Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

‘‘Prof. Dr. Mustafa Turan: Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş ve şartları ağır bir ateşkes imzalamıştı. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir haldedir. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’ne dayanarak galip devletler, diledikleri yerleri işgal etme hakkını elde etmişlerdi. Mütareke gereğince Osmanlı ordusu terhis edilmiş; bütün silâh ve cephanelerine el konulmuştur. Mütarekeden hemen sonra Payitaht İstanbul işgal altına alındığı gibi Anadolu’nun büyük bir kısmı da işgal edilmiştir. Yani Aralık 1919’da düşman işgali altında bir memleket ve kaderine boyun eğmekten başka çaresi kalmayan fakir ve yorgun bir millet vardır. Hazin olan, I. Dünya Savaşı’nda bütün cephelerde, Çanakkale, Sarıkamış, Filistin-Hicaz, Kanal, Irak, Yemen ve Galiçya’da kahramanca savaşan bir neslin savaşın sonunda teslim olmasıdır.’’ [1]

Bu koşullarda, Antep, Maraş ve Urfa’nın işgale uğraması daha sonra 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan askerlerinin İzmir’e asker çıkarması üzerine, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkarak Milli Mücadele’ye girişti. Daha sonra 12 Haziran 1919 tarihinde Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, burada alınan kararlar ile Amasya Genelgesi’ni yayınlayıp, ardından da 23 Temmuz 1919’da Erzurum, 4 Eylül 1919’da da Sivas Kongrelerini gerçekleştirdi. Bu kongrelerden sonra tüm şehirlere telgraflar çekildi ve birer temsilci istendi. Yurdun dört bir tarafından gelecek olan bu temsilciler ile vatanın ve milletin milli çıkarları gereği birlikte çalışma yapabilmek için güvenli bir toplanma yeri gerekliydi…

‘‘Dr. Metin Özaslan: 27-Aralık tarihi, Ulusumuz ve Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir gündür… 27-Aralık-1919’da Ulu Önder Atatürk Samsun’dan başlayan Anadolu yolculuğunu Ankara’ya gelerek tamamladı. Bu yolculuk aynı zamanda Milli Mücadele Projesinin hazırlıklarının yapıldığı bir süreçti… Ve Proje bozkırın ortasında, Ankara’da uygulamaya konuldu… 1919 yılında Anadolu’daki manzara genel hatlarıyla şöyleydi: Orta Anadolu’daki bir avuç toprak parçası dışında Anadolu, dönemin emperyalist güçlerince paylaşılmıştı… Hükümet Merkezi İstanbul işgal altındaydı ve Yunan orduları durmadan İç Anadolu’da ilerliyordu… Ülkenin her bir yanından işgalci güçlerin yaptığı zulme ilişkin acı haberler geliyordu… Fakat bu haksızlık, bu zulüm bir büyük Ulusa yapılmaktaydı ve aynı Ulus, işgalci güçlere yem olamayacak kadar onurluydu ve şanlı bir geçmişe sahipti… Nitekim Batı Anadolu’da Zeybekler, Güney’de, Güneydoğu’da ve Doğu Anadolu’da yerel milisler işgalci güçlere karşı tüm güçleriyle direniyor ve bu ağır cezanın hiçbir şekilde hazmedilemeyeceğinin işaretlerini veriyorlardı… Bağımsızlık kaçınılmazdı fakat bunu yerel milislerle ve yerel çarpışmalarla başarmak bir o kadar güçtü… Milli Mücadeleyi Ulusal Kurtuluş Savaşına dönüştürecek ve yerel güçleri toparlayacak bir lider, bir Önder gerekiyordu… İşte bu Önder, 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarında belirdi… Ankaralıların “Kızılca Gün” dediği bu tarihi günde, Ankara’nın köylerinden kasabalarından akıp gelen binlerce atlı ve yaya Seymen ile Ankara halkı Büyük Önder’i Dikmen Sırtlarında bağrına bastı…’’ [2]

Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları, Sivas Kongresi’nden sonra çalışmalarını tamamlayıp 27 Aralık 1919 tarihinde, Ankara’ya yönelirler. Paşa’nın geleceğini haber alan Ankaralılar sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yollara düşmüştür.

Kimileri Namazgâh denilen bir tepenin üstünde toplanırlar. Bir tarafta namaz kılıp dua edenler, diğer tarafta tedbirli bir şekilde nöbet tutanlar, Seymenler, ahiler, dervişler, Yörükler hepsi bir olmuşlardır. Çünkü kaygıları ortaktır.

O yıllarda Ankara küçük bir şehirdir. Demiryolu sayesinde diğer şehirler ile birbirine bağlıdır. Ve şehirdeki evler çoğunlukla kalenin etrafında kurulmuştur. Böylece çeşitli saldırılara karşı güvenlik önlemi alınmıştır. Şehirde yaşayanların çoğunluğu Müslümandır. Fakat şehirde Hıristiyanlar ve Museviler de bulunmaktadır. Ayrıca Rum, Ermeni, Katolik ve Yahudi cemaatleri için şehirde 8 okul vardır. 1914 sayımına göre Ankara’nın köyleri ile birlikte nüfusu 84.665’tir. Bu nüfusun 69.066’sı Müslüman, 3.327’si Rum, 3.342’i Ermeni, 1.026’sı Musevi, 6.990’ı Ermeni Katolik, 915’i Protestan’dır. Ve şehirde 32 cami, 92 mescit, 27 medrese, 11 tekke, 17 türbe ve 12 kilise [3] bulunmaktadır.

Ali Fuat Cebesoy: Mustafa Kemal Paşa’nın ve benim görüşüme göre, Ankara her türlü teşkilata, birliğe ve hareket başlangıcına müsait stratejik bir mevki idi. İstanbul Hükümeti ve İngilizlerden evvel buranın tarafımızdan tutulması en büyük emelimizdi. Eğer İstanbul’da verdiğimiz karardan haberdar olsalardı, bu nakle (20. Kolordu’nun Ankara’ya nakli) katiyen yanaşmazlardı (İstanbul Hükümeti).” [4]

Ankara’nın merkezi konumu, stratejik yollar üzerinde bulunuşu, işgal altında bulunan yerlere mesafesi, limanlar, demiryolları ve telgraf şebekelerine ulaşabilme kolaylığı ve ayrıca Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu’nun Ankara’da bulunması, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’yı merkez olarak seçmesinde kuşkusuz temel sebepler arasındadır.

‘‘Ankara’ya varışımızı 27 Aralık 1919 tarihli şu açık bildirimle her tarafa duyurduk: Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Temsil Heyeti, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük ulusumuzun çok sıcak ve içten gelen vatanseverce gösterileri eşliğinde, bugün şehre ulaştı. Ulusumuzun gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, ülkemizin geleceğine güven hakkındaki inançları sarsılmaz bir şekilde destekleyici niteliktedir. Şimdilik Temsil Heyeti merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız, efendim. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal’’ [5]

Bu şartlarda Sarı Zeybek Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Enver Behnan Şapolyo’nun ifadesi ile “Sihirli bir bozkurt gibi” [6] Ankara’ya gelmişti.

 ‘‘Enver Behnan Şapolyo: Ankara halkı, tarihin pek eski devirlerinden beri (Orta Asya’dan beri) Seymen düzülme (tertibi) adı verilen bir Türk ananesini milli vicdanında gizli bir sihir olarak yaşamakta idi. Seymen Alayı daima kızılca günlerde kurulurdu. Yani milli felaket günlerinde, bir beyliğin ve bir devletin yıkılış sıralarında, yeni bir devlet kurmak ve başlarına yeni bir reis seçmek için Seymen Alayı kurulurdu. Bu alay yeni devleti kurar, yeni reisi seçerdi. Bu töre Türk’ün mucizevi bir mefkûresiydi. Bu sebepledir ki Türkler tarihin hiç bir devrinde devletsiz kalmamışlardı.

Seymen düzülme (tertibi) çok önemli sosyal bir olaydır. Seymen Alayı toplu ve milli bir galeyan anıdır. Bunun ufak bir şekli de bayram ve düğünlerde kurulurdu. Seymenler o gece ‘Sin Sin’ denilen bir ateş oyunu oynarlardı. O gece bir dağ yamacında veyahut bir tepede büyük bir ateş yakarlar. Maşalama denilen demirden yapılmış büyük bir çanak vardır. Bunun içine yağlı çıra koyarlar. Bu ateşin etrafında davul ve zurna çalarak zeybek oynarlar. Bu ateşin üstünden atlayarak, bir nevi tura oyunu oynayarak sabahı ederler. Bazen bu ateşe koç atarlardı. Sin Sin oyunu eski Türk kavimlerinde mevcuttu. Bir nevi ibadet şeklidir. Seymen düzülmeyi, yalnız Ankara an’ane olarak saklamıştır. Çünkü bütün Ankara civarı köyleri Oğuz boylarıyla doludur.’’ [7]

Enver Behnan Şapolyo’nun aktardığına göre, Seymen düzüleceği zaman Efeler kahvesi önüne sancak dikilir. Bu bayrak Seymen Alayının kurulmasına işarettir. Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geleceği günün sabahında da sancak dikilmiş ve Seymen Alayı kurulmuştur.

Kurban kesmeden ve dua okunmadan alay hareket etmez. Bu sebeple Ulucanlardan yola çıkan Seymenler,  Hacı bayram Camii önünde toplanırlar.

Burada Seymen duası, Hacı Bayram Şeyhi ve İmamı tarafından yapılmaz. Kayyum dedeler tarafından dua yapılır. Ve Hacı Bayram Veli türbesi önünde geyik boynuzu asılı kapı önünde kurban kesilir.

Kenarları sırmalı Seymen Alayı bayrağı bu caminin avlusuna dikilir ve dua okunup, kurban kesildikten sonra da Seymen Alayı başlar.

Şamana benzeyen Kızılbaş Abdallarından oluşan davulcular, zurna sesleriyle birlikte davullarını havaya kaldırırlar ve döne döne davul çalmaya başlarlar.

Bu sahne, ata ruhlarından güç ve yardım isteme ritüeli gibi düşünülebilir.

Bunların arkasında en iri yapılı bir efe, Seymen Alayı’nın bayrağını taşır. Bayrağın her iki yanında da namlı efelerden ikisi, ellerinde teke pala denilen palalarla yürürler.

Davulcularla efe sancağının arasında gür sakallı ve iri Seymen Baltacıları omuzlarında baltalar ile ilerlerler. Çocuklar da milli kıyafetleri ve ellerinde som saplı bıçaklarla alaya eşlik ederler.

Bütün Seymenlerin elinde teke palalar bulunur.

‘‘Enver Behnan Şapolyo: Alaya iştirak eden Seymenler sağlı ve sollu iki dizi teşkil ederlerdi. Seymenler birer adım ara ile birinci ve ikinci diziyi meydana getirirlerdi. Bütün Seymenlerin elinde teke palalar bulunmakta idi. Seymen başı, bu dizinin bıraktığı boşluk arasında yürür, yanında iki Efe vardır. Bunların elinde birer Osmanlı kılıcı bulunmaktadır. Altın kakmalı ve üzerinde bir takım ayetler yazılıdır. Bu kılıç yalnız Efelerin evinde asılı durur. Seymen başı ara sıra bu kılıcı havaya kaldırır: Doh, doh! Diye bağırır. Bu defa bütün Seymenler gür ve kalın bir sesle: Doh, doh! Diyerek caddeleri inletirler. Bir ağızdan çıkan bu sesler, duyulmaya değer, heyecanlı bir sahnedir. Bu alay pek ağır yürür. Doh, doh’dan sonra davul ve zurna zeybek çalar. Bu zaman Efeler kılıçlarıyla zeybek oynayarak ilerlerler. Bunlar pek heybetli bir manzara arz eder. İnsana dehşet ve korku saçarlardı.’’ [8]

Atatürk o gün için şöyle der:

‘‘Efendiler, beni gerçekten içten, parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan saygıdeğer Ankara halkıyla daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir görevdi. Onun için görüşmek üzere davet ettiğimiz milletvekillerinin Ankara’ya ulaşmasını beklediğimiz günlerde, toplanan saygıdeğer Ankaralılara bir konferans vermiştim… Her şeyden önce manevi gücün, kalp ve vicdan gücünün yüksek tutulması şarttır [9]. Ben, Mebuslar Meclisi’nin İstanbul’da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını kesin olarak bekliyordum. Bu durumda, alınacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlığımız ve düzenlemelerimiz de başlamıştı. Ankara’da toplanmak.’’ [10]

Mustafa Kemal Paşa’yı Dikmen’in ilerisinde karşılayan heyetin başında Vali Vekili Yahya Galip Bey vardır. Yahya Galip Bey, Atatürk’ün Ankara’ya gelişini yıllar sonra gazetelere verdiği röportajlarda şu sözlerle anlatır:

‘‘Ankaralılara, bütün memlekette o tarihi günün hatıralarını nakletmek hepimizin vazifesidir. Ankara’yı siz o gün 27 Aralık 1919 günü görmeliydiniz. Sokaklar adam almıyordu. Herkes paşayı karşılamaya koşuyordu ve inanın herkesin yüzünde o gün işin sebebi keşfedilemeyen ilahi bir sevinç izi vardı. Nihayet o an geldi. Bir ferdi millet olarak iş başına geçtiğini ilan ettiği için resmi üniforma giymemiş, büyük kalabalık karşısında çok etkilenmişti. Niye buralara kadar zahmet ettiniz, halkın hep bir ağızdan seni görmeye geldik paşam, vatan uğruna ölmeye geldik paşam diye bağırdığını hatırlıyorum.’’ [11]

Ankara’da o gün hakikaten tarihi bir gün yaşanmıştır. Ve o günün etkisi, oradaki milli ruh, milli şuur ve milli enerji dalda dalga her yere yayılmıştır.

R1

Arşiv: Ankara Kulübü Derneği

Neredeyse tamamen çökmüş bir imparatorluk içerisinde, Ege’de Aydın Sancağı efeleri işgale karşı zeybek bayrağı açmıştır ve işgal neticesinde endişeye kapılarak bazı bölgelerde umudunu kaybetmiş insanların olduğu bir memlekette, Atatürk ile Seymen efelerin ilk karşılaşma anlarındaki, o unutulmaz ve o muhteşem tarihi sahne:

Mustafa Kemal Paşa:

 – Merhaba Efeler!

Efeler hep bir ağızdan:

– Sağ ol Paşa hazretleri…

Mustafa Kemal Paşa:

– Arkadaşlar buraya niçin geldiniz?

Efeler hep bir ağızdan:

– Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik!

Mustafa Kemal Paşa:

– Fikrinizde sabit misiniz?

Seymen Efeler:

– And olsun!

Mustafa Kemal Paşa gözleri yaşararak:

– Var olun yiğitler! Var olun! [12]

Karşısında, yedi yüz yaya Seymen, üç bin atlı Zeybek kıyafetli Seymen [13] ve binlerce Ankaralının: ‘‘Seninleyiz Paşam, and olsun!’’ sözlerinden sonra Mustafa Kemal Paşa çok duygulanmış ve daha sonra zeybek oyunları oynayan efelere teşekkür etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa: Ankara’ya ilk kabul olunduğum gün, ben sadece bir vatandaş, milletin bir bireyi idim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve unvanım yoktu. Böyle olmakla birlikte Ankara ve çevresi hep birden, çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar bütün ovayı doldurmuş ve beni karşılamıştır. İstasyondan hükümet dairesine kadar uzayan caddenin iki tarafı eski Türk kıyafetini giymiş, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte bütün halk: “Vatanı ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz” diyerek bağırıyorlardı. O zaman Ankara istasyonu yabancı subay ve askerlerinin işgali altında bulunuyordu. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara’yı bir harabe sanan bu yabancılar, bu yüce tezahürat karşısında ilk kaygılarını göstermekten kendilerini alamamışlardır.” [14]

R2

Ressam Mehmet Saip Tuna (1904-1974), Mustafa Kemâl Paşa’nın Ankara’da Seymenler Tarafından Karşılanışı (1919), Kurtuluş Savaşı Müzesi (I. TBMM Binası)

‘‘Enver Behnan Şapolyo: Halkta yaşa sesleriyle her tarafı inletiyordu. Mustafa Kemal yürüyor, otomobili de kendisini takip ediyordu. Dil ve Tarih Fakültesinin bulunduğu yerde Ankara Uleması toplanmıştı. En başta Müftü Hoca Rifat Efendi bulunuyordu. Mustafa Kemal Ulemayı görünce yanlarına yaklaştı.

Hoca Rifat Efendi:

– Hoş geldiniz, safa geldiniz. Kademler getirdiniz. Memleketimizi aydınlattınız. Canla başla sizinle beraberiz!

Mustafa Kemal Paşa:

– Çok teşekkür ederim! diyerek ilerledi. Fakat Mustafa Kemal’in yolunu istasyona doğru çevirdiler, bu defa da tekrar otomobiline binerek, istasyona doğru ilerlediler. Atatürk’e bugüne ait intibalarını sorduğum zaman bana demişti ki:

– Ankaralılar beni misli görülmemiş bir heyecanla karşıladılar. Delikanlılar, milli elbiselerini giymişlerdi. Beni Yenişehir’in bulunduğu yerden istasyona doğru götürdüler. O zamanlar Ankara’yı işgal eden İngiliz kumandanı, istasyon da oturuyormuş. Onlara milletin galeyanını göstermek için merasim tertibatını bu şekilde yapmışlar.’’ [15]

Atatürk’ün, Seymen Alayı ile Ankara’da karşılanışı, Enver Behnan Şapolyo’nun ifadesi ile: Türk tarihinde ‘‘KIZILCA GÜN’’ denilen günlerdendir. Yani, devlet zora, millet dara düşmüştür. Ve Türk milleti birlik olup, bu ‘‘Kızılca Gün’’ ya da ‘‘Ergenekon’’ denilebilecek bir halden kurtulabilmek için kendisine bir lider seçmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın, Ankara’da karşılanışı milli tarihimiz, milli enerjimiz ve milli ruhumuz kadar ayrıca milli kültürümüz için de çok önemlidir. Dikkatle okunup, dersler çıkarılmalıdır…

Zira o tarihi an, Anadolu’daki Türk milletinin ruhunun bir yansımasıdır… O ruh iyi tanınmalıdır… Çünkü o ruh ile bütünleşmeden milletin kalbinde taht kurmak bence mümkün değildir…

“Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da hazır bulundukları toplantıda herkes, Türkiye’nin düştüğü acıklı duruma kendisine göre bir çare arıyor; Amerikan, İngiliz himayesinden dem vuruluyordu. Bir aralık, Mustafa Kemal Paşaya da ne düşündüğünü sordular. Atatürk, şu kısa yanıtı verdi: “Efendiler, hepiniz konuştunuz, arzularınızı beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat Anadolu’ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi? Ona da soralım, bir de onu dinleyelim efendiler!” [16]

Atatürk, “Efendiler, Anadolu’yu dinlediniz mi?” diye boşuna sormamıştır. Atatürk, Anadolu’yu dinlemeyi ve ruhunu okumayı bilmiştir… Bu sebeple de arkadaşları ile birlikte Anadolu’da direnişi başlatmış, daha sonra da yurdun dört bir tarafından gelen temsilciler ile birlikte Ankara’dan, yedi düvele efelenmiş, milletimizin fedakârlıkları ve Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Türk ordusun üstün hizmetleri neticesinde zafere ulaşarak, milletimizi işgalden kurtarmıştır.

27 Aralık 1919 tarihinde, Ankaralıların ve Seymen Efelerin Atatürk ve silah arkadaşlarını muhteşem bir şekilde karşılamaları, işgal ile birlikte umutsuzluğa düşen milletimizin milli ruhunu besleyen unutulmaz bir hadisedir.

Enver Behnan Şapolyo bu durumu şöyle ifade etmiştir:

‘‘Bir millet tarihin karanlıklarına gömülerek yok olurken, tekrar ne suretle doğuyor ve toplum vicdanı ne suretle galeyana gelerek, sinesinden bir önder yaratıyor, onu bugün görmek mümkündü. Bu yazdıklarımı okuyanlar, bilmeyenlere öğretsinler. Türkoğlu nedir? Oğuz töresince neler yaratmışlardır? Kendilerine bırakılan vatanın ne müşkül anlarda ve ne gibi büyük galeyanlarla meydana geldiğini okuyup anlasınlar. Ona göre millet yolunda böyle çalışsınlar diye gece durmadım, gece uyumadım, sizlere tarihi vakaları yeniden canlandırmaya, milli enerjimizi yükseltmeye çalıştım. Milli mücadelenin bütün bu safhaları mazlum milletlere örnektir. Onlar da dikkatle okuyup uyansınlar!’’ [17]

Kaynakça:

[1] Prof. Dr. Mustafa Turan:

http://www.mustafaturan.gen.tr/?pnum=17&pt=%E2%80%9C27%20Aral%C4%B1k%201919-Atat%C3%BCrk%E2%80%99%C3%BCn%20Ankara%E2%80%99ya%20Geli%C5%9Fi%E2%80%9D%20

[2] Dr. Metin Özaslan-Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı:

http://www.addizmir.com/haberdetay/Ataturk-un-Ankara-ya-Gelisi-27-Aralik-1919/430

[3] Yrd. Doç. Dr. Edip Semih Yalçın, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi:

http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/ataturkun-ankaraya-gelisi-2

[4] Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953.

[5] Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, (İş Bankası Kültür Yayını) S, 224.

[6] Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Seymen Alayı.

[7] Şapolyo, a.g.e.

[8] Şapolyo, a.g.e.

[9] Atatürk, a.g.e. S, 240.

[10] Atatürk, a.g.e. S, 244.

[11] Eyüp Belediyesi Kültür Sanat Dergisi, Eyübüm, 14 Aralık 2014, s, 50-51.

[12] Şapolyo, a.g.e.

[13] Şapolyo, a.g.e.

[14] Prof. Dr. Cihan Dura, Ataname:

http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURK_ANKARADA

[15] Şapolyo, a.g.e.

[16] Kemal Arıburnu, Atatürk, Anekdotlar-Anılar, s. 232.

 http://www.ata.tsk.tr/content/media/01/ANEKDOTLARLA_ATATU RK.pdf 

[17] Şapolyo, a.g.e.