetkisinin genelliği, yürütme organına bırakılmış “mahfuz” bir düzenleme yetkisinin bulunmadığını da anlatır. Bu da yasama yetkisinin ilkelliği (asliliği) ilkesi ile ilgilidir. Bu ilke ise; yasama organının bir konuyu doğrudan doğruya, yani araya herhangi bir işlem girmeksizin düzenleyebilmesini ifade eder. Bu da demektir ki; yürütme organı doğrudan doğruya işlemler yapma yetkisine sahip değildir. Yürütme organının işlemleri, ister sübjektif, ister düzenleyici işlem olsun, daima o alanı önceden düzenlemiş olan bir kanuna dayanmak zorundadır. Bu anlamda yürütme organının işlemleri, kanunu izleyen, kanundan kaynaklanan (secundum legem) işlemlerdir.  Bu kuralın temelinde demokratik teorinin genel ilkesi olan halk iradesi, egemenliğin halka ait olduğu düşüncesi yatmaktadır, denilebilir. İktidarın yönetme yetkisini kullanırken uyması gereken temel hukuki normları belirleme işlevi bakımından bunun insan haklarının korunması doğrultusunda da çok önemli bir iktidarı sınırlandırma işlevi gördüğü söylenebilir.

İktidarın keyfi davranma potansiyelini akla getirdiğimizde, yasama ilkesinin asliliğinin anlamı daha da belirginleşmektedir. İdare hukukunda da bu ilke karşımıza kanuni idare ilkesi (yasal yönetim) olarak çıkmaktadır.  Türk idare hukuku alanındaki anayasal düzenlemelere baktığımızda da bu ilke çok açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. 1982 Anayasasının 8. maddesi “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” ile 123.maddesinin ilk fıkrasındaki  “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir” hükümleri kanuni idare ilkesinin anayasal dayanaklarını göstermektedir. Yasama yetkisinin genelliği ve asliliği ilkeleri ile kanuni idare ilkelerinin bir nevi sigortası olan bir başka ilke daha vardır ki o da yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesidir. Bu ilke de 1982 Anayasasının 7. maddesinde açıkça hüküm altına alınmış ise de 91. madde ile bu genel kurala bir istisna getirilerek, yürütmeye kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi tanınmaktadır. 1789’dan beri özgürlükleri düzenleme yetkisi genel olarak (khk’ler hariç), yalnız yasa koyucuya bırakılmıştır. Bu da demek oluyor ki; yasama organının sahip olduğu bu yetki, elinde insan hakları için olumlu ya da olumsuz yönde kullanabileceği muazzam bir gücün varlığına işarettir. Bu gücün, yasama organında yürütmenin kontrolünde kullanılması da insan haklarını düzenleyen yasaların yürütmenin iradesinin bir ürünü olması sonucunu doğurmaktadır. İşte bu olgunun özellikle II. Dünya Savaşı öncesi ve o süreçte, seçimle gelen çoğunlukların telafisi imkânsız insan hakları ihlalleri gerçekleştirmeleri şeklinde cereyan etmesiyle, insan haklarının yasama organına karşı da korunması gerekliliği düşüncesi yaygınlaşmıştır. Anayasal güvence ve anayasal devlet mekanizmaları da bu arayışın ürünüdürler.

Olağan dönemlerde istisnai de olsa tanınan (örneğin 1982 Ay. 91. Madde) kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi yine anayasanın çizdiği sınırlar içinde ve hukuk denetimine tabidir. Ancak olağanüstü hal yönetimleri bütün bu saydığımız sınırlar ve denetimlerin dışındadır. Olağanüstü hal ilanı ve şartları anayasanın belirlediği hükümlere tabi olmakla birlikte, bu durumun özellikle ülke genelinde gerçekleşmesi ve süresinin uzunluğu (sürenin uzatılması) olağan dönem demokratik mekanizmaların işleyişine bir tehdit ve tehlikenin varlığına işaret ettiğinden, bu durum aynı zamanda devleti var eden esaslı unsurlara bir tehdit ve tehlike arz eder. Bu tehdit ve tehlikeler kısa sürede bertaraf edilemez, olağan yönetim usullerine geri dönülemezse özellikle egemenlik iradesi yani kurucu irade tehlike altında demektir. Bu şartlar altında olağan dönemde halktan temsil yetkisi alan çoğunluğun olağanüstü yönetim usullerini tek başına kullanması ve kısa sürede tehlikeyi bertaraf edememesi, hem hukuken hem de siyasal katılım yönünden destek almasını gerektirir ki; bu destek, devletin devamlılığı bakımından ve eylemlerinin meşruiyeti için de hem iktidara, hem muhalefete,  hem de halka düşen tarihsel bir sorumluluktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 15 Temmuz darbe girişimi ile bu tehlikelere maruz kalmıştır. Darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal yönetimi ve çıkartılan kanun hükmünde kararnameler incelendiğinde görülmektedir ki; etki alanı yurtdışına yayılmış, bürokrasinin en kilit noktalarında örgütlenerek illegal bir faaliyet içerisinde devlet yönetimini ele geçirmeye girişen bu dini temelli terör örgütü, 30 yıldan fazladır nüfuz ettiği devletin kılcal damarlarından kolayca temizlenememektedir.  Bir devlet; ulusu cemaat ve tarikat örgütlenmeleri içine batmış oldukça, ulusal bütünlüğünü ve bağımsızlığını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya gelir.  Dolayısıyla bu tehlike, kolektif bir bütünlük içinde hareket edilerek savuşturulmasını gerektiren bir sorumluluk ihtiva etmektedir. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesini sağlamak bakımından önerimiz; yukarda bahsettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş evresi olan ve TBMM hükümeti olarak Kurtuluş Savaşı verilen dönemdeki gibi, bugün karşı karşıya kaldığımız Cumhuriyet’e yönelen bu tehlikeleri yasama yetkisinin asliliği, ilkelliği ve devredilmezliği ilkelerini de hayata geçirerek, halkın iradesinin bütünüyle yansıdığı bir Meclis Hükümeti eliyle ortadan kaldırmaktır. Egemenliğin tesisi ancak bu şekilde mümkün olabilir ki; aksi takdirde bu yeni bir asli kurucu iktidar iradesi olarak tanımlanır ve yukarda tartıştığımız egemenliğin ortaya çıkma ve tesisi süreçleri bakımından hukuken, siyaseten ve sosyolojik olarak tartışmalı hale gelir. Uzun vadede bu tartışmanın varlığı devlete – özellikle devletin ulus devlet ve üniter devlet yapısına – zarar vereceği öngörülmektedir.

               

Kaynakça

ACARAY, Deniz, (2014), Siyasal Katılma Yolu İle İnsan Haklarının Korunması, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Kamu Hukuku ABD.

AKAL, Cemal Bali,  (Der.), Devlet Kuramı, Dost Kitabevi, 2.Baskı, 2005.

ARENDT, Hannah,  Şiddet Üzerine, Çev: Bülent PEKER, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2011.

CANİKLİOĞLU, Meltem DİKMEN, Anayasal Devlette Meşruiyet, Yetkin Yayınları, 2010.

ÇEÇEN, Anıl, Ulus Devlet Türkiye Cumhuriyeti, Kilit Yayınları, 2. Baskı, 2009.

DOEHRING, Karl, Genel Devlet Kuramı, Çev.Ahmet MUMCU, İnkılap Yayınları, 3. Baskı, 2002.

GÖNENÇ, Levent, “Siyasi İktidarın Denetlenmesi, Dengelenmesi ve Anayasalar TEPAV Anayasa Çalışma Metinleri,

http://www.tepav.org.tr/upload/files/1280236405-1.Siyasi_Iktidarin_Denetlenmesi_Dengelenmesi_ve_Anayasalar.pdf,

GÖZLER, Kemal, Devletin Genel Teorisi, Ekin Yayınları, 3. Baskı, 2011.

GÖZLER, Kemal, Kanun Hükmünde Kararnamelerin Hukuki Rejimi, Ekin Yayınları, 1. Baskı, 2000.

KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, 7. Baskı, Ankara 1993.

ÖZCAN, Mehmet Tevfik, Modern Toplum Ve Hukuk Devleti, On İki Levha Yayıncılık, 2008.

POGGİ, Gianfranco, Modern Devletin Gelişimi, İstanbul Bilgi Ün. Yayınları, 2. Baskı, 2002.

ROUSSEAU, Jean Jacques, Toplum Sözleşmesi, Çev.Ahmat Şansılay, Anahtar Yayınları, Ekim 2010.

SCHMİTT, Carl, Siyasi İlahiyat Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, Çev: Emre ZEYBEKOĞLU, Dost Kitabevi, 2. Baskı, 2005.

SOYSAL, Değişen Egemenlik ve Meşruluk, Anayasa Yargısı, 2003, cilt 20, 171-181.

SOYSAL, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979.

SOYSAL, Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme, AÜSBF Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969.

SUNAY, Reyhan, Tartışılan Egemenlik, Yetkin Yayınları, 1. Baskı, 2007.

TEZİÇ, Erdoğan, Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 2. Baskı, 1991.

WEBER, Max, Toplumsal Ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, Çev: Özer OZANKAYA, İmge Kitabevi, 1.Baskı, 1995.

ZABUNOĞLU, Yahya K., (Bir Hukuk ve Siyasal Bilim Problemi Olarak) Devlet Kudretinin Sınırlandırılması), Ajans-Türk Matbaası, Ankara, 1963.