Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Balkanlar denildiğinde, Aydın yöresinde doğup büyüdüğüm için öncelikle 1912-1913 Balkan Harbi aklıma gelir. Çünkü yöre insanlarının çoğunun yaşantısı Balkan Harbi ile değişmiştir. Birçok aileden şehitler ve gaziler vardır. Ayrıca Osmanlı döneminde arka arkaya yaşanan savaşlar neticesinde devlete güven de kalmamış ve pek çok aileler evlatlarını askere yollamaktan kaçınmıştır. Bu durum doğal olarak çeşitli sorunlara da yol açmıştır.

Ve ülkemizin kurucusu Sarı Zeybek Gazi Mustafa Kemal Atatürk, o yıllarda yine cephelerdeydi…

‘‘5 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu. 12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti. 1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912’de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912’de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu’ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetler gördü.’’ [1]

Balkan Harbinde, Osmanlı İmparatorluğu kendi bünyesinden çıkmış olan Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan [2] ile karşı karşıya gelmişti. Nihayetinde ise yaklaşık beş asırdır hâkim olduğu Balkan topraklarını kaybetmişti. Ve bitmek tükenmek bilmeyen her savaş sonrasında nice ailelerde neredeyse erkek evlat kalmamış dolayısı ile de ocakları sönmüştü. 1853 Kırım Savaşı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı yıllarında savaşlara katılanlar arasında şehit olanlar, gazi olanlar ve hatta mezar yerleri dahi belli olmayanlar vardır. Hal böyle olunca aileler, evlerindeki son oğullarını askere yollamak istememişlerdir.

Selçuklu ve Aydınoğulları döneminden beri yörede varlığını sürdüren zeybeklik geleneği, bu savaş günlerinde daha büyük önem teşkil etmiştir. Zira zeybekler taburlar halinde bu savaşlara katılmışlardır. İçlerinde Osmanlı için savaşmak istemeyenler de olmuştur. Ve pek çok Yörük yiğitleri savaşa giderken yine pek çokları da gitmemiş ve zeybeklik yaşam biçimini seçmişlerdir. İşin ilginç yanı, savaşlara katılmayıp zeybek olan Yörük Türkmen yiğitleri, Milli Mücadele günlerinde devlet ve millet için kurtarıcı olmuşlardır. Bu kişiler, adı geçen savaşlara katılmış olsalar ve sağ kalsalardı, normal erler olarak askerliklerini tamamlayacaklardı. Fakat zeybeklerin arasında çatışma tecrübesine sahip oldular. Nişancılıkları gelişti. Doğa şartlarında tek başlarına hayatlarını sürdürmede ustalaştılar. Baskın verme ve baskından kurtulma da büyük beceri sahibi oldular. Yani dağlarda, zor şartlarda, hayatta kalabilme mücadelesi verirlerken, kelimenin tam manası ile birer savaşçı oldular. Ve böylece Milli Mücadele günlerinde Kuvayı Milliye Efeleri olarak milletimizin kurtuluşunda büyük başarılara imza attılar.

Ispartalı Mahmut Efe ve Selcenli Hüseyin Efe Balkan Savaşlarına katılan zeybeklerdendi. Mahmut Efe Balkanlar da Gazi olmuştu. Daha sonra da Millî Mücadele günlerinde Kuvayı Milliye Efesi olarak savaşmıştı. Aydın İsabeylili Ese Efe’nin amcaları da Balkan Savaşlarına katılanlar arasındaydı. Ve şehit olmuşlardı.

 “Balkan bozgunu, önüne geçilemez bir felaket miydi? Bu mağlubiyetten kurtuluş çaresi yok muydu? Atatürk cevap verir ve Asım Us kelime kelime not etmiştir:

‘Balkan Savaşı başladığı zaman ben, Trablusgarp’te bulunuyordum. Eğer bu sırada ben orada bulunmayıp da Rumeli’nin herhangi bir noktasında bulunsaydım, o Balkan bozgunu olmazdı. Çünkü Selanik Kolordusunda bulunurken, Küçük Balkan devletlerinin birleşerek beraberce bir hücum yapmaları ihtimalini düşünüyorduk. Ben, böyle bir ihtimale karşı, takip ve tatbik edilecek savunma planları üzerinde çalışmıştım. Bir gün bu savunma planlarına ait haritaları üzerinde çalışırken içeriye Talat Paşa ile o zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri olan Hacı Adil Bey girdi. Kolordu Kumandanını ziyarete gelmişler. Bu nedenle beni de hatırlamışlar. Selamlaşmalardan sonra, Talat Paşa bana laf olsun diye şunları sordu:

-Kemal Bey çok dalmışsın, ne ile meşgul oluyorsun? Önümdeki haritaları göstererek:

-Bunlar Rumeli Savunma planıdır. Bir gün Küçük Balkanlı Devletlerin birleşerek birlikte bir hücum yapmaları ihtimaline karşı askeri hazırlıklarımızdır. Dedim. Talat Bey:

-Ben asker değilim. Bu gibi askeri işlerden anlamam. Fakat bu gösterdiğin savunma planlarını kim uygulayacak? Diye sordu. Ben elimle kendimi işaret ederek:

-Ben yaparım! Dedim. Talat Bey, bu konu üzerinde daha fazla konuşmadı, sustu. Esasen sadece gönül ve hatır almak için benim yanıma uğramışlardı. Veda ederek ayrıldılar. Sonradan öğrendim ki, benim Rumeli’yi savunma hakkındaki sözlerim Talat Bey’in pek garibine gitmiş.  Odamdan çıktıktan sonra, giderlerken Hacı Adil Bey’e:

-Gördün mü bizim deliyi? Demiş.”

Atatürk’ün anlattığı bu anı, O’nun ileriyi görmekteki sezişinin birçok örneklerinden birini daha teşkil etmektedir. Talat Paşa’nın Mustafa Kemal hakkındaki yargısını tarih cevaplandırmıştır. Mustafa Kemal, ileriyi görmüştü. Küçük Balkan Devletlerinin günün birinde anlaşarak ve birleşerek Osmanlıya saldıracağını tahmin etmişti. Bunun için de gerekli savunma planlarını hazırlamıştı. Bunu uygulayacak tek adam olarak da kendini görüyordu.’’ [3]

Millî Mücadele sonrasında, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte artık savaşların sonucu olan acılı devre kapanmıştı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dış politikada yeni bir diplomasi geliştirmek istemişti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu yeni diplomasi hamlesini barış ve ulusal çıkarlar üzerine bina etmek istiyordu. Bu sebeple de kuşkusuz, özellikle Balkan ülkeleri ile yakın ilişkilerde bulunmanın her şeyden evvel güvenlik için önemli olduğunu düşünüyordu.

1923 yılında Almanya’daki gelişmeler ve Nazi Partisi’nin iktidara gelmesi, İtalya’nın Balkanlar’da genişleme politikası ve Avrupa devletlerinin hızla silahlanmaya başlaması dünya barışını da risk altına alıyordu. Harpten yeni çıkmış ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesel güvenliğe büyük önem vermekteydi. Bu sebeple Atatürk, Balkan ülkeleri ile dostluk ilişkilerinin geliştirilmesini istedi. Netice itibari ile de Eylül 1933 yılında Ankara’da Yunanistan ile bir dostluk anlaşması imzalanmıştı. Ayrıca Ekim 1933’te Romanya, Kasım 1933’te Yugoslavya ile çeşitli maddelerde dostluk antlaşmaları imzalanmıştı. [4] Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya katılımı ile Şubat 1934’te Atina’da Balkan Paktı imzalamıştı. Böylece Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Balkan devletleri arasında saygınlık kazanmıştı.

 ‘‘Türkiye’nin Lozan sonrası Balkanlarda takip ettiği dış politika stratejisi ‘sınırları dışında bırakılmış olan Balkanlardaki eski toprakları üzerinde herhangi bir iddia ve talepte bulunmama ve Lozan Antlaşması ile belirlenmiş olan ‘statüko’nun korunması’ olmuştur. Bu nedenle Lozan Antlaşması’ndan hemen sonra Balkan Devletleri ile olan ilişkilerini canlandırmak istemiş ve bu doğrultuda Arnavutluk, Bulgaristan ve Yugoslavya ile ikili dostluk antlaşmaları imzalamıştır 1929 yılına doğru hemen hemen bütün Balkan Devletleri arasındaki ilişkiler düzeltilmiş ve Balkanlar’da bir işbirliği yapılması için gerekli ortam hazırlanmıştı. Nitekim Atina’da toplanan Birinci Balkan Konferansı, Balkan Birliği’ne gidişin ilk adımı olmuştur. Bu konferansta, İkinci Balkan Konferansının Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılması kararlaştırılmıştı… 20-26 Ekim 1931 tarihlerinde İstanbul’da yapılan İkinci Balkan Konferansı’na Türkiye’nin dışında Arnavutluk, Bulgaristan Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan devletleri katılmıştır. Toplantılarını İstanbul ve Ankara’da yapan bu konferans; Balkan ülkeleri arasında, siyasî, sosyal, kültürel, ticarî ve ekonomik anlamda bir birliğin oluşması sürecinde önemli bir rol oynamıştır.’’ [5]

Atatürk, İkinci Balkan Konferansı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan son oturumunda Fransızca yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

‘‘Hanımlar ve Efendiler!

Balkan milletlerinin birliğine çalışan, kıymetli delegelerin karşısında bulunmaktan ve onları sevgiyle selâmlamaktan duyduğum mutluluk çok büyüktür.

Balkan milletleri: Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya ve Türkiye gibi bugün bağımsız siyasal varlıklar olarak bulunuyorlar. Bütün bu devletlerin sahipleri olan milletler yüzyıllarca beraber yaşamışlardır. Denebilir ki, Türkiye Cumhuriyet’i içinde olduğu halde son yüzyıllarda kurulan bugünkü Balkan devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun yavaş yavaş parçalanmasının ve sonunda tarihe gömülmesinin sonucudur. Bu yüzden Balkan milletlerinin yüzyılları içine alan ortak bir tarihi vardır. Bu tarihin üzücü anıları varsa, onlara sahip olmakta bütün milletleri ortaktır. Türklerin payı ise daha az acı olmamıştır. İşte siz, saygıdeğer Balkan milletleri temsilcileri, geçmişin karışık duygu ve hesaplarının üstüne çıkarak derin kardeşlik temelleri kuracak ve geniş birlik ufukları açacaksınız. Göz ardı edilmiş ve unutulmuş büyük gerçekleri ortaya koyacaksınız.

Saygıdeğer milletlerin delegeleri!

Balkan milletleri sosyal ve siyasal ne tavır gösterirlerse göstersinler, onların Orta-Asya’dan gelmiş aynı kandan, yakın soylardan ortak ataları olduğunu unutmamak gerekir. Karadeniz’in kuzey ve güney yollarıyla, binlerce yıllar deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlar’da yerleşmiş olan insan kitleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen gerçekte bir tek beşikten çıkan ve damarlarında aynı kan dolaşan kardeş kavimlerden başka bir şey değillerdir. Görüyorsunuz ki, Balkan milletleri yakın geçmişten çok, uzak ve derin geçmişin kırılmaz çelik halkalarıyla birbirine pekâlâ bağlanabilir. Bin bir türlü insanî isteklerle, dinî ayrılıklarla, bazı tarihi olayların bıraktığı dargın izlerle, geçmiş zamanlarda gevşetilmiş, hatta unutturulmuş olan gerçek bağların diriltilmesinin gerekli ve yararlı olduğu, yeni insanca devire girdik. Bir an için bütün bu geçmişe gömülmüş olan anılardan vazgeçsek bile, bugünün gerçekler Balkan milletlerinin, devrin saygıya ve uymaya zorunlu bıraktığı yepyeni durumlar ve kurallar geniş bir anlayış altında birleşmelerindeki yararın büyük olduğunu göstermektedir. Balkan birliğinin temeli ve amacı, karşılıklı siyasal bağımsız varlığa saygı ile dikkat ederek iktisadî alanda, kültür ve uygarlık yolunda iş birliği yapmak olunca, böyle bir eserin bütün uygar insanlık tarafından övgüyle karşılanacağına şüphe edilemez. Asırlardan beri, zavallı insanlığı mutlu etmek için tutulan yolların, kullanılan araçların verdiği sonuçların ne derece güvenli oldukları incelemeye değer değil midir? Artık insanlık kavramı, vicdanlarımızı temizlemeye ve duygularımızı yüceltmeye yardım edecek kadar yükselmiştir. Durumları ve onların gereklerini uygar insan düşüncesiyle ve yüksek vicdan aydınlığı ile görür ve düşünürsek şu sonuçlara varırız: İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanca olmayan ve son derece acımaya değer bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek yol, onları birbirine yaklaştırarak, onlara birbirini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasına bağlıdır. Size tuttuğunuz şerefli insanlık yolunda, bağlılık örneği olacak, ciddi ve devamlı çalışma ve bu çalışmanızın başarılarla taçlanmasını dilerim. Temsil ettiğiniz Balkan milletlerine de geniş refah ve mutluluklar dilerim. Ve Balkan milletlerinin saygıdeğer devlet başkanları için sağlık ve mutluluklar dilerim. Girişiminizin genel anlaşmayı kolaylaştırıcı içeriği nedeniyle, dünya barışına hizmet edici, insanca bir etken ortaya çıkaracağına inanıyorum. Milletlerinize, benden sıcak sevgiler, içten dostluklar götürünüz. Sizi ve sizin soylu milletlerinizi saygıyla bir kez daha selâmlarım.’’ [6]

_ FOTOĞRAF 1 _

1936 yılında Avrupa savaş hazırlıkları içerisindeyken, Sarı Zeybek Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Halk Oyunları Festivali düzenleyerek, komşuluk ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyordu. 2-3- Eylül 1936 yılında İstanbul, Beyberbeyi Sarayı’nda düzenlenen festivale, Türkiye ile birlikte Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan katılmıştı. Bu festivalde Atatürk, Kazım Dirik’e yazdırıp okuttuğu nutkunda:

‘‘İnsanlıkta mutluluk işte böyle insanoğullarının birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz duygu ve düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır. Bu geceki birleşik durumumuz bu insancıl idealin yüksek işaretidir. İşte bunun için ev sahibi olarak bütün değerli misafirlerimize derin sevinçlerimizi ifade ederim’’ [7] diyordu.

_ FOTOĞRAF 2_

Festivalde Artvin halk oyunları ekibi birinci seçildi. Artvin barı oynanırken Atatürk’ün de eşlik etmesi ve bar başı olarak oynamasından sonra bu oyun Atabarı adı ile tanınmaya ve böyle anılmaya başladı. Festivalde Bulgar ekibine de eşlik eden Atatürk daha sonra zeybek gösterisi yapan ekip ile birlikte zeybek oynadı.

_ FOTOĞRAF 3 _

‘‘1935 yılı Ağustos’unda Atatürk’ün huzurunda İstanbul’da ‘Beylerbeyi Sarayı Balkanlılar Festivali’ yapılmıştır. Bu festival Türkiye’de düzenlenen ilk milletlerarası halk oyunları festivalidir. Festivale yurdun dört bir yanından gelen halk oyunları ekipleriyle Balkan ülkelerinden gelen ekipler katılmıştır. Festivalde dört Balkan ülkesinin (Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan) halk oyunları ekipleri ortak bir melodinin eşliğinde hora tepmişlerdir. 1936 yılı 31 Ağustos’unda Balkan Festivali tekrar yapılmıştır. Festivalde Yugoslav, Romen ve Bulgarlar dışında Türkiye’den Çoruh, Karadeniz, Balıkesir Pamukçu köyü ve İstanbul Amatör Zeybek Ekibi katılmıştır. Festival dolayısıyla 2 Eylül 1936 tarihinde Beylerbeyi Sarayı’nda bir balo düzenlenmiştir. Bu baloda Atatürk, Balkan ülkelerinin oyuncularıyla hora tepmiştir. Baloda çekilen fotoğraflar Sabahattin Türkoğlu tarafından yayımlanmıştır.

Balo sonrası 4 Eylül 1936 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan haberde; ‘Atatürk, bilhassa Erzurum havalarıyla Balıkesir zeybeklerinin oyunlarıyla fazla ilgilenmiş, bunları tekrar ettirmişlerdir’ yazmaktadır. Balkan Festivali dolayısıyla Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenen baloda Balıkesir Pamukçu Bengisi oynanmıştır. Balıkesir Bengi oyunu Atatürk’ün özel isteği ile Festivale katılmıştır. Bu festival anılarını Tevfik Güngörmüş anlatmış ve baloda geçen olayı şöyle ifade etmiştir:

‘Atatürk millî oyunları çok severdi. Bir başka karşılaşmamız da Balkan Festivali’nde ilk çıkan ekip bizdik. Oyun bitmiş bir kenarda dinleniyorduk. Atatürk yanımıza geldi.

– İçinizde bir köy türküsü söyleyecek var mı? Dedi.

Trabzonlu birisi:

– Söyle!

Trabzonlu başladı:

– Murtaza’nın bağında üç nohut,

Anne ben ölüyorum, bana Yasin okut, diye.

Atatürk’ün hoşuna gitmemişti. Sertçe:

– Bırak, dedi. Ölmeğe niyetimiz yok.

Sonra bize döndü:

– Siz, dedi, Zeynep şarkısını biliyor musunuz?

– Evet.

Hep beraber söyledik. O da bizimle beraber söylüyordu.

Sonra kendisinin iştirakı ile:

– Mendilimin uçları çıkamam yokuşları, türküsünü söyledik.

Atatürk Tevfik Dayı’ya:

– Kalk efe, Sarı Zeybek oynayalım, dedi.

Oyuna kalktık. Bana:

– Dikkat et, yanlış yapma, dedi.

Beraber Sarı zeybek oynadık.’’ [8]

_ FOTOĞRAF 4 _

Festival boyunca Atatürk, zeybek ekiplerindeki gençler ile ve festivale katılmış diğer ülkelerin gençleri ile yakından ilgilenip, sohbet etti. Bazı gençleri de birbirleri ile tanıştırarak kaynaşmalarını ve dostluk bağları kurmalarını istedi. Böylece kültürel bir etkinlik vesilesi ile Atatürk Balkan ülkeleri arasında sevgi ve dostluk köprüleri kuruyordu. Festivalde Atatürk tarafından yazdırılıp okutulan nutuklar:

‘‘Bu arada General Kazım Dirik’e orada okunmak üzere söylev metinleri dikte etmiştir. Bu metinlerden aşağıya aldığımız birincisi General Kazım Dirik tarafından, ikinci metin de küçük bir öğrenci tarafından okunmuştur…

Anlatmak ve duymak, anlatabilmek ayrı ayrı maharetler, sanatlardır. Benim anlatmak istediklerim sizin çok sezişIi huzurunuzda hiçbir edebi sanata ihtiyaç bırakmayacaktır sanırım. Onun için sözlerim sizin sıcaklık, dostluk saçan havanız içindeki duygularımın ateşi kadar, parlaklığı kadar heyecanlı olmasa da anladığınızı sanırım. Bunlar, -duyurduğum derecede- benim kalbimin ifadesidir. Huzurunuzda konuştuğum Balkanlılar, Bulgarlar, Helenler, Romanyalılar, Türkler, Yugoslavyalılar! Siz hepiniz ne kadar birbirinizden ayırt edilmez insanlar olduğunuzu, birbirine girmiş candan arkadaşlık ve samimi yaşayışınızla bir defa daha göstermiş, ispat etmiş bulunuyorsunuz.

Biz Türklerin bu temiz insanlık camiasiyle beraber oluşu, beraber olduğumuzu göstermeye yarayan her vaziyetten ne kadar büyük saadet duyduğumuzu söylemeye hacet yoktur. Beşeriyette saadet, işte böyle insanoğullarının birbirlerine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz his ve düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır. Bu geceki birleşik vaziyetimiz bu idealin yüksek sevincidir. İşte bunun için ev sahibi olarak bütün kıymetli misafirlerimize derin sevinçlerimi beyan ederim.

Türk kardeşlerim! Sizleri Türkiye Cumhuriyeti’nin Yirminci Asır dünyasına doğduğu insanlar olarak selamlarım.

Siz: Balkanlı kardeşlerim!

Memleketime, onu kendi evleri gibi bilerek gelmiş olmanızdan ne kadar çok bahtiyarım. Ben Türk çocuğu siz Balkanlıları seviyorum. Siz de beni seviyorsunuz değil mi? Ben işte kollarımı açıyorum size. Siz de bana göğsünüzü açık bulundurunuz. Biz biriz. Bunu bu temiz jestlerimizle evvela birbirimize, sonra bütün dünyaya gösterelim.’’ [9]

Atatürk’ün sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Ulu Önder Balkan ülkeleri ile dostluk, barış ve kardeşlik hukukunu korumak ve pekiştirmek istiyordu. Bu festival bu amaç için bir adımdı. Ve bizzat Atatürk’ün talimatı ile hazırlanmıştı. Ve ilki 1935 yılında, ikincisi de 1936 yılında gerçekleştirilmişti. Ancak daha sonra İkinci Dünya Savaşı sebebiyle bu festivaller ertelendi ve Atatürk’ten sonra da tekrar edilmedi… Atatürk’ün hatırası için bu festival yaklaşık 11 yıldır İzmir’de devam ettirilmeye çalışılmaktadır…

KAYNAKÇA:

[1] Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu:

http://www.kho.edu.tr/hakkinda/harbiyeli_ataturk/askeri_gorevleri.html

[2] On Yıllık Harbin Kadrosu 1912 – 1922, İsmet GÖRGÜLÜ, s, 9-44.

[3] Aktaran Asım Us. Sadi Borak, Atatürk, Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşiler,3. Baskı, Kırmızı Beyaz Yayınları, İstanbul, 2004, s. 29-30.

[4] Esra S. Değerli, Türkiye’nin Balkan Ülkelerine Yakınlaşma Çalışmaları: Balkan Paktı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 9 (2)

[5] Osman Akandere, 20-26 Ekim 1931 Tarihlerinde İstanbul’da Toplanan İkinci Balkan Konferansı ve Sonuçları, Osman Akandere, s, 1:

http://sutad.selcuk.edu.tr/sutad/article/view/241/233

[6] Hâkimiyet-i Milliye, 26. 08. 1931.

[7] Yaşar Öztürk, Bütün Dünya Dergisi, Kasım, 2006.

[8] http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR-78682/ataturkun-sevdigi-bir-halk-oyunu-balikesir-panukcu-beng-.html

[9] http://www.tufak.org.tr/ataturkhalkbilimi.html

* Fotoğraflar: Genel Kurmay Başkanlığı Arşivi.